Bu soruya cevap verebilmek için yazımı bir örnek üzerine kurgulayacağım: AKM, İller Bankası Binası, Yolcu Salonu gibi örnekler tartışılırken hiç üzerinde durulmadı. Modern olanı imha süreci, tıpkı bir kitap yakma, sanat eserlerini yasaklama hareketi gibi dalga dalga, kademe kademe her alana yayılarak devam ediyor. Örneğin size taze bir haber: Büyükada'daki Motola Evi artık yok. Geçtiğimiz günlerde, Mimar H. Motola’nın Büyükada’daki evinin bulunduğu parsele dozerler girdi ve Motola Evi çok vahşi bir şekilde yok edildi. Yalnızca SİT alanındaki bu zarif yapı değil, arazi de, peyzaj da dümdüz edildi. Olağan bir durum; kimse fark etmedi bile.   Oysa bu yapı yalnızca Adalar’ın değil, İstanbul’un en değerli kültür mirası örneklerinden biriydi, sıradan bir yapı değildi. İçinde yer aldığı peyzajla ilişki kuran, yuvarlak kolonlar (pilotiler) üzerine inşa edilen bu yapı, içindeki mobilyalardan mekan düzenine kadar yalın bir tasarım felsefesiyle yorumlanmıştı.  Caddeyle sınırı oluşturan bahçe duvarı alçak tutulmuştu; bahçe düzenlemesi yoldan geçenlere sanki bir parkın içindeki yürüyüş yolundalar gibi bir duygu veriyordu. Doğal ve elle işlenmiş malzemelerle gerçekleştirilmiş olan cephe ve çevre düzeni yapıyı, bu ortama, hiç dokunmadan yerleştirilmiş gibi gösteriyordu.

 Motola Evi

Giriş cephesinden bakıldığında doğanın içinde kaybolmuş gibi algılanırken, deniz tarafından bakıldığında havada duruyor gibiydi. Mimarın arazinin eğimini bu şekilde kullanmış olması hiç şüphesiz yeni bir buluş değildi ancak doğayla kurduğu ilişki, topoğrafyayı değiştirmeden kullanması bugün araziyi dümdüz eden müdahalelerle bir karşıtlık içeriyor.   Motola Evi Adalar’da yok edilen ilk ve tek modern mimarlık eseri değil. Yalnızca son dönemde yok edilen gözlemleyebildiğim 5-6 önemli yapı var ve yok edilen bu yapıların ortak özellikleri, tahmin edebileceğiniz gibi “süslü” binalar olmamaları. SİT alanı ilan edilmiş olan bir bölgede böyle bir koruma ölçütü mü var mimarlık eserlerini değerlendirmek için diye sorarsanız, evet var. Kapitalist modernleşmenin belli bir aşamasında, piyasa koşullarında gerçekleştirilmiş (ve tıpkı bir kalıptan çıkma gibi tekrarlanan) kültür mirası yapıların restorasyon adı altında taklitleri inşa edilirken, bu tür modern mimarlık eserleri kolayca yok edilebiliyor. Bu yapıların diğer ortak özellikleri ise içinde yer aldıkları bağlamla ilişki kurmaları, bir yüzyıl önce başlayan kapitalist modernleşme sürecinin güzellik anlayışını ve mimarlık alanındaki eklektik (seçmeci) anlayışı sorguluyor olmaları, düşünsel çaba ortaya koymaları…

Şehrin tarihiyle ilgili önemli olmalarının sebebi ise bugün üzeri örtülmeye çalışılan bir gelişmeye işaret etmeleri. Evet, Büyükada’daki Motola yapısı eşsizdi ama yalnızca mimari açıdan değil. Cumhuriyet döneminde şehrin nasıl küresel entelektüel ağlarla ilişki içinde olduğunu belgeliyordu ve bu açıdan, hiç şüphesiz neoklasik-eklektik yapılardan, piyasa işi süslenmiş mimari örneklerden çok daha fazla ilginçti. Bu aynı zamanda, sahiplerinin de entelektüel tercihleri konusunda bir fikir veriyordu.

Belediye’de çalışan yetkili bir uzman şöyle diyor: “Biliyorsunuz Adalar’da kültür mirasının özelliği eklektik olmaları. Bu yüzden bir tasarım rehberi yapmanın zor olacağını düşündük.” Tasarım rehberi dedikleri şey bir zamanlar “Güzel Beyoğlu” diye bir proje yapılmıştı, onu çağrıştırıyor. Ama bu uzmanın beklentisi daha farklı olmalı. Ortaçağ’da şehirlerdeki yaygın konut dokusundaki ya da kırsal bölgelerdeki gibi tipolojik bir üretim arıyor olmalı. Bu ortak özellikleri kalıp haline getirip, uygulamaları yönlendirmeyi arzuluyor.

Doğrusunu söylemem gerekirse Büyükada’nın bu eşsiz mimarlık eserini imha edenlerin benim açımdan bir sanat eserini yok edenlerden hiçbir farkları yok.  Enkazı gördüğümde içimden geçen şu oldu: Bu haltı edenler farkında değiller. Adalar’da kültürel miras diye tescil edilen yapıları resimlerle, heykellerle karşılaştırırsak, onlar Paris'teki bir bitpazarında satılan sıradan resimler gibiler. Motola Evi gibi eserler ise ancak müzelerde. Onların değerleri parayla ölçülemiyor çünkü bu tür eserler taklit değil, bir zeka ürünü.

Duyduğuma göre belediye yetkilileri binayı satın alan kişiye “tescilli değil, kolayca yıkabilirsiniz” demiş. Düşünebiliyor musunuz? Elinize çok değerli bir sanat eseri geçiyor. Ama ne kamu tarafı, ne de siz farkında değilsiniz. Yalnızca onun arazisini kullanmak için onu imha ediyorsunuz!    Büyükada’nın önemli kültür mirası örneklerinden biri olan bu yapının yok edilmesine yol açan sürecin nasıl gerçekleştiği ise bu açıdan tam bir ibretlik olay. Önce, tıpkı geçtiğimiz dönemde başka mimari örneklerde olduğu gibi bu eşsiz eserin yok edileceğine dair emareler ortaya çıkıyor: Bina satışa çıkıyor, satın alana kişiyle birtakım yetki sahipleri kapalı bir ilişki kuruyor ve yönlendiriyor. Belki de yapıyı satın alan kişinin yapıyı yıkmak gibi bir niyeti yok ancak karar sürecinde yer alan aktörler arasında, SİT Alanı olan Adalar’da karanlık, tuhaf bir işbirliği gerçekleşiyor.   Ancak öncesi de var: Kent Konseyi’nde, Adalar’daki eşsiz modern mimarlık eserlerinin (Bunlardan en ilginç olan da tam Adalar Belediyesi’nin binasının karşısındaki ilginç, eşi benzeri olmayan bir başka mimarlık örneği yapı) imha edilmesi gündeme getiriliyor ve belediye başkanına “Bunları tescil ettirecek misiniz” diye soruluyor. Belediye başkanı da gayet açık bir şekilde modern mimarlık eserlerinin tescil edilmeyeceğini söylüyor. Yani Adalar’ın geleceğini ilgilendiren önemli bir konuda -bütçenin azlığını gerekçe göstererek- yasayı tanımayacağını, görevini yerine getirmeyeceğini ifade ediyor. Malum, koruma yasasına göre kültür mirası olan yapıların korunmasına teşvik etmek amacıyla emlak vergisi muafiyeti var. Gerçi yetkililerin söylediği doğru, kültür mirası yapıları belediye tescil etmiyor ama zihniyeti göstermesi açısından önemli: Belediye başkanı yasayı tanımayacağını açıkça ilan ediyor ama kimsenin sesi çıkmıyor. 

Kent Konseyi’ne yıkılan bir başka yapı için tekrar taşınılıyor, fotoğraflar ve yazılarla. Konsey’in yasasında belirtildiği gibi “ortak görüş” oluşturması için. (Kent Konseyleri bildiğiniz gibi 1996’da İstanbul’da düzenlenen Birleşmiş Milletler İnsan Yerleşimleri Zirvesi sonrasında gündeme getirilen ve elde edilen bir katılım mekanizması.) Ancak asıl tuhaflık burada oluyor: Dilekçeler ya gündeme alınmıyor ya da çalışma grubunun değerlendirmesine bile sunulmadan kurula gönderiliyor. Kuruldan gelen cevap ise şöyle: “Söz konusu yapıya ait belgelerin iletilmesi...” Oysa başvurulan yapının, kurulda rölöveleri, fotoğrafları bulunuyor. Sanki karşınızda sizinle dalga geçen bir örgütlenme var. Peki, Koruma Kurulu ne yapıyor? Yalnızca önüne gelen projeye olur veya olmaz diye karar verip, görevini yaptığını mı zannediyor? Peki, belediye ne yapıyor? Orada çalışan mimarlar, plancıların bunlar olurken, böyle bir düzen içinde vicdanları nasıl rahat ediyor? İşleyiş oldukça garip: Sorunla kimse ilgilenmiyor. Sanki konuyu gündeme getirmeye, soruna işaret etmeye çalışmak rahatsız edici bir davranış olarak görülüyor. Bu tür ortamlarda asıl sorun meselenin kendisi değil, bu meseleye işaret etmek, çözümleri tartışmaya, konuşmaya çalışmak.

Meselelerin gündeme alınmamasının nedeni belki erk ve çevresinde kurumlaşmış paternalist kamu düzenini, yani “ahbap-çavuş” ilişkilerini rahatsız ediyor oluşu. Hiç kuşkusuz erk sahipleri bu tür lüzumsuz konuları gündeme getirmeye, tartışmaya çalışanlar hakkında “şurada rahat rahat işimizi görecekken lüzumsuz işlerle bizim başımızı ağrıtıyor” diye düşünüyorlar. Bu yüzden, bu tür ortamlarda herkes her şeyi biliyor ama konuşmuyor.   Otoriter yönetimler, onlarla ahbap-çavuş ilişkileri geliştiren çıkar çevreleri otomatik olarak entelektüel üretimden hiç hoşlanmıyorlar. Belki de soru şöyle sorulmalı: Erk etrafında yuvalanan çıkar grupları modernlikten neden nefret ediyorlar? Modern mimarlıktan nefretin nedenleri ne olabilir?

Tekrar soralım: Neydi 2. Dünya Savaşı öncesinde oluşan diktatörlük rejimlerinde sanattan, mimarlıktan nefret edilmesini sağlayan? Neden diktatörler banallikten, süslü taklit binalardan,  süslü resimlerden hoşlanıyorlardı? Bugünkü modernlik nefretinin bununla bir benzerliği olabilir mi?

Bugün de bu soruyu sormak zorundayız: Modernliğin bozulmasını getiren koşulları yalnızca niyetlerle, tercihlerle açıklayabilir miyiz? Bunu herhalde diktatörlerin ya da onlarla birlikte erki kullananların zevksiz olmasıyla açıklayamayız. Belki de sorun yalnızca kamu sistemini kullanma biçimlerinde aranabilir.

Modernlik karşıtı hareketin, tipik bir imtiyaz elde etme hareketine yaslandığını tespit etmek gerekiyor. Modernliğe karşı örgütlenen bu ahbap-çavuş ilişkilerinin temel özelliği ise bu kişilerin hem kamu gücünü elinde bulundurmaları, hem de özel işlerini takip etmeleri. Şöyle bir futbol maçı düşünün: Takımların kaptanlarından biri aynı zamanda hakemlik görevi yapıyor. Maçın ne zaman, nerede olacağına, kimin kazanacağına kendisi karar veriyor. Bir bakıma skorları görüyor izleyiciler. Maçın kendisi, süreç tamamen karanlıkta kalıyor.

Neoliberal şehircilik düzeninde ideoloji süreci değil, sonucu öne çıkaran bir işlev görüyor. Toplumu tasarlama düşleri krizlerle karşılaşsa da arka planda bu patronaj sisteminin meşrulaştırılmasını sağlıyor. Böylece modernlik karşıtlığı, bunun teorisi aynı zamanda bir soylulaştırma praksisi halini alıyor.  

Bu nedenle gerçekleştirilen müdahaleleri, yıkımları yalnızca rantla, kötü niyetle açıklamaktan öteye geçmeliyiz. Sonuçta iktidar ağları taraf olmaktan, karşıtlık içinde sorunları çözmeye çalışmaktan çok daha karmaşıktır. Bunun yalnızca bir tercih, bir kişi ya da bir topluluk üzerinden okunması, tutarlı bir anlatıya indirgenmesi anlaşılmasını engeller ve çözümlerin geliştirilmesine zarar verir. Başka bir deyişle iktidarı bir kötülük üzerinden okumak, onun karşısındakileri zayıf  duruma düşürebilir. Bu yüzden hem modern olanı, hem de onun karşısındaki bu ahbap-çavuş ilişkileri düzenini artık bu praksisler üzerinden okumak zorundayız.

Türkiye’deki kamusal alandaki işler, hepimiz biliyoruz, rekabet ortamında gerçekleşmiyor. Bu da normal karşılanıyor. Projelerin, araştırmaların, kamusal kararların içeriğini oluşturan entelektüel üretimin bir rekabet ortamında gerçekleştiğini kim söyleyebilir? Konuya mimarlık ve tasarım açısından bakarsak, profesyonelliğin (gösterilmek istendiği gibi) erk karşısında pasif bir rolde olmadığı görülüyor.

Çünkü modernlik bir stil değil, bir sorgulama işlevidir. Gerçeklikle çok yönlü bir ilişki kurma çabasıdır. Bu yüzden işaretsizleştirilenleri, karar sürecinden dışlananları temsil etmez. Ama tersini yapar: Ya entelektüellerin gücünü, ayrıcalıklarını temsil eder ya da temsil alanın dışında kalanları, gözden uzak tutulanları göstermeye çalışır. Bu nedenle “modern olan bir stil problematiği içermez” dedim. Peki, nedir öyleyse? Modern olan, sürecin özgürleşmesidir. Erkin her türlü müdahalesinin, her türlü uygulamasının özgürlükleri geliştirerek ve sürekli keşfetme çabasıyla kamusal bir nitelik üretecek biçimde kurgulanmasıdır.
 

NOT
Europalia etkinlikleri vesilesiyle Antwerp'e gittiğimizin ikinci günü belediye başkanı bize küçük bir sürpriz yapmıştı. Le Corbusier’nin bir sanatçı için tasarlamış olduğu evi (Maison Guette) gezdirmişti. Evde zannedersem ikinci kuşak sahipleri oturuyordu. Bu kişilerden bizim için randevu alınmıştı. Kapıyı açtıklarında gözlerinden okunan heyecanı dün gibi hatırlıyorum. Evlerini gezdirmekten büyük bir onur duydukları belliydi. Gezdirirken ayrıntılı olarak evi nasıl koruduklarını anlattılar. Kalorifer boyalarının bile analizini yaptırıp, ona göre ve aynı renkleri kullanarak bakımını yapıyorlardı. Kullanılan aydınlatma araçlarından mutfak gereçlerine kadar her şey sanki Le Corbusier’nin onlara miras bıraktığı şekliyle duruyor ve korunuyordu. Nasıl bir müzede bir resim restore edilir, bakılırsa öyle. Evin özel bir mülkiyet olduğunu tekrar söylememe bilmem gerek var mı?

Etiketler:

İlgili İçerikler: