Anlamını Yenilgide Bulan Mimarlık: Yenikapı Transfer Merkezi Projesi Yarışması

KORHAN GÜMÜŞ

Hakim tarihsel mirası koruma paradigmasının, İstanbul'un binlerce yıllık geçmişinin izlerini okuma uğraşını kendi kamu yararını temsil eden bir topluluğun itaat edilmesi gereken bir dogmasına dönüştürmesi sonucunda İstanbul ayrıcalıklı piyasa güçleri tarafından işgal edilen (korumasız) bir şehir kalıntısı halini aldı. İstanbul "şehirsel olmayan" (non-urban) bir boşluğa dönüştürülmeye çalışılıyor. Yenikapı gibi birkaç yerde gerçekleştirilmeye çalışılan uğraşlarsa yalnızca kanayan bir yaraya pansuman yapmaya benziyor. Masanın çevresindekiler bıçakları saplayıp dururken, birkaç gönüllünün çabaları... Her şeye rağmen, gene de mimarlığın bu yenilgide bir anlamının bulunduğunu düşünüyorum. Yenikapı çalışması neden, nasıl ve nerede bir yenilgiye dönüştü? Son aşamasına, yani yalnızca yarışma aşamasına bakmak bile bir fikir verebilir: Şu anda yarışma alanında uygulanan projelerin müelliflerini kimse bilmiyor. İstanbul’un en büyük transfer merkezi halini alacağı daha Marmaray projesi ihale edildiğinde belli olan bu alanda istenseydi misyon odaklı bir kurumlaşma gerçekleştirilebilir, uygulama başlamadan mimarlık için bir zemin oluşturulabilirdi. Ancak bir yarışmada olması mümkün olmayan, “yarışma”yı yarışma olmaktan çıkaran birçok koşul merhaleler halinde, adım adım, herkesin gözlerinin önünde gerçekleşti. Bir: Seçici Kurul yarışmanın ilanının üzerinden uzun bir süre geçtikten sonra değiştirildi. Yarışma amaçları, konusu, kapsamı yani programı bu iptal edilen Seçici Kurul tarafından hazırladığına göre yarışmanın da iptal edilmesi ve yeniden açılması gerekirdi. İki: Yarışma alanı olarak tanımlanan alanda bir değişiklik yapıldı. Bu Seçici Kurul’dan ve yarışmaya katılanlardan gizlendi. Dolgu alanı, araç tüneli çıkışı gibi konular hakkında kimseye bilgi verilmedi, yarışma programında olmayan değişiklikler yapıldı. Üç: İki aşamalı yarışmada ikinci aşama için ilan edilen listeye iki ek yapıldı. İkinci aşamada 7 ekip yerine karşımıza 9 ekip çıktı. Yarışma ilanında bu değişiklik yer almıyordu ve Seçici Kurul’un böyle bir yetkisi yoktu. Dört: Sonradan seçilmiş ekipler listesine eklenenler yarışma ilanı aşamasında, yarışma alanı ile ilgili karar verici kurumların temsilcileriydi. Bunlardan birincisi yarışmayı düzenleyen kurumun başındaki yönetici kişiydi. İkincisi değerlendirmeyi yapacak Bölge Koruma Kurulu başkan yardımcısıydı. İkisi de görevlerinden yarışmanın ilanından sonra ayrıldı. Beş: Bu kadarı olduktan sonra belki sonrasını söylemek bile fazla. Tahmin edileceği gibi sonradan eklenen bu iki ekip birinciliği paylaştı. (Üstelik “yarışma alanı ile ilgili bilgiler bizim elimizdeydi, diğerleri bilmiyorlardı” diye övünerek!) Böylece daha ilk aşamadan başlayarak atılan adımlarla “yarışma” yarışma olmaktan çıktı.

TARTIŞMAYA İLKİNDEN BAŞLAYALIM
Mevcut projenin iptal edilmesini ve alanın yarışmaya açılmasını sağlayan süreç (sonradan iptal edilen Seçici Kurul’u oluşturan) bağımsız bir girişim tarafından gerçekleştirilmişti. Programdaki değişiklikleri bu bağımsız kurulun kabul etmeyeceğini biliyorlardı. Onların yerine görevlendirilen Yeni Seçici Kurul’un programdaki değişikliğe ve elbette bütün bu olan bitenlere itiraz etmesi beklenirdi, ama sesi çıkmadı. Seçilen ekiplere sonradan dahil edilen ve yarışma alanı üzerinde yetkili iki kurumun yöneticisinin katılmasına ve birinciliğin bu ikisine verilmesine itiraz etmeleri beklenirken, bunu da yapmadılar. Atılan bütün kural dışı adımları kabul etmiş oldular. Ayrıca, söylemeye bile gerek yok, sonradan listeye katılan bu ekiplerin sahip oldukları bilgiler "kamu tarafından ya da kamu adına üretilmiş bilgiler" olduğuna göre, bütün yarışmacılara açık olması gerekirdi. Bunu da (bu kadar kural dışı adım attıkları için) Yeni Seçici Kurul yapmadı. Yarışmanın iptal edilmesini gerektiren iki koşulun (programın değiştirilmesi ve seçilen katılımcılar listesinin değişmesi) gerçekleşmesini onaylamış olduğu için bunun sonuçlarına da seyirci kaldı. Böylece uzun uğraşlarla, çok boyutlu katılımla başlatılan bir çalışma kadük kaldı. Ayrıca amaçlandığı gibi program Alan Yönetimi Planı’nın bir mikro-bölgeleme uygulaması olarak da gerçekleşmedi. Oysa Alan Yönetim Planı mikro bölgeleme uygulaması için çok öncelikli, çok katmanlı bir yönetim organlaşması ihtiyacı bulunuyordu. (İstanbul 2010 Kültür Başkenti Yasası kamu tarafındaki bir çok kurumun misyon odaklı bir örgütlenme içinde çalışmasına imkan tanıyordu.) 2006 yılında, dönemin Başbakanı’nın imzaladığı ve AB siyasal organları tarafından kabul edilen Başvuru Dosyası’nda, UNESCO Dünya Mirası Komitesi ile yapılan anlaşma sonucunda hazırlanacak planın ve Yenikapı’daki uygulamanın program kapsamına alınacağı taahhüt ediliyordu. Yarışma sürecinin bu süre içinde askıya alınması, bu kuruluşun görevinin sona ermesinin beklenmesi bu konuda niyeti de ortaya koyuyor.

ANLAMINI BAŞARISIZLIKTA BULAN MİMARLIK
Şimdi gelelim bu olaydan çıkarabileceğimiz derslere. Bu süreci özetle şöyle de okuyabiliriz: Adım adım gerçekleştirilen bir takım müdahalelerle projelendirme sürecindeki yarışkanlık (rekabet) koşullarının imha edilmesi ve düzenin yeniden tesisi. Kurumsallaşmış olağan bir yapının olağandışı uğraşlarla, farklı düzeylerde gerçekleşen farklı bir müdahale ile statükoyu (moda olan deyişle) “yapı-bozum”a uğratan istisnai bir sürecin imhası, yarışkan (rekabetçi) olmayan koşulların yeniden tesisi, ya da “müesses nizamın yeniden tesis edilmesi” girişimi olarak da okuyabiliriz. Modern kamunun işlevi rekabet koşullarının olmadığı yerde müdahale edip, rekabet koşulları oluşturmaktır, hukukun hakim olduğu kamu düzenlerinde. Türkiye’deyse kamunun işlevi tersi. Seçkinlerin kamu gücünü ele geçirmesine ve kendi lehine kullanmasına dayanıyor. Kamu gücü genellikle var olan rekabet koşullarını ortadan kaldırmak için kullanılıyor. Herkesin bildiği bir örneği ele alalım: Kamusal alanların projelendirilmesi. Taksim, Beşiktaş, Eminönü, Mecidiyeköy, Beyazıt... meydanlarının nasıl projelendirildiğine baktığınızda, bunları birer otoyol kavşağına çevirmeyi amaçlayan girişimlerin birbirine benzediğini görüyoruz. “Bilim adına bu koltuğa oturuyoruz, bizi eleştiremezsiniz” diyerek yaptıklarına meşruiyet kazandıran bu kesimin kendi içinde projeleri paylaştığı görülüyor. Söyledikleri genellikle şu: “Ha o işi falanca hoca aldı, biz de başka bir konuyla uğraşalım.” O zaman elbette ki çoklu bir düşünce ortamı mümkün olmuyor. Tekelci bir sistem içinde birbirlerinin ayağına basmamaya çalışan çıkar odakları oldukları söylenebilir: Aynı konuda çoklu bir fikir geliştirme ortamı yerine, çoklu bir ortamda aynı anonim fikirlerin, basmakalıp projelerin tahakkümü. Yenikapı Kentsel Transfer Merkezi Mimari Proje Yarışması bu açıdan bakıldığında tıpkı diğerleri (örneğin AKM Projesi) gibi bir istisna idi. Eğer Yenikapı’da Büyükşehir Belediyesi’ne planlama ve proje hizmetleri veren bildik kurumların temsilcilerinin hazırladığı (istasyon binasıyla birleştirilmiş) devasa AVM projesi inşa edilmiş ve projelendirme sürecinde yer alan bütün aktörler kendi hükümranlık alanları içinde hareket edebilmiş olsaydı, burada bir parça dile getirmeye çalıştığım ve başarısızlığa uğradığını ifade ettiğim yarışma zaten gerçekleşmeyecekti. Şehirdeki binlerce mimari konunun ele alınma biçimi gibi, "olağan işleyiş" içinde gerçekleşmiş olacaktı. Masanın çevresinde yer alan operatörler hiç bir sorun yaşamadan işlerini görecekti. Bu tekelci sistemin içinde açılan küçük bir yarığın, bu mimari müdahaleyi kentselleştirme çabası başarısızlıkla sonuçlansa da, üzerinde durulması gereken bir deneyim olduğunu düşünüyorum. Bu şehirde birçok konuda yaşadığımız diğer projeler gibi işler normal halinde seyredecek ve bunları konuşmayacaktık. Zannedersem mimarlık da bu yenilgide anlamını buluyor. Hukuku elbette ki kamu tek başına oluşturmaz, sivil aktörlerle birlikte yapar. Hukuk üzerinde anlaşılan ortak zemini oluşturur. Türkiye’de kamu düzeni böyle çalışmıyor. Çıkar odakları kamu gücünü böyle bir hukuk oluşturmak için değil, kendilerine ayrıcalık sağlamak için kullanıyorlar. Tıpkı din kurumu gibi mimarlığın, tasarımın, sanatın, fikir üretiminin de seküler olma koşulu var. Bunlar da tıpkı inanç özgürlüğü gibi kapalı uçlu olamayacak alanlar. Ama öyle olmuyor. İktidarı da, muhalefeti de aynı seküler olmayan, devlet gücünü arkasına almayı amaçlayan ortak bir zeminde hareket ediyor. Bıkmadan üşenmeden söylemeye ve yapmaya çalışmak gerekli: Her alanda olduğu gibi mimarlıkta da kamusal niteliğin oluşması için sekülerlik zorunlu!

Etiketler:

İlgili İçerikler: