Son yıllarda ciddi miktarda yayın ekolojik, sürdürülebilir ya da yeşil denen “şeyin” neye tekabül ettiğine kafa yoruyor.

Bir kısım araştırmacı ve/veya profesyonel, Sanayi Devrimi’nin yarattığı üretim teknolojisinin, nüfus artışı ve tüketim toplumunun değiştirdiği yaşam koşulları ile birleştiğinde enerji sıkıntısı, doğal kaynakların tükenmesi, hava ve su kirliliği, doğal hayatın ve türlerin yok olması, küresel ısınma ve iklim değişikliği gibi sonuçları doğurduğunu söylüyor. Bu görüştekileri felaket tellallığı yapmakla suçlayan ise oldukça büyük bir kesim var.

Karşıt görüştekiler, medyanın da desteğiyle panik siyaseti ve kitle manipülasyonu yapıldığını, projeksiyonların hiçbir zaman tam olarak gerçekleşmediğini, üretilen yanılsamadan ekolojik ürünlere yoğunlaşan yeni bir pazar yaratıldığını iddia ediyorlar.

Aynı kişiler, sunulan istatistikleri yeniden yorumlayarak çevre konusunda söylendiği kadar bir alarm durumu olmadığını savunuyor ve oluşabilecek çevre sorunlarının bilim ve teknolojinin işbirliğiyle çözümlenebileceğini savunuyor. Bu görüştekiler ise ekonomist bakış açısına sahip olmak, istatistikleri manipüle etmek ve şirket savunuculuğuna soyunup böyle gelmiş böyle gider yaklaşımını beslemekle eleştiriliyor.

Bir taraf soyut, büyük, kavranamaz kavram ve olgularla çaresizliğe itilmiş insanın rolünü bireysel tutumlara (çöp ayrıştırmak ya da daha kısa duş almak gibi) indirgerken diğer taraf çözümü bilim ve teknolojinin işbirliğinin sunduğu sonsuz seçeneklerin kutsanmasında arıyor.

Bütün bu kavga gürültüden mimarlık disiplini de etkileniyor kuşkusuz. Dolayısıyla yapılara ya salt bir gayrimenkul projesi olarak görüldüğü için pazarlama potansiyeli dahilinde çevreci özellikler “giydiriliyor” ya da samimi bir çevresel endişeden yola çıkılsa dahi bütünüyle teknolojiye teslim olan bir yaklaşımla yapılarda atık yönetimi, enerji ve su tasarrufunun sağladıklarıyla yetiniliyor. Toplumsal politikalar aracılığıyla sürdürülebilir mimarlığa katkı koyanlar belki bunlar içinde en içten çözüm olarak duruyor. Çünkü bu tür yaklaşımlar odağına insanı aldığı için en azından “-mış” gibi yapmaktan kurtuluyor.

Bu perspektifte insanın doğayla ilişkisinin anın çekiciliğine kapılmak ve pişmanlık arakesitinde yaşandığı söylenebilir. Biraz açmak gerekirse: İnsanlığın mottosunun yakın döneme dek “anı yaşamak” olduğunu söylemek yanıltıcı olmayacaktır. Yarın yok, bugün var, şimdi ve buradasın… Oysa bugün çevresel konularda tam da tersi bir noktadayız. Örneğin, sürdürülebilirlik, kavramsal olarak, gelecek nesillere de kaynak bırakmak için bugünü “özgürce” yaşamamızı engelliyor. Bugüne odaklanmaktansa gelecek perspektifinde nasıl bir dünya hayal ettiğimiz ön plana çıkıyor. Bir taraftan yeşilin içine bina yapmanın dayanılmaz çekiciliği, öte yandan binalarla doldurulmuş bir yeşilden geriye kalacakları düşünmenin önlenemez pişmanlığı arasında gidip gelmek…

Aslında sorunun, insanın merkezinde yer aldığı anlatının tasarımında olduğu dikkatli okuyucunun gözünden kaçmayacaktır. Hikayedeki doğa, soğurma ya da soğuramama kapasitesiyle edilgen, sabit, neredeyse çaresiz…

İnsanı doğadan ayırarak düşünme perspektifi yukarıda sözü edilen ayrımı yaratmakla kalmıyor, bugün ekolojik söylemin çıkmazlarının da derinleşmesine neden oluyor. Mevcut şekliyle doğa tahayyülümüz onu ötekileştirip, dışlamak ve kontrol altına almakla ilgili. Dolayısıyla onun karşısında beliren insan imgesi de ironik bir biçimde açgözlülüğünü kontrol altına almak için mekanizmalar geliştirmek zorunda olan bir varlık. Böylelikle raporlar, uzlaşılar, kurallar, sertifikalar gündeme geliyor. Oysa doğada sonsuz olasılıklar bulunduğunu biliyoruz. Tahmin edilemez, hesaplanamaz haliyle doğanın “korunmasının” kurallar ve sınırlar ile terbiye edilmiş bir insanlıktan geçmesi nasıl açıklanabilir?

Başka bir yol mümkün mü? İşte bu soru bizi yazının başlığındaki ters köşe vurgusuna taşıyor. Belki de katil uşak! Hiç beklememiştik. Sessiz sedasız, itaatkar gibi duruyordu. Hiç şüphelenmedik. O yüzden çok da ayrıntılı bakmadık o tarafa.

Mimarlığın çevre sorunları karşısındaki konumunu kavrayabilmek için olgulara bir parça daha derinlikli bakabilir miyiz? Süregiden tartışmaları farklı pencerelerden incelemek bizi yaratıcı bir çözüme taşır mı? Doğayı bir kaynak ya da tasarruf öğesi, dolayısıyla insana bağımlı bir olgu olarak görmenin dışında bir perspektifler var mı? Dolayısıyla teknolojizmin kıskacından kurtulup, bir pazarlama stratejisi dışında işleyebilecek bir doğa-insan-mekan etkileşimi nasıl mümkün olabilir?

Meselelere mevcut ana akım bakış noktalarının dışından yaklaştıkça sorunun asıl kaynağını belirlemek, dolayısıyla çözüm önerilerini ya da en azından mimarlık kanalıyla (varsa) yapılabilecekleri mesnetlendirmek olanaklı olacak.

Ekolojiyi bu perspektifte inceleyen bu köşede, her ay yayımlanacak köşe yazılarıyla yeni bir tartışma başlatmayı hedefledik. Bu nedenle ekolojik, yeşil, sürdürülebilir yapıların üzerine inşa edildiği temel mitleri bozguna uğratarak çevre tartışmalarında alternatif güncel temalar üzerinden ilerlemek niyetimiz. Katkı ve itirazlarınızla zenginleşecek tartışmalar yaratmak ve birlikte metinleri ve/veya yapıları ters köşeye yatırarak keyifle takip edilecek bir “niş” yaratmak dileğiyle…

Etiketler:

İlgili İçerikler: