Korumanın “Yavaşlatıcı” Rolü Biçilmiş Aktörü: Arkeolog Nasıl Korur?

YİĞİT OZAR

Köşemizin bu ayki konuğu arkeolog Yiğit Ozar. Koruma disiplininin söz sahibi baş aktörleri “korumacı mimar” diye tarifleyebileceğimiz meslek insanları gibi görünse de (tam da bu köşede tartışmak istediğimiz üzere) pek çok disiplin, meslek alanı ve halkın ta kendisi koruma denen bu olgunun doğrudan aktörleridir. Bunlar arasında bulunan arkeologlar ise bu alanları saptayan, kazıp ortaya çıkaran sonra da kenara çekilen pasif aktörler olarak algılanmakta. Bu kısmen mimar egosu, kısmen arkeolog tevazusundan kaynaklansa da sorunun daha derin bir yerde olduğunu işaret ediyor Yiğit Ozar. Buluntuların toplumun belleğinde ne kadar yer ettiği ve bu süreçte etkin ekonomik politik ve sosyal süreçlere değiniyor. Bir arkeoloğun bakış açısıyla koruma meselesi ve arkeoloji arasındaki ilişkiyi sorgulamak istiyoruz bu ayki ad infinitum’da.

Murat Çetin

“Bir lahit içinde ekili bir domates bir ailenin geçim kaynağı. Bu lahiti nasıl kurtaracaksınız? Domates sorununu kolay çözemiyorsunuz tabi çünkü bir gerçekle karşı karşıyasınız. Bunun doğurduğu problemi çözmek için ülkenin sosyal problemlerini bilmek gerekir. Bu nedenle Anadolu’da yaşamak, belki daha önemlisi Anadolu’yu sevmek gerekir.” Halet Çambel

“Koruma” geçmişten günümüze ulaşabilen izleri geleceğe taşıma eylemidir. İz dediğimiz yapılı çevreden ibaret değil elbette. Dolayısıyla konunun en bilindik paydaşı olan mimarların dışında çok daha farklı paydaşları içerebilir koruma eylemi; arkeologlar da bunlardan biridir. Birkaç yüzyıllık mimari bir kalıntıdan, birkaç bin yıllık tohuma kadar her kalıntı, toprağın altında ya da üstünde, arkeolog için birer izdir. Arkeologlar, bu izlere bir olay yeri inceleme ekibi gibi bakar ve geçmişe dair bilgiye dönüştürmeye çalışır. Dolayısıyla bu izler arkeoloğun bilimsel “malzemesi”ni oluşturur. Hem gelenekçi, belgelemeden öteye geçmeyen bir arkeolog için hem de buluntu ile insan arasında bağ kurmaya bir çalışan arkeolog için iz/kalıntı/buluntu/nesne/varlığın bilimsel malzeme olarak ele alınması şüphesiz çalışmasının kaynağıdır. Kaynağını kullanan arkeolog araştırır, tespitler yapar, yorumlar. Peki koruma eylemi bu sürecin neresinde yer alır, arkeolog nasıl korur?

Arkeoloğun bilimsel malzemesinin toplumsal belleğin bir parçası olduğunda koruma eyleminin gerçekleşebileceğini söyleyebiliriz. Bellekte yer edinmek ise insan zihninde iz bırakmakla ilişkilidir. Dolayısıyla arkeolojik malzemenin toplumla karşılaşabildiği her alan koruma için bir araçtır. Buluntu olarak nesneler ve nesnelerin parçaları için bu; buluntunun ne kadar iyi tanımlandığı, nasıl sergileneceği soruları ile karşı karşıyadır. Arkeolojik bir malzeme olarak “yer”, “mekan” konu olduğunda ise koruma eylemi çok daha fazla katmanlı bir sorunsala dönüşüyor. Geçmiş zamanın mekanı da olsa günümüz yaşam alanının bir parçası söz ettiğimiz. Bu yüzden koruma eylemi arkeoloğu sadece geçmişle ilgilenmekten alıkoyan bir uğraş. Geçmiş kadar bugüne de bakmalı, bugüne bakmak da toplumu, ekonomiyi, politikayı görmeyi; geçmiş için bugüne bakarken geleceği planlamayı gerektiriyor. Bir yanda yaşam alanlarını iktisadi çıkar odaklı projelerle sürekli değiştirmeye, dönüştürmeye çalışan merkezi politika, bir yanda bir alanın ve iştirakçilerinin gündelik ya da köklü toplumsal sorunları ve bir diğer yanda bilimsel çalışmanın ihtiyaçları. Arkeolog bu tablo içerisinde nerede duruyorsa koruma anlayışı da ona göre yön buluyor. Aslında Halet Çambel’in şu sözü, arkeoloğun bu tabloda nerede durması gerektiğini gösteriyor; “Bir lahit içinde ekili bir domates bir ailenin geçim kaynağı. Bu lahiti nasıl kurtaracaksınız? Domates sorununu kolay çözemiyorsunuz tabi çünkü bir gerçekle karşı karşıyasınız. Bunun doğurduğu problemi çözmek için ülkenin sosyal problemlerini bilmek gerekir.”1

Arkeologlar, Giorgio de Chirico
İstanbul Kent Mitingi, 22 Aralık 2013, Fotoğraf: Bekir Köşker
İnköylülerin mera eylemi, Kaynak: DHA, 2 Haziran 2017

Çambel’in lahit içine ekili domates örneği, toplumsal problemleri görmezden gelen, estetik odaklı nesneci bir koruma algısını boşa çıkarıyor. Arkeoloğa sosyal problemlere yani bugüne bakmasını söylüyor. Koruma eylemini salt bir kurallar silsilesi olduğunu değil, çözüm üretilecek toplumsal bir alan olduğunu düşündürüyor. Öte yandan korumayı ilerlemenin karşıtı olarak gösteren kapitalizm ve günümüzde onun neoliberal tarafı için ise arkeolog, genel olarak arkeolojik bulgularıyla projelerin ilerleyişini yavaşlatandır. Gündelik hayatı kolaylaştıran, kamu yararı gözeten projeler zaten arkeolojik araştırmayı ve korumayı bu yararcılıkla ele alabilir ama kamu yararı gözettiğini iddia ederek çıkar alanları açan projeler için karşılaştıkları toplumsal değerler, haliyle engeldir. Nitekim, engel olarak görüldüğü yöneticilerce açıkça beyan edilse de son dönemde büyük projelerin uygulama süreçlerinde mevzuatın ya da kredi kuruluşlarının gerekliliklerinden dolayı arkeolojik kazılar bir şekilde gerçekleşiyor. Alanda çalışan arkeologların ve müze idarelerinin gayretlerine bağlı olarak bu projeler iyi kazılara sahne olup yeni bulguların tespitine vesile oluyor. Ama ortaya çıkan bilginin, katmanın ya da kalıntının koruma koşulları, sosyal yaşama nasıl kazandırılacağı tartışılamıyor. Bir altyapı projesinin arkeolojik bulgulara göre revize edilmesini talep etmek bile arkeolog için sanki bir fantezi olarak algılanıyor. Bu tabloda arkeolog çözüm veya yanıt arayan bir bilim insanından çok, proje içindeki bir formaliteyi yerine getirmeye çalışan uzman konumuna itiliyor. Böylece bürokrasi işliyor, kazılar yapılıyor, fakat koruma sağlanamıyor. Bu, arkeoloğun kendi imkanlarıyla tek başına çözebileceği bir sorun değil, sistemin onu konumlandırdığı yer. Aynı zamanda arkeoloğa korumanın mala mı, kepçe mi tercihinden daha derin bir tartışma olduğunu işaret eden bir durum. Ne var ki, riskler karşısında neredeyse parsel parsel arkeolojik katman savunuculuğu yaparken konuyu derinleştirecek proaktif tartışmalara imkan bulmak da güç.

Arkeolojik kazı, tarihsel alanlardaki altyapı çalışmalarında elbette vazgeçilmez bir zorunluluktur ancak bu zorunluluğun yerine getirilmesi, arkeoloğu, korumanın sağlandığı yanılgısına düşürmemelidir. Neticede arkeolojik kazı konunun sadece bir boyutudur; varlığın korunmasını planlama, mimarlık, konservasyon gibi boyutları kadar toplumla ilişkisi de önemlidir. Toplumla ilişkiden kasıt kazı sonuçlarının topluma açıklığını da, örneğin “Topkapı Sarayı’nı ziyaret etmek nasıl bir turistik faaliyet değil de sosyal yaşamın bir parçası olur”u da içeriyor, bir arkeolojik alan üzerinde tarım yapan, bir anıtın yanı başında ikamet eden iştirakçiyi görerek korumayı da. Bunları göz ardı eden, yani bütüncül olmayan bir yaklaşım elbette arkeolojiyi de teknik sınırları içerisine iter. Arkeoloğun bütüncül bakışı tek başına kurgulaması beklenmemeli ama arkeolog, bunu bir kaygı haline getirip örneğin kazı süresince fen bilimleri ile kurduğu disiplinlerarası ilişki gibi koruma konusunda da sosyal bilimlerle, kentle, mekanla ilgili alanlarla ilişkilenmelidir.

Şüphesiz arkeolojik kazı ve yüzey araştırmalarının Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın izniyle, denetimiyle yürütüldüğü düşünüldüğünde, merkezi yönetimin tahribata neden olan politikalarına açıkça karşı çıkmak bir yana her alanda olduğu gibi arkeoloji alanında da koruma mevzuatını etkisizleştiren bazı ilke kararlarını onaylayanlar ya da bizzat taslağını kaleme alarak pek çok varlığın korunmasını engelleyenler de mevcut.

Koruma çabası içinde merkezi ve yerel yönetimlerle kurulan diyaloglarda arkeologların aldığı en büyük risklerden biri de kitlesel turizm vaadidir. Bir arkeolojik alanın korunmasının turizm aracılığıyla ekonomik değer yaratabileceğini savunanların da bu beklentinin kazılar üzerinde oluşturacağı baskıları hesaba katması gerekir. Nitekim bir kazıyı turistik kaygılarla kazı alanı metrekaresi, kazı hızı üzerinden, rekonstrüsksiyona varan fiziki müdahalelerle alanın “çekici” hale getirilip getirilmediği ve gişeden geçen turist sayısıyla ölçmeye çalışan bakış, merkezi ve yerel yönetimlerde kök saldı. Bir antik kent, turizm kalkanıyla sözde korunurken çevresinde oluşan marinalar, oteller, tesisler bölgesel ölçekte tahribatlara neden olabiliyor. Örneğin Efes’e yat turizmini getirebilmek için kanal açılmasının gündemde olması gibi...

Kimi zaman koruma sorununu sadece tahribat üzerinden tartışmak da yanıltıcı çıkarımlara neden oluyor. Buna göre bir eylemin, kültür varlığında doğrudan bir tahribata neden olmuyorsa bir koruma sorunu oluşturmadığı görüşüne sıklıkla rastlıyoruz. Oysa korumanın tek karşıtı tahribat değildir. Kültür varlığı ister özel mülk ister kamusal mülk olsun sonuçta evrenseldir; herkesindir yani bir müşterektir. Bu nedenle bir kültür varlığı olarak arkeolojik değerlere yönelik uygulamalar da toplumun bu değerlere erişimi, mekanları deneyimleyebilme, nesnelerin neyi anlattığını algılayabilme imkanlarına sahip olup olmadığı ile de ölçülmeli. Yoksa pek çok kültür varlığı gibi arkeolojik varlıklar da asgari tahribatla ya da belki de hiç tahrip edilmeden örneğin bir düğüne ya da seçkin turistlerin ağırlandığı bir yemeğe sahne olabilir, üzerine olmayacak binalar inşa edilebilir. Ama burada arkeolojinin toplumsallaşmasından söz edeceksek eğer, öncelikle ortaya çıkardığı değerin müşterekliğinin korunmasından yani ayrıcalıklardan ve ticari kaygılardan soyutlanarak, bilimsel koruma koşullarıyla ortak zenginliğin bir parçasına dönüşebilmesini savunmalıyız. Aslında bir araştırmacı olarak arkeolog neyin korunacağını tespit eden taraftadır daha çok. Nasıl korunacağını yanıtlamak için diğer disiplinlerin tartışmalarına katılmalı, teknik işleriyle uğraşırken uzaklaştığı sosyal bilimlerle bağını güçlendirmeli. Unutmamalıyız ki ne Allianoi'nin sular altında kalması ve Hasankeyf’in sular altında kalacak olması ne de burada sıralayamayacağımız kadar fazla arkeolojik sit alanı üzerinde işlenen kent ve doğa suçları, toplumun bilinçsizliğinden kaynaklıdır. Bilinç meselesi olarak tartışılabilecek definecilik, yazılama, kullanım hatası vb. nedenlerden kaynaklanan tahribattan çok daha fazlası, günümüzün ekonomi politiği içerisinde bilinçli, planlı “yatırımlarla” ortaya çıkmaktadır. Bu yüzden koruma eylemini politikadan bağımsız, sıradan bir duyarlılık çalışması olarak yürütemeyiz.

Kütahya’dan bir örnekle bitirelim. Kütahya’da şu an Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı bir Arkeoloji Müzesi, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na bağlı bir de maden müzesi bulunmaktadır. Her iki müzenin de binaları yetersiz geldiğinden iki bakanlık arası bir protokol ile iki müzenin birleştirilerek yeni yapılacak bir binaya taşınması kararı alındı. Ancak, kültür varlıklarını koruyacak, sergileyecek bu projenin hayata geçirileceği alan olarak İnköy’ün merası seçildi. İnköylüler, meralarını korumak için yol kapattı, dava açtı.2 Köylünün bu toprağa erişimi hayvancılığın sürdürülmesi için hayati, ayrıca bütün şehir yasasının ardından sayıları hızla azalan meralar biyolojik çeşitliliğin korunması için de önemli birer ekolojik alan. Meranın, bir müze yapısının inşaatına tahsisi sonuçta ekolojik alanı yapılaşmaya açacak, yerelin geçim kaynağını da olumsuz etkileyecek. Bu durumda buraya inşa edilecek müze, içindekileri “koruyan” ama çevresini koruyamayan bir yapı olacak. İnköy halkı için sosyo-ekonomik problemlere neden olacak. Bu koşullarda müze koleksiyonu, en yaratıcı sergileme yöntemleriyle bile olsa, yerelin belleğinde nasıl bir iz bırakabilir, bilim nasıl bir insani hedefe ulaşabilir? Nesnelerini sergileyebilen ama çevresini koruyamayan bir kültür kurumunun toplumsal yararı nedir ki? Müzenin mera gaspını meşrulaştırmasına izin vermemek sadece doğal ve kültürel varlığın bütünlüğünü korumak değil, aynı zamanda koruma eyleminin manipülasyonunu da engellemektir ve bir kurum olarak müzenin de temiz kalmasıdır. Bu nedenle arkeoloğun yaşamı ve kültürü birlikte koruyabilmesinin yolu, merasına inşa edilecek arkeoloji müzesine karşı çıkan İnköy gibi örnekleri anlayabilmesinde saklı.

NOTLAR:

1 Ateşoğulları, S.(2002). Arkeoloji Söyleşileri I: Prof.Dr.Halet Çambel, s.136, Ankara: Arkeoloji ve Arkeologlar Derneği.
2 https://www.birgun.net/haber-detay/meraya-muze-yapilmak-istenmesine-tepki-gosteren-kadinlar-yolu-kesti-162526.html

Etiketler:

İlgili İçerikler: