Tasarım kullanıcılarla paydaşları etkileşime sokan katılımcı süreçlerle ne kadar fazla hemhal olursa, tasarımcı da o kadar bu operasyonların kolaylaştırıcısı (facilitator) ya da yöneticisi haline geliyor gibi görünüyor. Tasarımcı işbirliklerini koordine eden bir organizatör, diyalogları ve görüşmeleri başlatan bir diplomat, otoriteler ile çeşitli yöneticiler arasında arabuluculuk eden bir güç simsarı gibi davranmaya başlıyor.

Çoğunlukla her türden "sosyal" tasarım ya da inovasyonun bir parçası olan bu kolaylaştırma süreçlerinin yüzeyini kazımaya başlar başlamaz şu soruyu sormalıyız: Tasarımcılar gerçekte hangi denetim ve karar-verme süreçlerini kolaylaştırıyorlar? Tasarımcılar bu kolaylaştırmayı çok sayıda paydaşı dinleyerek tarafsız bir şekilde yapmaya çalışmış olsalar dahi şunu sormak gerek: Tasarımcı kimin ayak işlerini yapıyor?

Çok basit bir düzeyde tasarımın kolaylaştırmaya bakışı, siyaset kuramındaki bakışlara nazaran bir tık daha olumlu gibi. Tasarımcılar yeni bir şeyler yapmak adına iktidara odaklanmaya meyilliler, diğerleri üzerinde iktidar kurmak adına değil. Tasarım yeni eylemlerin beceriyle düzenlenmesiyle ilgileniyor; 1-0'la sonuçlanacak tahakküm oyunlarından ziyade kazan-kazan ilişkilerine odaklanıyor. Ama tasarımın bu olumlayıcı jesti kolaylaştırma çalışmalarında iktidarın ortadan kaldırılmasına yetmiyor.

Tasarım süreçlerinin başvurduğu kolaylaştırmaların ne tarafından kontrol edildiğini daha iyi anlamak için siyaset kuramcısı Steven Lukes'un perspektifi bize yol gösterebilir. Lukes iktidarı, üç bölüme ya da boyuta ayırır ve bunları "yüz" olarak adlandırır. İlk boyut açık ve görünürdür, kapasitesine ya da becerilerine bağlı olarak nihayetinde kimin isteklerine erişeceğinin belli olduğunu vurgular. Bu, uzlaşıyla ya da anlaşmazlıkla sağlanabilir ama her kim kazanırsa o, doğrudan iktidara sahip olacaktır. İkinci boyut, gizli ve dolaylı bir iktidar biçimidir; gündemi belirler, soruların çerçevelerini çizer ve ayrıca olan bitenin alternatifsizleşmesini sağlar. Üçüncü boyut çoğumuz için görünmezdir; zira onun endişesi, iktidarda olanların nasıl diğerlerinin örtük boyun eğişini garanti altına aldığıdır; onları isteyerek ya da istemeyerek şunu kabullenmeye zorlar: Yönetilmeleri ve hatta baskılanmaları onların kendi çıkarınadır. Bu son boyut, sinsi bir düzeyde işler. İnsanlar temel çıkarlarına ters düşecek şekilde davrandıkları için her ne kadar politik eylemliliklerinden soyundurulmuş olsalar da bu boyut, kendilerini güçlendirilmiş hissetmelerini sağlar.

Tasarımcıların sosyal ve katılımcı süreçleri kolaylaştırırken olabildiğince çok paydaşı davet etmeleri ve hatta bazen uyuşmazlıkları ve karşıt gündemleri de hesaba katmaları beklenir. Katılımcılar, iktidarın ilk boyutunda ilişki kurar ve müzakerelerde bulunurlar. Öte yandan, her ne kadar tasarımcılar sık sık "proje tanımını sorgulamak"la övünseler de iktidarın ikinci boyutu çoğunlukla görmezden gelinir: Onların gündemini belirleyen kim ve bir "sorun"un ne olduğunu tanımlayan kim? Peki ya bir sorunu fırsata dönüştürmeye giriştiğimizde bu fırsat daha geniş çaplı gündemler ve sosyal mekanizmalara nasıl oturacak? Ya da başka bir şekilde söyleyecek olursak: Tasarımcıların orada ne işi var gerçekten? Üçüncü boyut, tasarımın ve mesleğin kendisinin hemen altında işler, ideolojilerimiz içine gizlenir. Burada tasarım, iktidarı "kullanıcı-dostu" bir hale getirir ve görünür kılar. Bunu yaparken de çoğunlukla liberal şartlardaki gündemi maskeler ve tasarımı, piyasa gerçeği gibi başka iktidar biçimlerinin dahil edilmesi için bir meşrulaştırma alanı olarak kullanır. Bu da tasarımın üstlendiği eylemliliği ölçülebilir veriye ve paraya dönüştürülebilir sosyal alanlara tercüme eder.

Bir adet gündelik “sosyal” tasarım örneği ele alalım: Yoksul bir mahallede kentsel bahçecilik projesini kolaylaştırdığımızı düşünelim. İlk düzeyde tasarımcılar mahalle sakinleriyle konuşur ve arsa sahibi ya da belediye ile müzakereler yapar. Ve uzun süren saatler ve post-it seanslarından sonra bir proje üretir. Çoğunlukla tasarımcılar ikinci düzeydeki “kuvvetler ayrılığı”nı bulmayı es geçiyor. Bu da sosyal düzeyde (mahalle sakinleri için) elde edilen kazanımların nasıl denetim, yönetim ve mülkiyetin (ki bunların birçoğu mal sahibi ya da belediyenin elindedir) kazanımlarına dönüşebildiğini ele almakta başarısız olduğu anlamına geliyor. Üçüncü düzeyde, sürecin kendisi mahalledeki iktidar dengelerini değiştirmede hiçbir şey yapmamış oluyor, her ne kadar mahalle sakinleri kendi yiyeceklerini üretiyor ve sağlıklı besleniyor olsalar dahi. Hiçbir şey statükoya meydan okumuyor. Güçsüzlerin edindikleri yeni bir kaldıraç gücü yok. Tasarımcılar, dengenin kullanıcı-dostu haline geldiği ve hatta belki daha kolay denetlenebilir olduğu bir süreci kolaylaştırmış oldular.

Bir sonraki sefer, bazı sosyal süreçleri tasarımla kolaylaştırmaya giriştiğinizde dikkatli olun ki destek olduğunuzu düşündüğünüz insanların kendi eylemliliklerinin altını oymayın.

Etiketler:

İlgili İçerikler: