Görünmeyeni Görünür Kılmak

DENİZ ÇINAR

Medya sanatını mekansal deneyimlere dönüştüren Refik Anadol ile yeni ifade ve algılama biçimleri öneren çalışmalarından, elle dokunamadığımız malzemelerin teknolojiyle çakışma senaryolarından ve üretim yaklaşımlarından bahsettik.

Deniz Çınar: Türkiye’de yeni medya ve dijital tasarımın yükseldiği, bu tip işlerin çok üretildiği bir dönem yaşandı. Sizin Bilgi Üniversitesi’nde olduğunuz zamanlar de buna denk geliyor sanırım. Bu canlanmada kendi rolünüzü nasıl görüyorsunuz ve o bereketten nasıl beslendiniz?
Refik Anadol: Sanat ve tasarım üzerine düşünce ve üretime lisans yıllarında Bilgi VCD’de başladım. Bölüm, İhsan Derman ve değerli birçok fakülte üyesinin bahsettiğin bu oluşumdaki payını hiç şüphesiz kabul etmemiz gerekir diye düşünüyorum. Hem lisans hem de yüksek lisans sırasında kolektif algımız devamlı yenilikçi ve deneyim tasarımı üzerineydi. Ben de o dönem medya mimari kavramını Berlin’de bir sempozyum sayesinde keşfetme şansı buldum. Mimari fotoğraf ile mekan algısına dair pratik ve teorik olarak üretim yapabiliyordum fakat bunun biraz daha ilerisinde gidebilmenin yöntemlerine de bakınıyordum. Bilgi VCD’nin kişisel olarak bana kattıkları ile birlikte ve çok doğal olarak devamlı gelişen bir habitatın içerisinde paylaşılan fikirler, projeler, etkinlikler benim gibi birçok kişiye ilham olmuştur.

DÇ: İşlerinizde bilgiyi bir çeşit tasarım malzemesi olarak kullanıyorsunuz ve ortaya data painting/data sculpture olarak nitelediğiniz üretimler çıkıyor. Peki bilgiyi tasarım ürününe dönüştüren süreç nasıl gelişiyor, algoritmaları nasıl kuruyorsunuz? Bu sizin tasarım anlayışınızın, kendi bakışınızın açığa çıktığı biraz daha içgüdüsel bir süreç mi yoksa her zaman için belli kurallar var mı?
RA: Veri benim ve her proje için ilham kaynağı halinde bekleyen bir cevher gibi. Stüdyomda son dönemde kalıcı medya mimarisi uygulamaları, kamusal alanda sanat, heykel ve arttırılmış gerçeklik üzerine projeler üretiyoruz. Dolayısıyla veri, saydığım her kategori için farklı şekilde kendine yer bulabiliyor. Fakat sürece tasarımcı içgüdüsüyle bakmıyorum. Tamamen şiirsel ve alışılagelmiş önyargılı okumalardan uzakta, veriyi; yeni görme biçimleri üzerine düşünerek yorumlamaktan keyif ve ilham alıyorum. Her zaman için belli kurallar yok. Kimi zaman veri analizine odaklanıyorum, kimi zaman verinin muhtemel fiziksel dünyadaki karşılığına, materyale, zamana ve birçok değişkene bağlı şekilde her proje kendi kendine fikirlerinden, bir seri evriminden geçerek ortaya çıkıyor.

DÇ: Wind of Boston gibi bir çalışmanızda hazır bir veri birikimi kullanıyorsunuz ve bir son ürün ortaya çıkıyor, Los Angeles Philharmonie konseri için gerçekleştirdiğiniz video yerleştirmede veriye gerçek zamanlı bir tepki oluşuyor. Mimarlık, sanat ve zaman arasındaki ilişkileri işlerinizde nasıl kurguluyorsunuz?
RA: Bu iki örnekte olduğu gibi tamamen odaklandığım nokta mekana, konuma ve mecraya özel farklı deneyimler serisi idi. Mesela Wind of Boston uzun süredir veri resimleri üzerine çalışmak istediğim için ortaya çıkan bir proje. Sanat kolektörü ve yapının sahipleri mimari anlamda ortaya çıkan lobi deneyiminden hiç mutlu değildi ve lobi deneyimini değiştirmek, başkalaştırmak üzerine sanat danışmanlarına bir seri görevi vermişti. Danışmanlar Virtual Depictions: San Francisco projesinden çok etkilendikleri için benzer bir şekilde veriye dayalı sanatsal bir deneyimi lobilerinde görmek istiyorlardı. Ben de bunu fırsat bilerek veri resimleri projesini gerçekleştirmeye karar verdim. Burada doğaya dair resmin şiirsel gücüne her zaman olan hayranlığımı rüzgar verileri ile çarpıştırma fırsatı buldum. Logan Havalimanı dünyanın en güncel rüzgar sensörlerine sahipti. Veri Departmanı’ndan 12 aya yayılan, çok sık ve zengin bir veri tabanı temin edebildim. Sonrasında bu veriyi mevsimlere göre bölerek projeyi hayata geçirdim. Burada mimarlığa olan ilgim sayesinde dijital kanvasın tasarımını, kullanılan siyah resin odaklı LED ekranın konumu vb. noktaları tasarlayabildim. Sanat ve zaman kavramları, işin üretim biçimlerinin ham maddelerinden oldukları için tüm süreçte doğal olarak iç içe geçebildiler. LA Phil projesi ise var olan, tasarlanmış bir mekana müdahale, yeni bir deneyim önerisi projesiydi. Frank Gehry gibi yapılarında deneyimcisine bambaşka okuma biçimleri sunabilen mimarın katı fikrine müdahale, tahminimden çok daha zahmetli oldu. Var olan tasarımda 21. yüzyıl konser salonu olarak yeni medya sanatlarına yer veriliyordu fakat hep bir sahne algısı içerisinde yer buluyordu. Ameriques ile ortaya çıkan görsel/işitsel performans mimariyi kanvas olarak kullandı. Hayalim, müzik gibi analog ve saf şekilde deneyimlenen büyüleyici mecrayı gelişmiş mikrofon ve ses sistemleri ile özel bir yazılıma dinletip, eş zamanlı oluşan bu veriyi analiz ettirip, ortaya çıkan hikayeyi mimari ile buluşturma çabasıydı. Dolayısıyla burada görülemeyeni görülür kılma sırasında eş zamanlı veri kullanımı gerekliydi.

DÇ: Yeni medya ve mimarlık gibi tasarımın farklı kollarını kesiştirirken bu ilişkiler ağında izleyici deneyimini nasıl kurguluyorsunuz peki?
RA: Her proje, tıpkı yeni bir film gibi birbirinden farklı. Ve dolayısıyla her biri yeni kurgu stratejisi gerektiriyor. Verinin yoğunluğu, anlamı ve konumu kurgunun tasarımını belirliyor. Genelde uzun bir süreyi veri analizi ile geçiyorum. İkinci uzun süreç ise hangi algoritmanın şiirsel deneyime olan katkısını arttırabileceğini düşünerek geçiyor. Çağdaş bir algoritma ile modern bir algoritma arasındaki ince çizgide geçen estetik kararlar da kurguya dair deneyimi belirleyen bir mekanizma.

DÇ: Ses ve ışık gibi elle tutulamayan (immaterial) olguları malzeme olarak kullanmak nasıl kapılar açıyor?
RA: Büyüleyici dünyalara sahip kapılar açıyor. Kimi zaman neden mimar olmak istemediğimi hatırlıyorum. Tam olarak bu yüzden. Dünyevi sınırlara sahip, fizik kurallarına karşı koyamayan malzemeler yığınından mucize mekanlar yaratabilmek kesinlikle muhteşem fakat devrim ve evrim potansiyeli daha da çok olan (immaterial) dünyaya dair düşleyebilmek hala daha fazla büyüleyici geliyor.

DÇ: Projeleriniz için kullandığınız bir ifade var: “görünmeyeni görünür kılmak.” Bu amaçla sizin oluşturduğunuz yeni ifade etme biçimleri yeni bakma biçimlerine de dönüşüyor mu aslında? Şehri okumak, algılamak, yaşadığımız yerle kurduğumuz ilişkileri nasıl etkiliyor?
RA: Kesinlikle evet, en azından niyetim tam anlamıyla bu! Tüm niyet ve ifade biçimleri ürettiğim deneyimin yer aldığı mekana ve zaman dair yeni ifade etme/okuma biçimleri önermesi adına ortaya çıkıyor. Mesela Virtual Depictions: San Francisco buna dair heyecanlı bir örnek. Mesela eserin yer aldığı binada 1.700 kişi çalışıyor ve her gün bu eserle etkileşim içindeler. Eser hayata geçtikten sonra tam 1 hafta içerisinde 400’e yakın e-posta ile çalışanlardan tamamen olumlu içerikli mesajlar aldım. Ve bu e-postalarda ortak olan bir kelime vardı: ilham. Kamusal alanda sanat deneyimi, tasarım ürünleri gibi fonksiyon kaygıları olmasa da bu boşluğu mesaj kaygısı ile doldurabilmenin çok önemli olduğunu düşünüyorum.

DÇ: Teknolojide yaşanan gelişmeler ifade ediş biçimlerini, çalışma şekillerini ve sonuçları sürekli değiştiriyor. Bu alanda sınırlar nereye doğru genişliyor?
RA: Sınır konusunda genişlemeye dair bir devrimin Google ekibinin 2015 yılı sonunda paylaştığı açık kaynaklı yapay zeka kütüphane kodları sonrasında olduğunu düşünüyorum. Ocak 2016’da bu kapsamda düzenlenen ilk panelde sanatçı olarak konuşmacı oldum ve orada Google’ın yapay zekâ mühendisleri Mike Tyka ve Kenric McDowell beraber Sanatçılar ve Makine Zekâsı ekibinin yeni bir program açtığını ve bu programda makine öğrenmesine ihtiyaç duyulan sanatsal fikirlere sahip kişi ve kurumlara öğretici destek verileceğini öğrendim. Bu yeni dünyada benim için en etkileyici nokta, görsel biçimden öte kavramsal olarak yapay sinir ağlarına insani müdahalenin getirebilecekleriydi. Bu 6 aylık “artist in residence” sonucu 20 Nisan’da SALT Araştırma koleksiyonlarında izleyiciyi saran bir arayüz oluşturarak müze ve koleksiyon kavramlarına meydan okuyan, kullanıcı güdümünde bir sanal gerçeklik deneyimine dönüşecek. Proje SALT Galata -1 katındaki sergi mekanını gelecek ve geçmişin içe içe geçtiği, kapsayıcı bir ortama dönüştürecek.

Etiketler:

İlgili İçerikler: