Çevre kirliliği sadece endüstriyel bir kirlenme olarak görüldüğü sürece yaşadığımız ya da yaşayacağımız çevresel problemlere çözüm üretmemiz mümkün görünmüyor. Ekolojik ve toplumsal sürdürülebilirlik konusu birçok hükümetin programında yer almasına karşın hala etkili çözümlerin üretilememiş olması da bunun bir kanıtı. Çünkü ekolojik bozulma sadece kaynak kirliği ya da kaynak kıtlığı değil. Ekolojik bozulma, doğanın yapısındaki çoklu var oluş halinin ve rastlantısallığın, insan tarafından tek tipleştirilmesi ve idealleştirilmesi durumu; doğanın maddesel bir kaynağa dönüştürülerek nesneleştirilmesi ve sömürüsünün olağan hale getirilmesi. Bu nedenle günümüzde artık insan, dünyadaki dönüştürücü etkisi nedeniyle sadece biyolojik bir unsur olarak değil, jeolojik bir etken olarak da tanımlanıyor. Trajikomik olansa yaşanan bu dönüştürme ve kontrol altına alma süreci sonucunda insanın, kendi için tasarladığı dünyada ekolojik kriz içinde sıkışıp kalmış olması.

Tanja Beer, This is not rubbish
Tanja Beer’in "This is not rubbish" isimli performans çalışması.

Doğa tahribatının kaynağı, insanın doğaya bakışı ve kendini doğaya karşı konumlandırdığı yer. Bu anlamda doğaya karşı bedenimizin sınırlarının nerede başlayıp bittiğini tanımlamamız önemli. Çünkü sorunun kaynağı, tarihsel süreçte "akıl" idealine bağlı olarak insanın, kendi özelliklerini taşımayan her şeyden ayırarak, sınırlar çizerek tanımlama yoluna gitmiş olması. Buna göre, beden ve doğa gibi unsurların bir kontrol mekanizması (akıl gibi) olmadan etkinliği söz konusu değil. Beden edilgen bir yapıdayken doğa da pasif yükleri temsil ediyor. Böylece ikinci anlayış çerçevesinde hiyerarşik bir yapı kurgulanıyor; bu yapı da ötekileştirmeyi, standardizasyonu ve sömürüyü olağan hale getiriyor.

Doğa ve beden, benzer bir uygulamaya maruz kalarak ortak bir kaderi paylaşıyorlar. Doğanın standardize edilmesi ekolojik kriz olarak karşımıza çıkarken bedenin standardizasyonu, yani belirli sınırlar ve kalıplar içinde tanımlanması, insan olma, cinsiyet, toplumsal cinsiyet, cinsellik, etnik özellikler üzerinde problemli kültürel kodlamalar olarak karşımıza çıkar. Sınırlar bir iç ve dış karşıtlığı oluşturur. İç ve dış ayrımı temelde metafiziksel ve kapalı bir sitem tanımlar: Tek tipleşme, tek bir sınıfa ait olma, sistemin tanımladığı kimlik ile varlığını devam ettirme durumu yaratılır. Oluşturulan bu sabit değişmez kurgu içimizdeki çoklu yapıyı kaybetmemize, böylece diğer varlıklarla (canlı ve cansız) ilişkilerimizin kopmasına neden olur.

Bu noktada doğanın sahip olduğu zenginlik ve çeşitlilik beden için bir altlık oluştururken bedenin kalıplar ve sınırlardan kurtulması için güç ilişkilerine karşı verdiği mücadele de doğa için etkili çözümler sunar. Beden, burada kilit bir konumda yer alıyor. Çünkü bedenin sırlarının istikrarsızlaştırılması doğa ile başka bir ilişki tanımlar. Bunu sadece insan bedeni özelinde düşünmek yerine, doğadaki canlı cansız unsurların bedenleri olarak düşünmek gerekir. Bu noktada evrim kuramı sürekliliğin ve ilişkiselliğin altını çizerek bize tartışmalı sınırlara bir açıklama getirir. Evrim kuramına göre, bir yaşam formu bir başka yaşam formunu oluşturur: Varlıklar karşılıklı olarak birbirinin bağlayıcısı ya da belirleyicisidir, bağımsız hiçbir şey var olamaz ve her şey bir şeyden gelir. Burada önemli nokta biyosferdeki genetik havuzun tamamının bütün organizmalar tarafından erişilebilir olması. Daha açık ifade etmek gerekirse mikro ölçekte değişime ve geçişliliğe açık haldeyiz. Çünkü en büyük kod belirleyicisi olan DNA özelinde konuya baktığımızda da sınırlar belirsizleşir. Evrim teorisi sabit sınırlara karşıdır. Yaşam formları katı değil akışkan ve geçirgendir. Atom altı çalışmalarında da aynı durum söz konusudur. Böylece sınırlar istikrarsız bir hale gelirken aslında canlı ve cansız ayrımı bile bu istikrarsızlaştırma içinde farklı ilişkisel boyuta taşınır. Bir başka deyişle, doğa farklı katmanlarda birçok ölçekte çoğulculuğa ve geçişliliğe imkan veren kapsayıcı bir konuma gelir. Buna göre, nihai form olarak tanımladığımız bedenin veya insan varlığının aslında nihai bir sonuç olmadığı ortaya çıkar. Böylece beden doğada değişen, dönüşen ve kendi bünyesinde yeni şeyler türetmeye hazır bir yaşam formu haline gelir.

Sınırların istikrarsızlaşması, madde ölçeğindeki ilişkisellik kurgusu ve maddenin kendi kendine örgütlenme bilgisi ile birleşince akıl egemen anlayış etkinliğini yitirir. Bu kabulü yaptığımız anda insanın merkezde olma ya da hiyerarşik olarak üstte olma pozisyonu yerinden edilir ve bir süreklilik oluşur. Yani içinde yaşadığımız ve parçası olduğumuz doğa, bütün güç ilişkilerinin ötesinde içinde barındırdığı canlı ve cansız varlıkların etkileşimi, bir araya gelişleri ve yeni oluşumlar neticesinde devamlılığını sürdürür. Böylece bütünün parçası olma durumunu, bizden farklı aktörler ya da failler olduğunu ve bunların insan dışındaki canlı ve cansız tüm unsurları kapsadığını kavrayabiliriz. Mikro ve makro ölçekte sürekli devam eden bir araya gelişler ve bunların arasında kurulan ilişkiler içinde kendimizi ve dışımızdaki dünyayı algılayabiliriz.

Toparlamak gerekirse, insanın doğayı değiştirdiği bir gerçek. Ancak kendimizi ne kadar dünyanın merkezine koysak da aslında evren bundan haberdar değil. Çünkü evren, kendi içindeki hiçbir unsur için bir hiyerarşi ve öncelik barındırmıyor. Bu nedenle gönüllü olarak aşkın düşünce yapımızdan vazgeçmezsek doğanın indireceği bir darbe ile sonsuza kadar bu sahneden çekilmemiz mümkün. Dünyada bir meteor etkisi yaratmamak için de insana, bedene ve doğaya ilişkin tanımlarımızı yenileme zamanı geldi. Çünkü modern anlayışın boş bir sayfa olarak gördüğü ve akıl tarafından tanımlanması ve şekillendirilmesi beklenen beden ve doğa artık oyuna dahil oldu. Bu ikilinin fail olarak etkinlik göstereceği bir dünya bizi bekliyor. Böylece yeni ilişkiler sisteminde yepyeni bir araya gelişlerle değişen, dönüşen ve devingen bir süreç tanımlanacak. Sınırlar ve kodların değişebildiği ilişkilerin ön planda olduğu başka bir yaşam kurgusu dönemi başlayacak. Yaşadığımız mekanlarsa bu yeni oluşuma kendiliğinden dahil olacak.

Etiketler:

İlgili İçerikler: