Küçük Tektonikler

HÜLYA ERTAŞ

Amanruya, konumlandığı yerdeki doğal öğelere göre yerleştirilmiş küçük tektoniklerden oluşuyor. Yerel malzemelerin kendi ruhlarına uygun kullanıldığı projeyi, mimarları Emine ve Mehmet Öğün ile konuştuk.

Hülya Ertaş: Amanruya kendiliğinden oluşmuş hissi veren, büyük bir alana yayılmış, düşük yoğunluklu bir proje. Bu sonuca ulaşmanızda proje süreci oldukça önemli. Amanruya üzerinde çalışmaya nasıl başladınız?
Emine Öğün: Projenin ilk taslağını 2000 yılında çizdik. Amanruya’nın konumlandığı yer, Demir Evleri’nin karşı tarafında. Arazi gene babamın, Turgut Cansever’in ortağı olduğu bir şirkete ait; projenin hayata geçmesi ise işletmeci olarak Aman grubuyla işbirliği yapmamızla mümkün oldu. Aslında biz bu projede hem işveren hem tasarımcıydık. İlk taslak üzerinde çalışırken Turgut Bey tasarımı bizim yapmamızı istedi, daha sonra da, “tamam çok güzel olmuş” diyerek bize emanet etti. Sonrasında da Aman, işletmeci olarak tasarıma müdahalede bulunmadı. Tasarımın şekillenmesinde imar planının koşulları, mevcut ağaçlar, topoğrafya belirleyici oldu ve aslında düşük yoğunluklu gibi gözükse de zeminde %15’e yakın alan kullandık. Az katlı yapılarla o kendiliğindenmiş hissini vaziyet planında nasıl kurgulayacağımıza baktık. Merkez alan, otelin girişi, resepsiyonu, çarşısı ve günlük dinlenme alanları, küçük lobileri ya da oturma odalarını vs nasıl konumlandırabileceğimizi araştırdık. Mehmet’in ilk eskizlerinde, 2000 yılında oluşmuş bir düşünce, yerleşimin ana fikrini belirledi. Küçük iç sokak üstünden ve yavaş yavaş +10 kotundan yükselerek +20’lere kadar çıkıyoruz. Amanruya’ya girerken biraz törensel bir keşif süreci oluyor, otele değil de bir küçük Ege yerleşmesine giriliyormuş gibi. Daha sonra da odaların arasına dağılınıyor ve her oda aynı tipolojide olmasına karşın her birinde farklı bir intiba keşfediliyor. Mesela bazen odanın girişi ters tarafta oluyor; güneşin etkisi, manzara, havuzun duruşu, havuz ve ağaç ilişkisi, odanın içinde bulunduğu bahçenin koşulları gibi birçok etken odaları farklılaştırıyor. Odalar tekrar eden tipler olmasına rağmen her yerde kendi özgün koşullarıyla çözümlendi.

otel,amanruya,cemal emden,mehmet öğün,emine öğün,muğla,Hülya Ertaş
fotoğraflar: cemal emden
amanruya'nın doğa içindeki görünümü
kule
kütlelerin bir araya gelişi
ağaçların konumuna göre belirlenen odalardan biri
doğal malzemelerle oluşturulan yol
yapıların doğa içindeki kayboluşu
geleneksek tekniklerin kullanıldığı duvar yüzeyi
meydan kurgusu
meydan kurgusu
havuzdan çevreye bakış
havuz
geleneksel duvar uygulamasının iç mekandan görünüşü
lokantanın iç mekanı
oda iç mekanından görüntü
oda iç mekanında süreklilik hissi
banyoların fil gözü pencerelerinden sızan gün ışığı
doğrama detayı
meydan kurgusuna bakış
iç mekandan amanruya'nın meydanına bakış
vaziyet planı
odaların olduğu alanın planı
meydandaki yapıların planı
görünüş
kesit

Mehmet Öğün: Biz aslında Amanruya için kafamızdaki mimariye uygun bir otel işletmecisi tahayyül etmekle meşguldük, ta Turgut Bey’le birlikte çalışmaya başladığımız 1980’li yıllardan beri. Birtakım olasılıklar söz konusu oldu. Ama klasik kıyı otelleri mimarisinde bildiğimiz yoğun ve yüksek yapı, fazla yatak sayısı gibi taleplerin tümünü eledi Turgut Bey. Zaten onun yanında bu formasyonu edindiğimiz için sonrasında biz de aynı içgüdüyle hareket ettik. Aman’ı tanıdığımızda onların Amanruya’dan önce gerçekleştirmiş olduğu otellerin yaklaşımımıza uygun olduğunu gördük ve bu da onlarla en azından düşünsel anlamda yakın bir ilişki kurmamızı sağladı. Aman’ın dünya üzerinde son derece sınırlı sayıda oteli var ve bunlar için belirli mimarlarla çalışıyor. Fakat dedik ki: “Bizim bu araziyi sahipleniş amacımız ta Turgut Bey’den bu yana zaten mimariyi geliştirebilmek. Onun için eğer biz mimarisini yapamıyorsak bu iş, bizim için çekiciliğini kaybediyor.” Aman’ın kurucusu da bizden bir şeyler çizmemizi istedi, hatta bize bir program bile vermedi. O andan itibaren Emine’yle büyük bir konsantrasyonla Aman ile ilgili broşürlerden, yayınlardan, mülakatlardan hareketle mimari programın nasıl olabileceğine dair bir okuma yaptık ve 2000’deki ön projeyi çizip gönderdik. Ondan sonra 20 gün, bir aylık bekleme süresi geçti, ardından da projenin beğenildiğinin haberi geldi. Fakat sonra araziyle ilgili başka meseleler çıktı. Onlar da çözüldükten sonra projenin inşaatına başladık.

HE: Arazinin konumu ve topoğrafyasının projede oldukça belirleyici olduğu anlaşılıyor.
MÖ: Arazi Demir Vadisi’nde, ortadaki düzlük alan yukarıya doğru yükselerek iki yamaç oluşturuyor ve özellikle Demir Evleri’nin olduğu kısımda çok daha radikal bir tepeye dönüşüyor. Bu Demir Tepe ile aramızdan Gölköy yolu geçiyor ve tepeyle vadiyi ayırıyor. Aman’ın tercihi vadi tabanında değil, eğimli tarafta olmaktı. Biz de bu tarifle oteli bir yamaç yerleşmesi gibi düşündük. O noktadan itibaren de Emine’nin söylediği gibi bir küçücük Ege, Akdeniz kıyı yerleşmesi karakterinde bir yer olmasını hayal ettik. Zaten koruma amaçlı imar planı sınırları içinde olduğu için 120 metrekareden büyük tabanlı yapı yapamıyorsunuz, yapılar arası çekme mesafeleri var. Sadece bir küçücük üç katlı binayı, Bodrum kule tipi eve gönderme yapmak suretiyle yerleştirdik, diğerleri iki ya da tek katlı. Mimarinin bu temel tercihleri kesinleştikten sonra doğaya saygılı davranıyorsanız, var olanı koruyorsanız tabiatla son derece uyumlu, onun içinde hiçbir şekilde gösteri amacı taşımayan bir yaklaşımla, yerel mimariyi -taşı, ahşabı, mermeri- kullanarak böyle güzel bir ortam oluşturuyorsunuz.

EÖ: Doğal sit alanındasınız, çok güzel bir zeytinliğin içindesiniz ve bazı ağaçlar oldukça yaşlı, çok hoş sakız çalıları var. Mesela otelin havuz bölgesinde merkez alan dediğimiz yer daha çok makilikti, yani ağaç hemen hemen hiç yoktu, daha büyük kütleli bir yapı grubunu oraya yerleştirebildik. İmar planının getirdiği kısıtlamalar ya da avantajları düşününce gelenekte olduğu gibi küçük küçük birimler yapmak zorundasınız, Turgut Bey’in tabiriyle küçük tektonikler. Onları yapmaya başladığınız anda, imar planı altlığında da terk edilmiş yolları vs de göz önünde bulundurunca genel bir tahayyülünüz oluyor: Sokak oluşturayım da merdivenlerle yükseleyim, havuz olan kota gireyim, oradan hoş bir sürprizle denizi göreyim gibi küçük serüvenler kurguladık. Bu ana kararları belirleyen ilk eskizlerden sonra yapıları, ağaçların arasında birbirlerine göre hareket ettiriyorsunuz. Yani küçücük hareketlerle hiç ağaç kesmeden yerleşebiliyorsunuz. Böylece, inşaattan iki yıl sonra sanki ağaçlar hep oradaymış gibi bir görüntü elde ediyorsunuz. Ve mimar çevreye dokunduğunda biraz vahşileşen iz, hiçbir şekilde o vahşiliği, tepeden inmeliği taşımıyor. Tam tersine çok doğal, kendiliğinden ve barışık bir eyleme dönüşüyor.

HE: Bu sözünü ettiğiniz yerinde kararlar için şantiyede epey vakit geçirmek gerekiyor.
EÖ: Nisan 2010’da inşaata başladık ve Ağustos 2011’de ön açılış yapıldı. Biz inşa ettik, Mehmet başından itibaren oradaydı, ben de oradaydım, zaman zaman da sahada. Bir sürü meseleyi yerinde ihtiyaç oldukça çözme imkanımız oldu. İmalat ana kararları kağıt üstünde verilmiş olmakla beraber yerinde oluşan perspektife göre, bahçe duvarları ve benzeri unsurlar sahada yeniden ele alındı. Bu tamamen Mehmet’in emeği. Biraz heykel yapar gibi başında durup duvarın ne kadar yükseleceğini, nereye kadar uzanacağını yerinde kararlaştırdı.

MÖ: Amanruya’ya benzer şekilde tabiatla uyum içinde, onun içine adeta saklanmış, yerleşmiş bir mimari yapılacaksa bunun yolu çok basit. Birincisi azla yetinmek. Kullanılsa da kullanılmasa da her tarafa bir şeyler sokuşturup yapı fetişizmine girilmemeli. İkincisi, yerel malzemeyi onun sağladığı imkanlar çerçevesinde kullanmayı kabul etmek. Yani taş, yığma taş duvar yapmak için kullanılıyorsa; mermer bir ayak, betonarme veya çelik profilden yapılıp kaplamak yerine gerçekten masif mermerle yapılıyorsa; betonarme de brüt kullanılıp açıkta bırakılıyorsa, yani bütün malzemeler gerçek olursa, samimiyetle bire bir kendilerini ifade etme imkanı bulurlarsa, otomatik olarak o binanın karakteri izleyene, kullanıcısına aktarılmış oluyor. Emine’nin demin söylediği gibi Amanruya için en çok duyduğumuz yorum, sanki hep varmış gibi olması. Hatta gelen bir grup Amerikalı “Bin senedir burada gibi, sanki arkeolojik alan geziyormuş gibi” diye yorum yapmışlar. Üçüncüsü de ölçek meselesi. İnsan ölçeğini hem yatayda hem düşeyde gözettik. Öte yandan Aman’ın mahremiyete çok önem veren yaklaşımı da burada bir imkana dönüştü. Her oda aslında bir bahçe içinde yer alıyor, hepsinin kendi havuzu var, her odaya yemek servisi yapılıyor. Dolayısıyla eğer odayı kullanacak çift sadece odasında üç gün ya da bir hafta geçirip gitmek isterse dışarıdan hiçbir görsel temasa muhatap olmadan bunu yapabiliyorlar. Peki bu, bize mimaride hangi imkanı veriyor? Birbirlerinden zaman zaman uzaklaşıp zaman zaman bir araya gelen dokuyu oluşturma imkanını veriyor. Uzaklaştıkları zaman zaten doğal elemanlarla ayrışmayı sağlayabiliyorsunuz, yaklaştıkları zaman da o tesadüfilik içinde, dolu-boş oranının dağılımıyla ve yapısal elemanlarla bu mahremiyeti sağlamaya başlıyorsunuz. Mesela duvar alçak gelip birdenbire dramatik bir şekilde yükselebiliyor ya da yapılar yön değiştiriyor. Zaman zaman çok yumuşak, zaman zaman radikal farklılaşmalar ortaya çıkıyor. Bu sayede yapıların birbiriyle ilişkisini düzenleyen yaya aksları çok zengin mekanlara dönüşüyor. Amanruya’nın içinde misafirlerin en çok yaptıkları şey sokaklarda dolaşmak ve kaybolmak. Birçoğundan duyduğumuza göre fotoğraf çekmekte hiç zorlanılmayan bir yer, çünkü nereye vizörü çevirseler ilginç bir kare imkanı çıkıyor.

HE: Amanruya, Demir Evleri ile karşılıklı olarak bir vadiye oturuyor. İkisi arasında nasıl bir ilişki öngördünüz?
EÖ: Amanruya’daki odaların tümü yaklaşık 90 metrekare ve tek katlı. Halbuki Demir Evleri’nde Turgut Bey’in çok ısrarla üzerinde çalıştığı, bize de öğrettiği ve bir şey çizdiğimizde hep aklımızda olan bir prensip vardı: Tek kat, iki kat, üç katın bir hoş silüeti oluşturmak üzere değişik eğimlerde, değişik kotlarda nasıl yerleşebileceği, yani bir yerleşmenin silüetinin nasıl oluşturulacağı. Her şeyin eş aralıklarla, harmonik bir patates baskıyla yerleştirilmemesi ve bıktırıcı olmaması için Demir Evleri’nde vaziyet planını çalışırken bir yandan bütün evler manzara görsün diye, öte yandan da farklı yüksekliklerde yapıların nasıl konumlanacağını ve birbirleriyle nasıl ilişkileneceklerini araştırmıştık. işte tek katlı nerede olur, iki katlı ile ilişkileri, daralıp açılmaları. Amanruya’da aslında ilk önerimizde dört değişik oda tipi önermiştik ancak işletmede çıkan zorluklardan ötürü Aman aynı oda tipi olmasını istedi. Kurulun ise bir yapı adasında aynı tipten sadece iki kere tekrarlayabilmesi kuralı var bizim imar planımızda. Biz de yapılarda küçük değişikliklerle yeni tipler ürettik. Cephelerde pencere yerine kapı geliyor, yerleri değişiyor, planları ters dönüyor, banyo kütlesi açı farkları ile yerleşiyor. Tip çeşitliliği yaptık ama Demir’deki kadar radikal değil, binalar bazen eğime dik bazen paralel oturuyorlar. İlk başta bu bizi biraz tedirgin etse de, bugün baktığımda ağaçların arasında o kadar yerleşik vaziyetteler ki. Amanruya’dan Demir’e doğru baktığınızda, zaten Demir de kaybolmuş vaziyette, adeta bir süreklilik oluşmuş durumda. Sonuçta birbirlerinin içine geçtiler, taban alanlarının farklı olmasından kaynaklanabilecek zıtlık hissedilmiyor.

MÖ: Bütün odalara deniz manzarası vermek gibi bir şeyden hareket ettiğiniz zaman aslında fetişistik bir tavır içinde oluyorsunuz. Sizin ana çözümleme gayeniz, araçlarınız ya da imkanlarınızın hepsi deniz görmeye odaklanıyor. O yaklaşım, sizin yerleşiminizi tek yüzlü bir hale getiriyor. Halbuki biz, hem Turgut Bey’le Demir Evleri’nde hem burada böyle bir yanılgıya düşmemeye çalıştık. Bir bina doğal olarak denize bakıyorsa cephesi denize bakmanın avantajlarını kullanıyor, ama yanındaki yapı o kadar avantajlı değilse birtakım cambazlıklarla onu illa deniz görür hale getirmeye uğraşmıyoruz, karşıdaki tepenin o müthiş manzarasına hakimse, kararlı bir şekilde oraya bakıyor. Bu çok yönlülüğü sağladığınız zaman plan çözümlemesinde kendiliğinden gelişen bir güzellik oluşuyor ve o da müthiş bir zenginlik katıyor. Burası işlev olarak Demir’den farklı bir şekilde bir otel olduğu için içinde başka birimler de var: restoranlar, lobi, oturma odaları, çarşı vs. Bu da Emine’nin söz ettiği o silüeti oluşturmak için bize farklı olanaklar sundu. Örneğin butik biriminin çizgisel bir duruşu var, onun üzerini tonozla geçtik. Ve gerçekten bir tonoz, yığma tonoz imal ederek geçtik. Bizim statikçilere, inşaatçılara, müteahhitlere yığma tonoz, yığma kemer dediğinizde tüyleri diken diken oluyor. Oysa çok kolaylıkla, geleneksel yöntemleri kullanarak beş metrelik bir açıklığı yığma kemerle, 3m açıklığı tonozla geçtik. Öte yandan servisleri çok radikal bir yolla çözümledik; personel, depo, çamaşırhane alanlarını arazinin girişinde, bir kilometre uzakta bir yere koyduk. Aman da bunu memnuniyetle karşıladı. Bisikletle veya yürüyerek gidip geliyorlar. Öbür türlü, o klasik otel çözümlemelerine yönelseydik çalışanların yoğun olarak kullandığı bu mekanları bu sefer bodruma, birinci bodruma, ikinci bodruma filan koyuyorsunuz. Herkesin, çalışanların da açık havadan, tabiattan, güneş ışığından yararlanabileceği ortamlar oluşturduk.

HE: Kiç olmadan yerel malzemeyi kullanabilmek çok kritik ve siz o çizgiyi çok güzel yakalamışsınız. Hiç ortada olmayan bir Türk mimarlığının icat edildiği, gökdelenlere Selçuklu kapısı konulmaya çalışıldığı bu dönemde bu çizgiyi yakalamak önemli. Ege, Akdeniz kıyı yerleşmesi karakteri vermek için kullandığınız birtakım mimari öğeler var. Bunları nasıl ele aldığınızı anlatırsanız sizin yaptığınız şeyin kiç olmasını engelleyen etkenleri anlayabileceğimizi umuyorum.
EÖ: Aslında bir tespitiniz çok doğru, dediniz ki “Farklı yapılar cephesine takılan birtakım teferruat üzerinden geleneği yeniden yaşamaya çalışıyor ve bu olmuyor.” Çok katlı ve üzerine bir şeyler takılan bina mimari mi? Onun yüzü A ya da B maskesiyle de olabilir, çünkü yapının kendisi yüzünün ne olacağını belirlemiyor. Onun yüzüne mimarın kendi tahayyülüne ve piyasadaki imkanlara, malzemeye göre bir şeyler takılıyor. Bu, seksen seneye yayılmış, genel geçer kabul edilmiş bir kurallar bütününe uyduğunda onu yadırgamıyoruz. Ama birisi gelip de o yapının yüzüne birtakım Osmanlı-Selçuklu profilleri vs takmaya başladı mı, “Aaa kiç oldu” diyoruz. Acaba bir önceki de kiç miydi? Aslında orada da yapı yok, artık mimarinin olmadığı bir alandayız; bir strüktür var ve ona bir ambalaj kağıdı giydiriliyor. Bir ambalaj kağıdının desenini beğenip öbürünün desenini beğenmediğimizde ikincisine kiç diyoruz. Mehmet’in söylediği gibi Amanruya’da her şey neydiyse, o oldu. Yani taş, taş gibi; mermer, mermer gibi; ahşap, ahşap gibi kullanıldı. Herhalde Amanruya’yı kiç olmaktan kurtaran ana mesele kullanılan tüm malzemelerin yerli yerinde, kendi karakterine uygun, zorlanmadan, var olabildikleri şekilde kullanılmış olmaları. Yani malzemeler kendileri için varlar. Her malzeme kendi gerçeği içinde değerlendirildi ve oradan bazen şaka yapan, bazen ağır, asık suratlı bir sürü detay üredi. Onların birlikteliği de bir zenginlik oluşturdu.

MÖ: Bir mimari tasarımı bence kiç olmaktan kurtaran en önemli öğe yere ait olup olmadığı, yeri ile kurduğu bağ. Demir Evleri’nde bu yere ait olan şeyler arasında en önemlisi, ölçü düzeni ve binaların birbirlerine karşı tutundukları tutumlardı. Gelenekteki yaklaşım eğer samimi bir şekilde bugünkü ihtiyaçlar ve kullanımlar çerçevesine taşınıp bugüne uyarlanabilirse bu, önemli bir adım oluyor.

EÖ: Amanruya’nın vaziyet planında yapılar arasında boşlukları üzerinde epeyce düşünerek, bunların birbirlerine nasıl yaklaşıp, nasıl uzakta duracaklarını çözmeye çalıştık. Aslında geleneksel yaşamda insanın kendiliğinden yaptığı yöntemi izleyerek sokağın nasıl olması gerektiğini, diğeriyle nasıl farklılaşabileceğini araştırdık.

MÖ: Önce temel tercihimiz Fethiye’deki Kayaköy gibi bir yer vücuda getirmek yönündeydi. Ondan sonra ikinci fazda Emine’nin dediği gibi bunu sadece biçimsel bir kopya olmaktan çıkaran bir gerçeklik haline getirecek olan şeyleri aradık. Kayaköy gibi bir yerleşimde binaların her biri bulunduğu yerin hakkını verir, diğerleriyle gereken komşuluk ilişkilerini ya da doku ilişkisini kurar. Bunu fark edince bunun için çok ciddi çaba sarf etmeye başlıyorsunuz. Geçmişten bugüne taşımak istediğimiz iki şey var: Doku olarak yapı ve ölçü düzeni. Ölçü düzeninde spekülatif dürtülerden uzaklaşmaya ve insan ölçeğindeki ya da gelenekseldeki uygulamaları vücuda getirmeye çalıştık. Bunu kiç olmaktan kurtaran son aşaması, malzeme kullanımındaki samimiyetiniz. Bir taş duvarı kaplama olarak yapıp kendinizi ve başkalarını aldatmaya mı çalışıyorsunuz, yoksa hakikaten samimi bir taş duvar mı yapıyorsunuz? Bu niye önemli? Çünkü eğer samimiyseniz ve gerçek bir yığma taş duvar yapıyorsanız, fizik kurallarına tabii oluyorsunuz, yapısal olarak da o fizik kurallarının gerektirdiği önlemleri almakla yükümlü oluyorsunuz. Köşe geçişleri, açıklıklar gibi sınırları korumak zorundasınız. Oradan sonra da bence en önemli faza geçiyorsunuz: Burada güzellik duygusunu oluşturacak olan şeyleri araştırmaya. Ben Turgut Bey’in Demir Evleri’ni yaptırırken bir duvarı beş kere yıktırdığını biliyorum. Çünkü duvarın, onu yapan ustaya da sonradan gelip o duvarı seyredecek olan insanlara da güzellik ifadesi olarak vücut bulması gerekiyor. Bir duvarı yapabilirsiniz, duvar görevini ifa eder, taşır, engeller, böler ama güzel olması lazım. Bu aşamaları yerinde ve hak ettikleri gibi yaptıktan sonra doğrudan biçimsel tercihleriniz devreye giriyor. Acaba geçmişten bugüne aktardığınız biçimler, objeler neler? Bizim burada gerçekten görevini ifa etmeyen ama sadece nostaljik, geçmişe gönderme olsun diye kullandığımız tek öğe Bursa kemerlerinin prekast elemanları. Fakat onun bile bakın üzerindeki kırmızı mermeri taşıma görevi var. Bunun dışında banyolara ışık veren fil gözleri koyduk, son derece sade, az sayıda ve amaca matuf olarak yer alıyorlar. Barbakanlar ile oluşturduğumuz duvarlar benim geliştirdiğim bir çözüm. Kilis’te bahçe duvarlarında barbakan (baca tuğlası) kullanıyorlar, biz iki barbakanı duvarın içinde öpüştürerek ve aralarına cam koyarak kullandık. Öte yandan hiç çekinmeden gölgeliklerde ahşap elemanlar, paslanmaz çelikler vs kullandık. Adolf Loos’un çok hoşuma giden bir sözü var: “Her milli mimari kötüdür, ama her güzel mimari de biraz millidir.” Bunun ölçüsünü çok iyi bulmanız lazım.

EÖ: Aslında Amanruya’nın bir anlamda önemi, aydınlanmanın empoze ettiği rasyonalist akılcılıkla, tercih ettiğimiz ve inşa edilen mimari tasarım metodunun ters düşmesi. Bugün herhangi bir okulda, herhangi bir hocaya böyle vaziyet planını götürürseniz bunun yapılamayacağını söyler hemen. Bizim plancılarımıza da her şeyin eşit mesafede olduğu bir tasarım yaklaşımı öğretiyorlar. Dünyanın en çirkin şehirlerini biz bu sayede ürettik. Amanruya öncelikle bu rasyonalist akılcılıği tepetaklak ediyor. Sonrasında da bu yaklaşımının ürettiği bütün kapitalist üretim ilişkileri içinde pazara hakim olan malzemecilerin ürettiği her şeyi ve mevcut standartları reddediyor ve o piyasaya hakim hiçbir şeyi kullanmıyor.

Etiketler:

İlgili İçerikler: