-tüm Pomi’cilere-

Fransız romancı, oyun yazarı ve diplomat Jean Giraudoux’nun (1882-1944) ilk romanı olan Suzanne et le Pacifique (1921) [Suzanne ve Pasifik], bugün unutulmuş gibi görünüyor; Fransızcada güncel basımı olmasına karşın İngilizcede yok. Dilimize de çevrilmemiş; yazar dilimize hiç çevrildi mi, bilmiyorum. Giraudoux’nun romanı, üç yüz yıl önce yayınlanan ve daha çıkar çıkmaz bir çoksatara dönüşen, Daniel Defoe’nun meşhur Robinson Crusoe romanına1 bir antitez olarak yazılmış ilk eser. Robinson’a karşı bir Anti-Robinson’un yazılması için tam iki yüz yıl geçmiş olması bir tarafa, kitap aynı zamanda Giraudoux’nun “aksak bir feminizm” örneği sergileyişi bakımından da ilginçtir.

Kitaptan, deyim yerindeyse “bir solukta” okuduğum, Gérard Genette’in Palimpsests adlı devasa edebiyat incelemesi sayesinde haberdar oldum. Genette’in eseri, Fransa’da 1982’de yayımlanmış. (Benim okuduğum, 1997 basımı İngilizce çevirisi.)

Jean Giraudoux
Gerard Genette
Gerard Genette
Daniel Defoe

1930 doğumlu Gérard Genette de Türkçede bilinen yazarlardan değil (çevrilmiş bir kitabına rastlayamadım); oysa umman bir kültür tarihi ve edebiyat eleştirisi yazarı. Palimpsests ise 80 bölümden oluşan, deneysel edebiyata meraklı veya alternatif yazım yöntemleriyle haşır neşir okurun gözünü kamaştıracak bir eser. Genette’in 80 bölümden (ve 500 sayfadan) oluşan bir yapı kurmasında, bir yandan Raymond Queneau’nun Biçem Alıştırmaları’na, bir yandan belki çeşitleme mantığına dayalı başka eserlere göz kırpan, alttan alta onlarla bağ kuran bir yan var kuşkusuz; hoş, yazarı bundan bahsetmiyor Palimpsests’te. Yazarın Paratexts ya da Architext başlıklı kitapları da en az bu kadar önemli görünüyor.

Doğrusu ben Genette’in eserini edebiyat bakımından değil mimarlık bakımından okumaya çalıştım ve böyle bakmayı deneyecek okurlar için çok şey vaat ettiğini düşünüyorum Genette yazınının. Mimarlıkta pastiş konusunda bizde hemen hiç düşünce üretilmiyor, oysa dijital kültürde pastişin azımsanmayacak bir rol oynamaya koyulduğu ortada. Pastiş veya hipermetin konularının edebiyatın sıkıcı başlıkları arasında yer aldığını düşünmeye eğilimliyiz. Oysa tasarım ediminin bütününde “orijinal” bir dayanağının olmadığı, her tasarımın -şu veya bu şekilde- başka bir tasarımdan ilham aldığı, kime sorsak ezberden söylenecek durumda. Eski malzemeden yeni bir şey üretme pratiğinin mimarlık kadar görsel tasarım açısından da çok yaygın olduğu bir kültürel ortamda, pastişe yahut brikolaja dair kalem oynatmak için pek çok veri mevcut.

Mimarlık alanı, özgünlük iddiasının en su götürür olduğu alanlardan biri; bununla beraber, mimarlıkları tarihsel dönemlere ayırarak ele almak dışında, taklit, araklama, parodileştirme, alıntılama yahut kalpazanlık [forgery] bakımından (Genette’in transmetinselliğinin beş düzeyi) ele alan bir görsel teoriye girişildiğine pek rastlanmaz. Mimarların başka mimari eserlerle kurdukları dolaylı tasarımsal bağlar, akan gizli nehirler konusunda Genette’in pastiş kuramının öğretici olabileceği açık. Pastiş kelimesini ağzına alanların bunu bir aşağılamadan ibaret görmesi, bu konuda düşünce üretilmediğinin başlıca kanıtı. (Genette’in İngilizce’deki “travesty” [saptırma] ile modern edebiyata içkin geniş bir janra işaret edişinin, kuir kuram açısından yaratıcı açılımlar getirebileceğini söylemekle yetineceğim.)

Genette; Riffaterre, Kristeva, Barthes gibi “metinlerarasılık” kuramcıları içindeki başlıca figürlerden. Yapısalcılık-sonrasının en zihin açıcı kuramsal yaklaşımlarından birini “trans-tekstüellik” bağlamında getiren Genette, deyim yerindeyse çoğul ve açık uçlu okumanın -Gerald Prince’in deyişiyle “açık yapısalcılığın”- temsilcilerinden biri. (Eco’nun Açık Yapıt’ını da yanına koyabiliriz.) Bu kavramı “öte-metinsellik”, “metinaşırılık” gibi kavramlarla karşılamak olası mıdır bilmiyorum ama mimarlık düşüncesi için belirleyici olabileceği kesin bu yaklaşımın. Palimpsests, sadece klasik metinlere değil, Genette’in avucunun içi gibi bildiği Proust’a, 18. ve 19. yüzyıl Fransız romanlarına, “avand-garde” 20. yüzyıl yazınına, Joyce veya Calvino’ya da detaylı biçimde eğilen, tutkulu ve ayrıntıcı bir metin.

Giraudoux’ya dönecek olursak: Dünyayı gezmek için gemiye binen Bellaclı genç Suzanne (ki Giraudoux’nun karısının adı da Suzanne’dir), Polinezya adalarından birinde mahsur kalır. Giraudoux’nun anti-Robinson Crusoe adasında Suzanne’nin ne çalışmasına gerek vardır ne de üretmesine. Çünkü burası “ilkel” koşulların tam tersini sunar; Batılı, “gelişmiş” bir yerleşimden daha rafine ve doğal olarak her konfora sahip huzurlu bir yerdir. Yabancılar ya da “vahşiler” yoktur, komşu adalar birbirine (kano yapmayı gerektirmeyecek derecede) yakındır. Yaşamı sürdürmek için gereken tatlı su, ağaç yosunundan sızmaktadır; akik kayasındaki gayzerden saat başı sıcak su fışkırmaktadır. Hemen yanında buz gibi suyuyla bir şelale bulunur. Cildi temizlemek için sabun yerine kullanılabilecek meyveler vardır, ponza taşları da cabası. Fırça yerine geçebilecek yapraklar, iğne yerine dikenler... Akla gelebilecek hiçbir kültürel dolayıma ihtiyaç duyulmayacak bir cennettir burası: Kesip biçmeye, hasat etmeye, pişirmeye, barınak yapmaya, kıyafet dikmeye, sepetler örüp toprak kaplar yapmaya hiç gerek yoktur.

Giraudoux’nun feminizmini aksatan şey, içerdiği örtük yetersizlik stereotipinde yatar; Suzanne’in Robinson gibi eril zahmetlere katlanmasını gerektirmeyecek hazır bir ortama yerleştirilmesi, kadınlığın kırılganlıkla, doğallıkla ve erkeğin yaptıklarını yapamamakla tanımlandığı cinsiyetçi eril kodlamayla uyum içindedir. Bununla beraber Suzanne’nin, erkekliği kifayetsiz kültürleştirme ve beyhude sömürgeleştirme çabaları bağlamında alaya almasını mümkün kılan da aynı konforlu koşullardır. Nitekim Suzanne’nin ilk pastiş deneyimi, yani Defoe’nun Robinson Crusoe romanının ima edilişi, gayet alaycıdır: Adada daha önce yaşadığı anlaşılan, oradan kurtulup kurtulmadığı bilinmeyen birinin izlerini bulur, onun marifetlerini gözlemler:

“Şurada, meyveyle deniz kabuklularının kaynadığı yerde zemini temizleyip hububat ekmiş; şurada, akşamları sıcak gündüzleri serin olan iki mağaranın yanında, ağaçları kesip bir kulübe inşa etmiş; şurada, tırmanmayı öğrenmenin en fazla iki saat alacağı yerde, bir saldırı durumunda kullanılmak ya da zeytinlere çıkmak için, vadinin dibine sıralanmış halde, yığınla ip merdiven inşa etmiş; şurada en büyük susuzlukları giderecek çeşit çeşit pınarın bulunduğu yerde, kulübesine su taşıyan, bambudan suyolları inşa etmiş; dört yanı deniz olan şuracıkta, çimentolanmış bir havuz, bir küvet var; günün geceye denk olduğu, güneşin ekvator çizgisini izlediği şurada her düz kayanın üzerinde güneş saatleri ve spiral bir saatin yaylarının kalıntıları var.”2

Robinson neden bunca zahmete katlanmıştır? Bu soruyu Robinson Crusoe’yu okuyan nice okur iki yüz yıl boyunca neden sormamıştır? Belki bu soru, Robinson’dan üç yüz yıl sonra, içinde yaşadığımız neoliberal çağda bile yeterince sık sorulmamaktadır.

Suzanne, altmış sayfa kadar sonra, nihayet Daniel Defoe’nun Robinson Crusoe romanını da burada bulur; bu da pastiş deneyiminin ikinci aşamasıdır Genette’e göre. Suzanne, kitabı daha önce okumuştur ama pek bir şey kalmamıştır aklında; kendi kaderiyle Robinson’unkinin paralelliğini fark eder. O ana kadar, düştüğü adanın yanı başında bir umut ışığı gibi duran ikinci ada huzursuzluk nedenine dönüşür. Gece çökmektedir, Suzanne adasında tek başınadır, iki fener yakar, Robinson Crusoe romanının sayfalarını, tıbbi bir kitap gibi karıştırır: Aynı hastalıktan muzdarip Robinson’da, derdine derman olacak bir şeylere rastlamak umuduyla. Ama büyük bir hayal kırıklığına uğrar. Önceli, yıllar boyunca sanki yeni bir yere geldiğinin farkına varmamış, burada geçirdiği on sekiz yılı bitmek tükenmek bilmeyen korkular içre geçirmiştir. Adayı bütünüyle keşfetmesi tam on üç yıl sürmüştür. Oysa bu cesur denizci, ha bire malzeme üretmekle harcayacağı değerli zamanı, yanı başındaki adaya doğru giderek geçirmiş olsaydı hayatı bambaşka olabilecekti. Suzanne, hiç alet kullanmadan, sadece yüzerek kendi arşipelago’sunu birkaç ayda keşfetmiştir oysa.

Robinson, eleştirel bir okur ve alaycı bir gözlemci olan Suzanne’ye göre beceriksizin tekidir; ağaçtan teknelerini adanın ortasında oyar, adada ekvator çizgisinde yürürken sürekli güneş şemsiyesiyledir, “bir cambazının ipin üzerinde yürüdüğü gibi”. Robinson yemek yemek için bir masaya, yazmak için de sandalyeye ihtiyaç duyar. Bununla da kalmaz, bir el arabası ve on çeşit sepet yapar ama on birincisini yapamadığına yanar. Suzanne gözlemlerini sürdürür: Orak ve tırpanlar, elekler ve bir değirmentaşı, bir tırmık, bir havan, çeşit çeşit kavanoz ve kase, bir tıraş aynası, tencereler ve tavalarıyla Robinson’un üretimleri, Batılı hayatın bir replikasıdır. Şöyle devam eder Suzanne: “Kitap gravürlerle doluydu ama hiçbiri Robinson’u dinlenirken göstermiyordu. Robinson kazıyor, dikiş dikiyor, korkuluk yerleştiriyor. Sanki adaya kendi başına değil de bütün halkıyla düşmüş gibi devamlı meşgul. Üstelik yalnızlığın iki temel biçimi olan delilik ve intihardan da bihaber.”3 Genette’e göre, Giraudoux’nun mesajı şudur: Uygarlık saplantısı erildir, sadece bir kadın bundan kaçabilir ya da bunun üstesinden gelebilir.” Ama Genette, kadınlıkla doğayı özdeşleştiren eril bakışı gizlendiği yerde yakalar. Genette’e göre yazarın ikinci argümanı şudur: Doğa, kültürün en üstün biçimidir, insan uygarlığının üst sınırı doğallaşmak olacaktır. Bu argümanın çevrecilikten ekolojizme, mimari ve kentsel söylemlerde ne kadar güncel olduğunu anımsatmakla yetineceğim.

Gün geçmiyor ki, neoliberal açgözlülüğün sefaleti ve ahlak dışılığı üzerine, tabutuna bir çivi daha niyetine, bir kuramsal kitap daha yayınlanmasın. Robinson Crusoe gibi anıtsal bir eril sömürgecilik kahramanını, hem de 1920’lerde feminist bir eleştiriyle ilk kez yerden yere vurmuş bu romanın getirebileceği katkı yabana atılmamalı.

KAYNAKÇA

  • Daniel Defoe. 2002. Robinson Crusoe. Çev. Akşit Göktürk. İstanbul: YKY.
  • Gérard Genette. 1997. Palimpsests. Literature in the Second Degree. Tr. (Fr.) Channa Newman, Claude Doubinsky. University of Nebraska Press.
  • Jean Giraudoux. 1922. Suzanne et le Pacifique. Emile-Paul Freres.
  • _. 1923. Suzanne and the Pacific Tr. Ben Ray Redman/. G. P. Putnam's.
  • http://biography.yourdictionary.com/jean-giraudoux#CDqSqfRGdYw2W5WV.99

NOTLAR
1 Ellili yaşlarında hayatını kaybeden yazar, çevirmen ve dilbilimci Akşit Göktürk’ün çevirisiyle yayımlanan Robinson Crusoe, ilk iki kitaptan oluşur. Robinson’un tefekkürlerini içeren üçüncü kitap çeviriye dahil değildir, Göktürk de bunu önsözünde ifade etmektedir.
2 Gérard Genette, 1997, Palimpsests: Literature in the Second Degree, Tr. (Fr.) Channa Newman, Claude Doubinsky. University of Nebraska Press. s. 300. (Çev. Levent Şentürk)
3 Suzanne et le Pasifique ile ilgili bölümler için bkz. Genette, 61. bölüm. ss. 299-303.

Etiketler:

İlgili İçerikler: