Mimarsız Mimarlık: Enformel Retrospektiften Kentsel Muhalefete

EZGİ BALKANAY

Mimarın kapitalist üretim ilişkileri içindeki rolüne yabancılaşması ve dolayısıyla alternatif bir pratik arayışına girmesi hiç de yeni bir durum değil. Mimari projeler, katastrofik kentsel imajları ve eşitsizlikleri üretmeye; yeni mezun mimarlar, üniversitede değer addedilen sosyal-ekonomik duyarlılıkların profesyonel ofislerde her zaman için karşılık bulmadığını fark etmeye devam ediyor. Dolayısıyla, mekansal üretim pratiğini sorgulayan mimar-öznelerin varoluşsal kaygıları ve beraberinde aradıkları alternatif cevaplar/başkaldırılar da kendini göstermeye devam edecek. Bu alternatif arayışını, sadece yapılı çevrede değil, aynı zamanda sözünde, söyleminde, programında, pedagojisinde, araştırma projesinde, kısaca mimarlık bilgisinin üretiminde ve uygulamasında da bulmak mümkün.

Mimar, kapitalist üretim ilişkilerinin kurduğu kent mekanını yeniden üretmenin potansiyelini politik bir ajan olarak arar. Bilinçli ya da bilinçsiz, bir şekilde “ötekini” tanımlamaya da yardım eder. Dahil olduğu pratik, ya süregiden ilişkileri destekleyecek, örneğin seneler boyu emekle büyümüş ağaçların kesilip yol, yurt yapılmasının önünü açacak ya da aslen yapmamanın daha etik bir mimari duruş olduğunu savunacaktır. Kentsel muhalefet, bu sorgulamadan ve ötekini üreten kurgudan doğar.

“Mimarsız Mimarlık”, tam da bu çerçeveye oturduğu ölçüde ilgi çekici bir olgu, yol gösterici bir çalışma nesnesi olarak ortaya çıkar, “öteki” mimarlığın ne olabileceğini kapsar. “Öteki” ve “alternatif” algısının, salt öznenin üretimi ve duruşuyla ilişkilenmenin ötesinde olabileceğini gösterir. Bir nevi, nesnenin/mekanın kendisine, özneden bağımsız bir otonomi olanağı sağlar. Tasarım sürecinin demokratikleştirilmesinde, katılımcı söylemlerin ötesinde, nesnenin/mekanın kendisine de söz hakkı tanır.

Bu algının bir adım ötesinin yeni materyalist (new materialist) bir perspektifi hatırlattığını söyleyebiliriz. Jane Bennett’in ortaya koyduğu haliyle yeni materyalist bakış, nesneyi özneden bağımsız olarak anlamlı kılar. Maddeye özneden bağımsız bir şekilde “söz” verir. Özne/nesne, canlı/cansız gibi karşıtlıkların ötesinde, maddenin (matter) de olayları etkileyebilecek/değiştirebilecek bir gücü vardır (Thing-power).1

Bennett’in ortaya koyduğu bu pozitif ontoloji, aslen ekolojik politikalara destek ve yakın ilişkisi üzerinden ortaya çıkar. Eğer, maddenin otonomisini kabul edersek, ekolojik tartışmalara onun da sesini dahil etmek durumunda kalırız ve daha demokratik bir çevresel politika izlememiz kaçınılmazdır. Örneğin yeni bir yol ya da yurt yapmak için ağaç kesmeden önce, mekanın aidiyetine değil, bizatihi kendisine bakmamız gerekir. Öyleyse yapı yapmak için ağaç kesmek, mimarın, politikacının, kullanıcının, rektörün, medyanın... verebileceği bir karar değildir, bizatihi özne olarak ekolojik elemanları da karar aşamasının içine dahil etmemiz gerekir.

Nesneye özneden bağımsız bir erk vermek, mimarlık için faydalı bir etik perspektif sağlayabilir. Öznesiz bir mimarlığın kabulü, mekanın da tartışmaya demokratik bir şekilde dahil edilmesinin önünü açacaktır. Bennett’in öngörüsü, bu tartışmaların daha da ilerleyip ekolojik politikaları şekillendirmesidir. Benzer şekilde, biz de, kentsel politikaları ve mimarlığı, mimardan bağımsız olarak tartışmaya açabiliriz.

1964 MoMA sergisi “Mimarsız Mimarlık” (Architecture without Architect), Bernard Rudofsky’nin enformel ya da sınıflandırılamayan mimarlık örnekleri diye tariflediği (“non-pedigreed architecture”) imgelerin bir toplamıydı. Rudofsky’nin ortaya koyduğu retrospektif, Çin’in yüzen köylerinden (floating village), Muyu-uray’ın amfi tiyatrolarına, Mısır’ın ve Göreme’nin mağara yerleşimlerinden (cave-dwelling), kırsal mimarlık örneklerine kadar geniş bir coğrafyayı taramış, henüz tanımlanmamış bir toplamı mimarlığa dahil etmeye çalışmıştı.2

1960’larda ortaya konan bu retrospektif, son 50 yılda kaçınılmaz olarak değişir. Atipik, nomad, alternatif, aykırı, öteki... mimarlığın tanımı, şekli ve algısı farklılaşır. “Enformel” kentleşme tartışmaya dahil edilirken salt morfolojik bir tanımdan ziyade, üretim süreci üzerinden de ele alınır. Rudofsky, kırsal mimari örneklerini mimarlık tartışmasına getirirken kullanıcıyı ana özne olarak göstermiştir. Mimarlık, kullanıcının öznel estetiğinden doğar; ihtiyaca, iklime, coğrafyaya göre değişir. Kendiliğinden üretim pratiği, mimarlık tartışmalarına dahil edilir. Burada Rudofsky, tam anlamıyla mekanın otonomisinden bahsetmez, daha çok mimarlık tanımının daha çeşitli ve kapsayıcı bir dile ve imgeye gereksinimi olduğunu söyler.

Türkiye’de mekan üzerine çalışan akademisyen ve profesyoneller, enformel kentleşmelere, salt problem bölgesi olarak değil, alternatif pratik ve pedagojilerin test edilebileceği laboratuvarlar gibi davranmaya başlamıştır. Bu ilgi özellikle kırsal mimarlık veya modern dünyadaki gündelik hayata da odaklanır. Kır-kent arasındaki keskin ayrım azalmaya, Anglo-Sakson dominant söylem yerine karşı söylemler (Batılı-olmayan, kentsel-olmayan, akademik-olmayan...) ve global örnekler, stüdyo ders konusu olarak dahil edilmeye başlanır. 3

Bu profesyonel, akademik ve politik peyzaja referansla, yazı kapsamında, “Mimarsız Mimarlık”, değişen morfolojik tanımından öte, tasarımcı-özneyle kurduğu ilişki üzerinden, tasarı sürecinin yeniden tanımlanmasına olanak sağladığı ölçüde anlamlandırılmaktadır. Çünkü mimarsız mimarlık bir muhalif pratiktir.

“Mimar-özne” olmadan da mimarlığın var olabileceği ve mekanın o haliyle de değerli olduğu algısının, kentsel muhalefet olarak kaçınılmaz bir etkisi vardır. Burada, mekan, ekonomik-politik üretim ilişkilerinden bağımsız okunabilecek bir toplam olarak ele alınmaz. Ya da mimar-öznenin mekan imgesinin kurulmasında ve yeniden üretimindeki kaçınılmaz rolü yadsınmaz. Ancak, muhalefetin, söylemin ve eylemin üretilebilmesi için gözden kaçırılan bir ajan hatırlatılır: mimarsız mimarlık.

Çin’in yüzen köyleri (floating village). Erasmus Francisci, Lustgarten, 1668; Rudofsky, 1964, MOMA Catalogue
Muyu-Uray amfi tiyatroları; Rudofsky, 1964, MOMA Catalogue
Göreme’nin mağara yerleşimleri (cave-dwelling); Rudofsky, 1964, MOMA Catalogue
Marakeş (Morocco); Rudofsky, 1964, MOMA Catalogue
Ho Keou, Yunnan, Çin; Rudofsky, 1964, MOMA Catalogue

MİMARSIZ SÖYLEM VE ÜRÜN
Bu ana çerçeve içinde, tasarımcısız üretilen söylem ve ürün (kırsal mimarlık, öteki mimarlık veya enformel kentleşme...), “mimarsız mimarlık”ın ilk tanımını ortaya koymamızı sağlamıştır. Tasarımcının olmadığı bir bağlamda, kullanıcının bu mekanları ürettiğini görürüz. Günümüzde hala örneklerine rastladığımız gecekondu, favela, getto, varoş, slum... genellikle kırdan kente göç sonrası açığa çıkan barınma ihtiyacına karşılık oluşur. Bu bölgelerde yaşayanlar, toplum içinde ötekileştirilirken barındıkları alanlar kentin ötekisini oluşturur.

“Mimarsız mimarlık”ın güncel söylemini, kimi akademisyenler oldukça katastrofik bir çerçevede ele alır. Politik aktivist, kentsel teorisyen ve tarihçi Mike Davis’in City of Quartz, The Ecology of Fear gibi kitaplarında ortaya koyduğu senaryo tam da bu çerçeveyle örtüşür.4 Davis, global kapitalizmin yan ürünü olarak kaçınılmaz distopik bir gelecek öngörür. Global kırsal küçülüp, kentler büyüdükçe, özellikle de Üçüncü Dünya ülkelerinde, 8 milyonluk megakentler ya da 20 milyonluk hiperkentler açığa çıkacaktır. Bu felaket senaryosunun ana aktörleri IMF, Dünya Bankası, WTO gibi global ajanlar, destekledikleri tarım politikaları ve mecburi olarak ortaya çıkacak olan mega slumlardır. Davis, zengin-fakir, kır-kent gibi ikiliklerin arasının daha da açılacağını öngörür. Kent ise sadece bir yan ürün olarak herhangi bir potansiyel barındırmaz, kentlerde yoğunlaşacak evrensel bir felaket kaçınılmazdır.5

Davis, ortaya koyduğu homojenize, kuş bakışı felaket imajı üzerinden çokça eleştirilir. Kimi Davis’in sermayeder sınıfa karşı takındığı tutuma odaklanır. Kimi ise sunduğu ikiliklerin indirgemeci olduğu, ilk elden, bahsi geçen coğrafyalara gidip gözlem yapmadan, salt sistem okumasının yeterli olmayacağı, kent karşıtı duruşun bir çözüm üretmeyeceği gibi konuları dile getirir.6 Ancak, belki de eleştirilerin en önemlilerinden birini, Davis’i, hakkında yürütülen medya savaşının anlamsızlığı karşısında savunan David Harvey yapar. Harvey, Davis’in önemli bir konuyu gözden kaçırdığını vurgular: mekan, bu distopik imaja mahkum değildir, yeniden kurgulanabilir.7

Mimarsız mimarlığı tam da Harvey’in ortaya koyduğu gibi ele almakta fayda var. Yani bir distopik imge, kentsel çöküntüden ziyade, bünyesinde direnişi/muhalefeti ve değişimi de barındıran bir potansiyel olarak. Böylesi bir bakış tasarımcısız üretilmiş mekanın düzeltilecek bir nesne olduğunu iddia etmez, tersine böylesi bir çevrenin barındıracağı muhalif söylemin dönüştürücü potansiyeline odaklanır.

Diğer bir deyişle, mekan, global kapitalizmin, neoliberal politikaların kaçınılmaz bir yan-ürünü olarak değil, içinde alternatif üretim pratiklerini barındıracak bir laboratuvar olarak ele alınır. Yeni kentsel muhalefet, metot ve söylemlerini gerektirmeyi sürdürür. Genel geçer evrensel bir çözüm önerisi iddiası ise naif kalacaktır. Buradaki önemli rolü, “mimarsız mimarlık”ın olabilirliğini savunacak mimarlık eğitimi ve pratiği taşır.

Maipua; Rudofsky, 1964, MOMA Catalogue
Logone Birni (Cameroun); Rudofsky, 1964, MOMA Catalogue
Nomad, Vietnam; Rudofsky, 1964, MOMA Catalogue
Bambu yapı, Japonya; Rudofsky, 1964, MOMA Catalogue

MEVCUT PEDAGOJİ, ARAŞTIRMA VE UYGULAMAYI “MİMARSIZ MİMARLIK”LA DEĞERLENDİRMEK
Mimarsız mimarlık tartışmasını, kendi ikilemleri üzerinden mimar-öznelerin olanaklı kılması bekleniyor. Mimarın ikilemi ise birçok coğrafyada ortak bir çerçevede kurulur: söylem ve ürün, teori ve pratik arasındaki ayrışma, eğitim süresince öğrenilenin piyasada geleneksel üretim pratikleri içinde uygulanamazlığı. Tarihsel süreklilik içinde alternatifini üretmeye çalışan özneler, şimdi de çeşitli kolektifler, dayanışmalarla çözüm arayışını sürdürüyor. En önemli farklılığı pedagoji, araştırma ve uygulamadaki münferit algılar oluşturuyor.

Örneğin Amerika’da mimari yüksek lisans eğitimi alan farklı disiplinlerden gelen öğrencilerin, Türkiye’deki gibi her zaman için tez yazmaları, “araştırma” yapmaları, yeni bir bilgi üretmeleri beklenmez. Mimari stüdyo temelli bu programlar, daha ziyade lisans programının devamı gibi işlev görür ya da disiplin dışından gelenlerin mimari eğitim almasını sağlar. Bu nedenle, özgün bir proje ve proje raporu ana vurguyu oluşturur. Farklı ülkelerden gelen öğrenciler için ise yüksek lisans, piyasada mimar olarak çalışmak için geçerli bir basamak haline gelir.8

Yüksek lisans programlarının içeriğindeki bu farklılık, enstitülülerin yapı üretimiyle yakın ilişkisini gösterir özellikte. Bu ilişki doktora seviyesinde daha da fark edilir bir biçimde devam eder. Profesyonel olarak çalışan bireylerin öğrenci olarak kabul edildiği “Doctor of Architecture”, “Doctor of Design” gibi programların çoğalmaya başlaması, İngiltere ve Amerika meslek örgütlerinin verdikleri “araştırma ödülleri”, tasarım şirketlerinin bünyelerinde vurguladıkları “araştırma” departmanları ve daha nicesi, “teorik çerçeve” ile “yapı üretim mekanizmalarının” nasıl ilişkisel bir bütünlükte tariflenmeye başlandığının bir göstergesi.9

Ancak, elbette ki bu durum, profesyonel firmalarla akademisyenlerin ortaklaşa olarak ideal mekan üretimlerini örgütlediği bir praksisin garantisi değil. Aksine, profesyonel şirketler araştırmayı bünyelerine dahil ettikçe, “araştıma” diye tanımladıkları ve pazarladıkları sürecin, kapsam ve bağlamını sorgulatır bir ortam oluşturuyorlar. Şirket destekli stüdyolarda üretilen bilginin kime ait olduğundan, uygulama sürecine öngörülen araştırmaların ne kadarının aktarıldığına kadar, enstitü ve pratiğin iç içe geçmesi, mekana dair “araştırma”nın sınırlarını muğlaklaştırıp birçok etik problemi de beraberinde getiriyor.10

Amerika’da “araştırma”, prestij projelerin meşruiyetini sağlayacak bir araç gibi kullanılırken Türkiye’de “araştırmacı, akademisyen” genellikle marjinalleştirilerek üretim sürecinin dışına itiliyor. Mimarlık pedagojisinin mevcut çetrefilli yapısını daha da karmaşıklaştıran bu durum, enstitü/akademi ve pratik arasındaki ilişkilerin, transdisipliner öznelerin (tasarımcı, araştırmacı, akademisyen, aktivist... /mimar) kimliklerinin daha da girift bir yapıya dönüşmesine neden oluyor. Keskin bir sınırla belirlenmiş çözüm önerisini barındırmaktan çok uzak bir yerde duruyor.

Pedagojik farklılıklar ve enstitü-piyasa ilişkilerinin çelişkili ayrılıkları, teori ve pratiğin, mimar ve uygulayıcının ilişkisini çeşitlendirse de, evrensel bir yanılgıda birleşiyor: lisans süresince “tasarım stüdyosunun” bütün derslerin merkezinde olduğu öğretilen mimar-öznenin, kendini “problem tespiti/ tasarlama/ karar verme/ üretme” sürecinde, söz sahibi mutlak erk olarak görmesi. Elbette ki buradaki eleştiri, mimari bilginin değersizliğini iddia etmiyor. Aksine, bu bilginin epistemolojik olarak sorgulanması gerektiğinin altını çiziyor. Ancak bu sorgu sonrası mimar-öznenin mimarlıkla ilişkisini anlamlı bir şekilde tarifleyebileceğini savunuyor.

Mimarsız mimarlık, öncelikle mimar-öznenin baskın erk olarak görülmesinden ziyade, “çoklu” aktörlerle araştırılacak alternatif üretimlerin önünü açabilir. Mevcut sistemin içerisinde üretilen, algılanan mimarlığın “öteki”sini de dahil ettiği için, daha yaratıcı ve demokratik bir toplam sunabilir. Alternatif stüdyolar, atölyeler üzerinden, sadece bir “araştırma nesnesi” olarak değil, muhalif söylem inşası olarak “mimarsız mimarlık”, salt varlığının kabulü ile dahi bir direniş ortamı sunabilir. Korumanın tasarlamanın parçası olduğunu, yapı yapmayı reddetmenin zaman zaman bir mesleki sorumluluk olduğunu kabul eder. Dahası, mimari etik tartışmalarını sürdürebilmek için, mekanı, salt mimarın bünyesinde şekillenen bir edilgenlikte görmeyi reddeder.

Bütün bu kapsamda, Rudofsky’nin daha çok kırsal mimariyi lugatımıza katması ile başlayan bakış açısı, Bennett’in pozitif ontolojisiyle, mimarlığın ya da mekanın, bir politik özne olarak tartışmaya dahil edilmesine evrilir. Daha demokratik karşılaşmaların önü ve yeni muhalefet alanları, nesneyi ve mekanı söz sahibi yapmaktan geçebilir. Bu tartışmalar, araştırma/uygulama, mimar/kullanıcı, formel/enformel gibi kurulmuş dikotimeleri aşmamızın yolunu açabilir. Tüm bu olasılıklar bile, yaratıcı ve eleştirel alternatif tasarım stüdyoları/atölyeleri ile etki ve sorgu alanını genişletebilecek bir “mimarsız mimarlık” söylemini anlamlı kılacaktır.

NOTLAR:
1 Bennett, Jane. Vibrant Matter: A Political Ecology of Things, (Duke University Press, 2010)
2 Rudofsky, Bernard. Architecture Without Architects: A Short Introduction to Non-Pedigreed Architecture (New York: Museum of Modern Art, 1964)
3 Tekeli, İlhan. Dünya’da ve Türkiye’de Kent-Kır Karşıtlığı Yok Olurken Yerleşmeler İçin Temsil Sorunları ve Strateji Önerileri. (Ankara: İdeal Kent Yayınları, 2016)
Örneğin, “Global Architectural History Teaching Collaborative”, ders içerikleri, bibliyografya, sınav/ders notlarının paylaşıldığı zengin bir toplamı erişime açmıştır. http://gahtc.org/browse/
4 Davis, Mike. City of Quartz: Excavating the future in Los Angeles (Verso, 1990)
Davis, Mike. The Ecology of Fear: Los Angeles and the Imagination of Disaster (Metropolitan Books, 1998)
5 Mike Davis, “Planet of Slums”, New Left Review 26, March-April 2004
6 Grant, Richard. "A Review of “Planet of Slums”: Mike Davis. New York: Verso, 2006." Annals of the Association of American Geographers 99 no.1 (2009): 216-219,76 Angotti, Tom. "Apocalyptic Anti-Urbanism: Mike Davis and His Planet of Slums." International Journal of Urban and Regional Research 30 no.4 (2006): 961-967. Kassimir, Ron. "Planet of Slums, Mike Davis (London: Verso, 2006)" Ethics and International Affairs 22 no.1 (2008): 121-124, 122.
7 David Harvey, “Review: Ecology of Fear by Mike Davis” Harvard Design Magazine No.8. Summer 1999. http://www.harvarddesignmagazine.org/issues/8/ecology-of-fear-by-mike-davis
8 Yakın zamanda mimarlığın STEM (Science, Technology, Engineering, and Mathematics) alanı olarak kabul edilmesiyle, yüksek lisans sonrası Amerikalı olmayan öğrencilere verilen çalışma izni, 1 yıldan 3 yıla çıkarılmış durumda. Bu durum, mimarlık okullarınca “pazarlama aracı” olarak kullanılıyor.
9 Balkanay, E., Deming, E. M., & Rider, T. R. “Pedagogy & Praxis: Emerging Issues from Doctoral Programs in Design Research”. ARCC Conference Repository, 1 no.1 (2019). https://www.arcc-journal.org/index.php/repository/article/view/612
10 Ibid

Etiketler:

Ne düşünüyorsunuz?

0 yorum TARTIŞMAYA KATIL

İlgili İçerikler: