İnsan Odaklı Tasarımda Yeni Yorumlar

EZGİ TEZCAN

Doğa ile insan arasındaki ilişkiyi yeniden kurmayı amaçlayan ve mekan kalitesini insan sağlığı üzerinden okuyan Biyofilik Tasarım anlayışını Interface'in davetlisi olarak Designlab etkinliğinde deneyimlerini paylaşan Oliver Heath ile konuştuk.

EZGİ TEZCAN: Ekolojik tasarım, sürdürülebilirlik ve biyofilik tasarım arasında nasıl bir ilişki var? Biyofilik tasarım, ekolojik ve sürdürülebilir yaklaşımı gerçekleştirebilmek için bir araç mı yoksa tüm bunlardan bağımsız, ayrı bir anlayıştan mı söz ediyoruz?
OLIVER HEATH: Geleneksel olarak sürdürülebilir tasarımdan bahsettiğimizde bir yapıda kullanılan kaynakları kastederiz. Yani bu; suyu, gazı ve elektriği nasıl kullandığımızla, yapının ömrü boyunca ne kadar karbon ürettiğiyle alakalı bir yaklaşımdır ve tümüyle karbon odaklıdır. Buradaki sorun, yapının sunduğu deneyimin kalitesinin göz ardı edilmesinde. Bu yaklaşımı aşırı bir noktaya taşırsak en verimli bina, iyi yalıtılmış bir kutudan ibaret olurdu. Ancak penceresiz ve süper yalıtılmış bir kutuda çalışmanın ya da yaşamanın ne kadar tatsız olacağını tahmin edebilirsiniz. Dolayısıyla sürdürülebilirlik kavramı, insanı hiç hesaba katmaz. Oysa bana kalırsa, bir yapının ömrü boyunca ürettiği karbonu değerlendirmenin yanı sıra insan odaklı bir yaklaşımı da benimsemeliyiz. Yaşadığımız ve çalıştığımız binaların ruh halimizi, davranışlarımızı, sağlığımızı ve enerji düzeyimizi derinden etkilediğini fark etmeliyiz. Sonuç olarak biyofilik tasarım, insanın doğayla ve doğal süreçlerle olan bağlantısını güçlendirerek nasıl daha sağlıklı bir ortam geliştirileceğine odaklanır. Biyofili, doğaya duyulan sevgi anlamına gelir ve neticede biyofilik tasarım da insan ve doğa arasındaki ilişkiyi kuvvetlendirecek ciddi tasarım prensiplerini ortaya koymakla ilgilidir.

ET: Biyofilik tasarım kavramı oldukça yeni, ancak doğal çevre ve unsurlar bağlamında bu konu hakkında düşünmek ve tartışmak için çok mu geç kalındı? Özellikle iklim uyarıları haberlerinde hasarın çoktan telafi edilebilir değerlerin üzerinde olduğunu da göz önünde bulundurursak.
OH: Biyofilik tasarım kavramı 1980’lerde Amerikalı psikolog Edward O. Wilson çalışmalarıyla yaygınlaştı. Wilson, toplumların kırsal alanlardan uzaklaşıp kent merkezlerine doğru aktıklarını ve bunun hem fiziksel hem de psikolojik birçok sorunun kaynağı olduğunu tespit etti. Bu anlamda, nispeten yeni bir değer. O zamandan bu yana binalarda insan ve doğa arasındaki bağlantının yararlarına dair sayısız araştırma ve çalışma gerçekleştirildi ve biyofilik tasarım temelde, kırsal alanda yaşamakla değil, yoğun kentsel çevrede yaşarken stresle nasıl başa çıkacağımızla ilgili. Bugün Dünya Sağlık Örgütü, stresli koşulların kardiyovasküler hastalıklara ve zihinsel sağlık sorunlarına neden olduğunu belirtiyor. Hatta stres, muhtemel ki bağışıklık sistemiyle ilgili sorunların da en önemli tetikleyicisi. Üstüne üstlük, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde müthiş bir kentleşme oranı görüyoruz. Örneğin, Türkiye’de 1930’larda %23 olan kent nüfusu 1950’lere gelindiğinde %73’leri bulmuş. Yani kırsal alandan kent merkezlerine çok yoğun bir akış söz konusu. Bunun yanı sıra, son 15 yılda dahi hayatımızda pek çok şey değişti; mobil teknolojiler, bilgisayarlar, akıllı telefonlar çoğaldı. Eskiye oranla çok daha az rahatlama imkanına sahibiz. Çalışmadığımız zamanlarda dahi sosyal medya ile sıkı bir ilişki içindeyiz, sürekli bir ekrana bakarak zaman geçiriyoruz; 15 yıl önce dinlendiğimiz şekliyle dinlenip enerji depolamıyoruz. Bu nedenle bana kalırsa, özellikle bugün biyofilik tasarımın yaşadığımız ve çalıştığımız mekanlara katkısı üzerine düşünmek için hiç olmadığı kadar iyi bir zaman.

ET: Tasarım ve mimarlık paradigmalarının doğanın sürece dahil edilmesi yönünde kökten değişmesi nasıl mümkün olabilir peki? Geçmişte ve gelecekte bu alandaki eşikleri nasıl tanımlayabiliriz?
OH: Tasarımı çok uzun yıllar boyunca kendimizi, kişiliğimizi ifade etmek için bir araç olarak gördük, şirketler de keza markalarını ve değerlerini ifade etmek için aynı araca başvurdular. Bu dışsal bir yaklaşım: Ben, dünyaya kim olduğumu malzeme, doku ve renk seçimim aracılığıyla; mimarlık, kentsel tasarım ve kurduğum çevre aracılığıyla anlatıyorum. Hatta çoğu durumda dünyaya ne kadar güçlü, kalkınmış ve zeki olduğumuzu düzenlenmiş tercihlerimizle anlatıyoruz. Oysa orada gerçekten çalışıp zaman geçirenler hakkında neredeyse hiç bilgi vermiyoruz. Sonuç olarak biyofilik tasarım bu süreci tersyüz etmeyi amaçlıyor. Ya mimarlar, tasarımcılar ve işverenler olarak tüm bilgimizi ve deneyimizi, içinde daha iyi hissedeceğimiz mekanlar yaratmak için kullansak? Ya gerçekten dünyaya ne kadar güçlü olduğumuzu söylemeye ihtiyacımız yoksa ve sadece bu şehir merkezindeki bu binada bulunan herkesin gerçekten iyi, sağlıklı ve mutlu hissetmesini istediğimizi söylesek ne olur? İşte o zaman değişim mümkün olur.

Into the Woods and Faraway, Londra - otel odası tasarımı
Fountayne Road Projesi
Interface Londra Showroomu
Kohler Tasarım Merkezi, banyo tasarımı, USA
Tid For Hjem TV Show, Urban-Nature Cabin, Norveç
Tid For Hjem TV Show, Modern Heritage Norveç
Eco House, Brighton
Tid For Hjem TV Show, Modern Heritage Norveç

ET: Biyofilik tasarım uygulamanız nasıl işliyor? Tasarımcılar ve mimarlar ile nasıl işbirliği yapıyorsunuz? Hangi aşamada sürece dahil oluyorsunuz?
OH: Bir mimar olarak yetiştim ve bir mimar, iç mekan tasarımcısı ve biyofilik tasarımcı olarak tecrübem gösterdi ki en iyi senaryo, sürece daha ilk anda dahil olabilmek; sağlık, esenlik konularını öncelik olarak ele alabilmek. İnsanların kendini iyi hissedecekleri mekanları nasıl tasarlayacağımızı en başından düşünmemiz gerekiyor. Apple gibi şirketlerin yaptıkları tam olarak bu. Fakat tabi ki, mevcut bir yapı stokuyla çevrilmiş durumdayız. Bu durumda mühim olan, bu ortama biyofilik tasarım anlamında ne katabileceğimiz. Sonuç olarak çalışmalarımızın bir kısmını mimarlara danışmanlık yaparak gerçekleştiriyoruz, bu sayede bina tasarımının ilk aşamalarından itibaren sürece dahil oluyoruz. Diğer çalışmalarımız ise mevcut yapılara biyofilik unsurların eklenmesi, yapıların bu doğrultuda yeniden düzenlenmesi şeklinde gelişiyor. Şirketlere bu yeni tasarım değerinin faydalarını gösteriyoruz.

Interface’in Londra’da bulunan merkezi için yeni tasarladığımız alanda örneğin, küçük bir köşeyi dönüştürdük. Mekanı doğal öğelerle donattık; doğal renkleri, malzemeleri ve dokuları kullandık. Su öğesini yapının içine taşıdık, böylece akan suyun sesiyle dinlenilebilecek bir alan kurguladık. Su, bir yandan ortamın nem oranına etki ediyor bir yandan da bitki duvarı ile ortama farklı kokular yayılıyor. Bu projedeki gibi bir uygulamayı farklı pek çok alanda gerçekleştiriyoruz. Bu sadece küçük bir köşe fakat yine de büyük değişimler gerçekleşti.

ET: Mimarlar ve farklı işverenlerle çalışırken en sık karşılaştığınız zorluklar neler?
OH: Öncelikle insanlar biyofilik tasarım konusunda bilgi sahibi değiller, bu yeni bir yaklaşım. Bu nedenle sanırım ilk olarak insanların, doğanın nasıl iyi hissetmemizi sağladığını anlamaları gerekiyor. Bu hepimiz için geçerli. Bu yıl tatile nereye gideceğinizi sorsam, muhtemelen deniz kenarına ya da ormana ya da bir dağa gitmek istediğinizi söylersiniz. Nerede kendinizi huzurlu ve sakin hissederdiniz desem, muhtemelen bir ormanda, belki bir nehrin ya da şelalenin kıyısında olmayı hayal edersiniz. Bu hemen hemen herkes için geçerlidir; şirketin mali işler direktörü de böyle hisseder, gün bitiminde temizlik işlerini yapan görevliler de. Sonuç olarak ilk olarak herkese bunun önemini anlatmak, onları bu konuda eğitmek gerekiyor.

İşverenlere sağlıklı mekanların faydalarını anlatmak gerekiyor. Çünkü bu işletmeler için de iyi; bu şekilde üretkenliği, yaratıcılığı artırıp devamsızlıkları düşürebilirsiniz. Biyofilik mekanlarda insanların yapması gerekenleri daha etkin yapmalarına yardım edebilirsiniz. Okullarda daha hızlı öğrenme, hastanelerde daha çabuk iyileşme sağlayabilirsiniz. Sonuç olarak bu yalnızca işverenle de ilgili değildir, o binada çalışan herkesin, sağlık konusunun öncelikli tasarım hedefi olması gerektiğini bilmesi gerekiyor. Uzun dönemli kazanımları da oldukça önemli. Binalara yatırım yapmaktan değil, binalarda doğayla, gün ışığıyla, yeşil dokuyla daha fazla bağlantı kurulması ve mevsimsel olayların hissedilmesi gerektiğini herkesin anlamasını sağlamaya çalışıyoruz.

ET: Kullanıcılardan ya da işverenlerden ne yönde geri bildirim alıyorsunuz?
OH: Geri bildirimleri iki farklı yoldan edinmek mümkün. Bunlardan ilki kullanıcılarla doğrudan iletişim kurmak. Geçtiğimiz yıl düzenlenen bir sergiye otel odası projesiyle katılmıştık. Odanın zemininde doğal dokulu Interface halılarını kullandık, yatak başları doğal malzemelerden oluşturuldu, aydınlatmalar gün ışığını taklit edecek ve hatta günün farklı saatlerinde farklı ışık düzeyleri verecek şekilde tasarlandı. Ziyaretçiler bu odaya geldiklerinde burada zaman geçirmeyi tercih ettiler, burada oturup dinlendiler ve hepsi kendilerini iyi hissederek buradan ayrıldı. Bu tasarımın niteliğiyle ilgili bir boyut.

Öte yandan bir de niceliksel veriler elde etmek mümkün. Tasarım ekibinde, niceliksel bilgilerle genellikle mühendisler ilgilenir ve bunlar ölçülebilir. Üretkenlik, yaratıcılık, devamsızlık gibi pek çok girdiyi ölçebilmek mümkün. Bunun yanı sıra sıcaklık, nem oranı, hava dolaşımı da ölçülebilir. Mimarlar ve tasarımcıların yapmakta iyi oldukları şey ise tüm bu niceliksel bilgiyi mekanın niteliğini yükseltmek için kullanabilmek, niteliksel olanın dengesini kurabilmek.

Çalıştığınız yerde kendinizi nasıl hissediyorsunuz, stres altında mısınız, günün sonunda sevinç çığlıkları mı atıyorsunuz yoksa “Şu işi de bitirmek için bir yarım saat daha kalayım” mı diyorsunuz? Evde rahatlayabiliyor musunuz, iyi uyuyor musunuz? Gündelik temponuz ve hareketleriniz uykunuzun kalitesini doğrudan etkiliyor. Bir gün iyi uyuyamazsanız ertesi gün konsantrasyonunuz bozulur, peki ya bu günlerce ve aylarca devam ederse ne olur? Anksiyete, depresyon, diyabet gibi sağlık sorunları ortaya çıkar. Bu nedenle her şeyden önce, yaşadığımız ve çalıştığımız fiziksel çevrenin sağlığımızla doğrudan ilişkili olduğunu anlamamız gerekiyor.

Etiketler:

İlgili İçerikler: