Ofis Yapılanması ve Sanayi Yapıları

AYDAN VOLKAN SAİT ALİ KÖKNAR

Tefrikamızın bu bölümünde 45 yılı aşan büronun yönetim ve çalışma biçiminden bahseden Doğan Tekeli, mesleki üretimlerinde önemli yere sahip sanayi yapılarıyla ilk karşılaşmalarını ve zamanın ötesine geçmiş yapısal çözümlerle ilgili deneyimlerini paylaştı.

Aydan Volkan: Sizi ve ortaklıklarınızı izlediğimizde, iki kırılma ya da dönüşüm noktası gördük. İlki Sİ-TE Mimarlık’tan Tekeli – Sisa Mimarlık’a geçiş süreci; ikincisi ise 2004 yılında, iki ortak ile kurulan ofisinize sizinle çok uzun yıllardır çalışan iş arkadaşlarınız Dilgün Saklar, Mehmet Emin Çakırkaya ve Sami Sisa’nın oğlu Nedim Sisa’nın ortak oluşu. Bu konu hakkında neler söylemek istersiniz? Böyle bir devamlılık en başından kurgulanmış mıydı?
Doğan Tekeli: Belki, büronun uzun yaşamında daha fazla kırılma noktaları vardır. İlki; Sİ-TE Doğan Tekeli-Sami Sisa kolektif şirketinin kuruluşundan yaklaşık bir buçuk, iki yıl sonra, Metin Hepgüler’in kolektif şirkete katılması, Sİ-TE’nin 1965 yılına kadar üç ortaklı olarak yaşamını sürdürmesidir. Metin Hepgüler ile ortaklığımız, ayrılışımız ve bunların hikayesi, uzun bir bölüm teşkil eder. Bu konuda, ayrılışımızdan yaklaşık kırk yıl sonra Metin Hepgüler’in, Arkitera platformunda yayınlanmış uzun bir yazısı ve benim ona yazdığım, yine aynı yerde yayınlanmış kısa bir cevabım var. Belki, bu yazılar bir fikir verebilir.

1966’da, Metin Hepgüler ile ayrılışımızın ardından, biz Sami ile yeni bir kuruluş oluşturduğumuzda artık Sİ-TE adını kullanmadan “Doğan Tekeli-Sami Sisa Mimarlık Limitet Şirketi”ni kurduk. Bu şirket, sanırım bu isimle 1996 yılına kadar hizmet verdi. O zaman yaşlarımızın ilerlediğini, herhangi birimizin vefatı halinde limitet şirketin tasfiyesinin zor olacağını düşünüp, neredeyse beş yıl süren bürokratik bir süreçten sonra şirketi; “Doğan Tekeli-Sami Sisa Mimarlık Ortaklığı” haline dönüştürebilmiştik.

Edirne Kağıt Fabrikası, 1976
Edirne Kağıt Fabrikası, 1975
Prefabrike yüksek kolonların montajı
Chrysler Fabrikası

2000 yılının sonuna doğru, 13 Aralık’ta Sami Bey’in beklenmeyen vefatının ardından, büroyu aynı isimle bir süre yönetmek zorunda kaldım. Aslında limitet şirketin tasfiyesinden sonra kurduğumuz ortaklığa, bürodan genç arkadaşlarımızın da belirli hisselerle katılmaları, bizden sonra onların görevi devralarak büroyu yaşatmaları yönünde bir düşüncem vardı. Ne var ki Sami Bey, mimarlığın kişisel bir meslek olduğunu, yeni ortakların bizim gibi başarılı olamayabileceklerini söylüyor ve bu düşünceye karşı çıkıyordu. Sami Bey’in vefatının ardından bir süre, büro yönetiminde yalnız kaldım ve 2004’te, söylediğiniz gibi, o sırada büroda çalışmakta olan Nedim Sisa’yı, eski arkadaşlarımız Dilgün’ü ve Mehmet’i, büro yönetiminde belirli hisselerle, ortaklığa davet ettim. Kabul ettiler. Bir süre de böyle çalıştıktan sonra, aynı isim altında dördümüz, eşit hisseli olarak büroyu sürdürdük.

Sait Ali Köknar: Ofis içi yapılanmanız da böylesi bir devamlılığın üretilmesine katkı sağlamış olsa gerek. Resmi ilişkiler kadar sosyal ilişkiler de böylesi durumlarda belirleyici olur. Örneğin ofiste yemek piştiğini biliyoruz. Bu ve bunun gibi yöntemlerle iş arkadaşlarınız arasındaki sosyal ilişkilerin büroya nasıl katkıda bulunduğunu düşünüyorsunuz?
DT: Kuruluşumuzdan neredeyse Sami Bey’in vefatına kadar net bir yapılanma şemamız olduğu söylenemez. Büro, her ne kadar dışarıdan kurumlaşmış bir yapı olarak görülüyor, öyle olduğu yazılıyor ise de, büro işleyişi açısından kurumsallaştığımız söylenebilir miydi, bilmiyorum. Bizde yönetim kurulu, genel müdür, bölümler, müdürler, muhasebe, personel sorumluları yoktu. Büro, 1954 yılından itibaren olayların zorlamasıyla ilk birkaç yılda, Sami’yle benden başka yaklaşık, mimar olarak sekiz çalışanı, bir de devamlı sekreteri olan bir yapı halinde, 2000 yılına kadar gelmiştir. Elbette, haftada bir gelip giden bir muhasebecimiz ve başımız sıkıştıkça danıştığımız bir avukatımız da vardı. Gene de büroda bir iş bölümünün varlığından söz edilebilir.

Yaklaşık elli yıl içinde bir iki olayın dışında, bir iş alma faaliyeti yani pazarlama çalışması yapmadık. Bizim pazarlamamız, proje yarışmalarını kovalamakla sınırlı kaldı. Az sayıdaki özel iş anlaşması görüşmelerimizi çoğunlukla birlikte gerçekleştirirdik. Tasarım çalışmaları, Sami’yle beraber ve eklene eklene yapılırdı. Sonra, sekiz kişilik kadroda kimin eli boşsa, onunla çalışmaya devam edilir, artık ya Sami’nin, ya benim sorumluluğumda tamamlanırdı. Bu aşamada bile neredeyse her gün aramızda görüş alışverişi sürerdi. Büro elemanları arasında ilk 15-20 yıl neredeyse hiç hiyerarşik bir farklılaşma yoktu. Bu, zamanla oluştu. Bizimle uzun süre çalışan arkadaşlarımızın, deneyimleri arttıkça maaşları da, sorumlulukları da artar ama proje yöneticisi, müdür vb. belli bir farklılıkları olmazdı. İşlerle ilgili dış ilişkileri mutlaka ikimizden biri yürütürdü. Önemli durumlarda ya da krizli hallerde büroyu, ikimiz birden temsil ederdik.

Büro, Hidivyal Palas’ta,1959; Tekeli, Sisa, Hepgüler, Erol Kurt, Özcan Ayyıldız ve Sekreter Sevim Çuhadaroğlu
Büro Belveder Apartmanı’nda, 1995

Kanımca büronun uzun süre yaşayabilmesinin gerçek nedeni, ikimizin de devamlı ve yüksek sorumluluk bilinciyle çalışmamız. Bürodan hemen hemen hiç uzaklaşmazdık. Her soruya, her isteğe mutlaka ve zamanında cevap verilirdi. Düzenli korumaya çalıştığımız arşivimizle, bir inşaatla ilgili olarak 20-30 yıl sonra da bir soru sorulmuş olsa mutlaka cevap vermişizdir. Bu niteliklerin, bizimle bir defa iş yapmış olan işverenimizin, bizi yeniden aramasında da etkili olduğunu düşünürüm.

Diğer işlere gelince; para işlerini, gelir ve gider dengesini Sami dikkatle takip ederdi, ben de yazışmaları yürütürdüm. Kitaplığın sorumlusu da bendim. Hangi yapının, hangi dergide ya da kitapta yayınlandığını hemen bulur, çıkarırdım. Sekiz masada elle yapılan çizimleri, hemen hemen her an görüp, izleyebilirdik.

Büroda, işveren-çalışan farklılaşmasından çok, birlikte bir iş başarmaya çalışan bir grubun psikolojisi içinde olmayı amaçlar, öyle de davranırdık. Ama bizim bu amacımız, ne kadar gerçekleşiyordu? Onu biraz da eski arkadaşlarımıza sormak gerekir diye düşünüyorum. Çok seyrek de olsa her yaz topluca tekne gezilerimiz, birlikte yüzmemiz, yılda bir-iki kez toplu yemeğimiz mutlaka olurdu. Ama ben, gerek bunların gerek büroda yemek yapılmasının büronun devamlılığına önemli bir katkı sağladığını sanmıyorum.

1975’te, Belveder Apartmanı’na taşındıktan sonra, ülkede çalışma yaşamının koşullarına göre öğle yemeklerini vermeye ve yemeği büroda birlikte yemeye başlamıştık. Yemek, herkesin isteği tespit edilerek, çevrede bolca bulunan küçük restoranlardan getirtiliyordu. Uzunca bir süre böyle devam ettik. Ancak bu iş giderek ciddi bir soruna dönüştü: “Benim yemeğim gelmemiş, bir yemek eksik gelmiş, bu yemek iyi pişmemiş” gibi şikayetler gittikçe arttı. Bu sırada, Sami’nin tanıdığı, evlerde yemek yapan bir aşçı bulundu. Onun varlığı, yemeklerin büroda hazırlanması fikrini gündeme getirdi. Sonunda öyle de yaptık. Aslında apartman dairesi olan büronun mutfağı, biraz düzenlendi ve aşçımız işe başladı. Yani büroda yemek hazırlanması, programlanmış bir konu değildi ama bir rahatlık sağladı, doğal karşılandı. Bize yapılan iş müracaatlarında, hiçbir zaman büronun bir avantajı olarak da algılanmadı. Önemli olan, ele geçecek net maaşın tutarıydı.

Asıl, bizim büroda olan başka bir şey vardı: En başından beri çalışanlarla çok yakın olduk, arkadaş gibi. Galiba arkadaşlarımız, bizim deneyim farkımızı çoğunlukla kabul ediyorlardı.

Sisa, Tekeli ve Özcan Ayyıldız

SAK: Sayının artmasıyla birlikte kaçınılmaz.
DT: Evet, kaçınılmaz oluyor. Ancak kimseye; “şunu yanlış yapmışsın” veyahut işverene yanlış bir pafta gittiğinde “çocuklar yapmış” demedik hiç. “Affedersiniz, biz görmemişiz” dedik. Her şey bizim elimizden çıkardı ve kimseye kusur bulmaz, suçlamazdık. Hele masada çizim yapılırken, ben de Emin Bey’in masaları dolaştığı gibi dolaşırdım. Her çizileni görürdüm, gerekirse jiletle aydınger kazınırdı. Bunun getirdiği bir yakınlık. Buna rağmen 1977-78 yıllarında Türkiye’de sosyalizmin canlandığı, sağ-sol kavgasının olduğu zamanlarda bizde de gerginlikler oldu. Büroya geliyordum sabah, dört-beş kişi birinin masasında fısır fısır konuşuyorlar, belli ki bir kazan kaynıyor.

AV: 1954’ten bugüne, bazı istisnalar dışında, ofisin mimarlık dilinde bir süreklilik izlenebiliyor. Bunu, sizden sonraki kuşağa aktarabildiğinizi düşünüyor musunuz?
DT: Büronun mimarlık dilinde, özellikle bir tutarlılık, bir devamlılık aradığımız söylenemez. Ancak mimarlık anlayışımız, belki hayat görüşümüz, kim bilir belki yaratıcılık yeteneğimizin sınırlı oluşu nedeniyle -ama bence çok defa anlattığım ve “tümevarım” diye adlandırdığım tasarım yöntemimizden dolayı- yapılarımızda bir süreklilik oluşuyor. Gerçekte biz, her yapıyı yeniden başlayan bir serüven olarak algılıyor, her zaman da yeni ve farklı bir şey yapmayı amaçlıyorduk. Bizim yapılarımızda var olduğunu söylediğiniz sürekliliğin, çok değerli Sedat Hakkı Bey’in yapılarındaki süreklilikten çok farklı görülmesi gerektiğini belirtmeliyim.

Büronun, pek çok yapısında sezilebilen mimarlık anlayışının, bizden sonraki kuşağa aktarılabildiğini sanmıyorum. Aslında, bizim modernist öğretinin ilkelerinden ve çok inandırıcı gelen etik anlayışından kaynaklandığını düşündüğümüz mimarlık dilimizin, bizden sonraki kuşakların gözünde “tutucu, eski” gibi algılandığını seziyorum. Elbette her kuşak, kendisinden önceki kuşaklardan bir ölçüde etkilenecek ama kendi dilini yaratacaktır.

Bunu, 70’li yıllarda Amerika, Boston’da ziyaret etme fırsatını bulduğum Walter Gropius’un bürosunda görmüştüm. Gropius vefat edeli çok olmamıştı. Ortakları “TAC” adı altında, büroyu yönetiyorlardı. Gropius’un çalışma odası korunuyordu. Ama büronun duvarları, Gropius’un modernlik anlayışını çoktan terk etmiş postmodern yapı fotoğrafları doluydu. Sordum: “Hoca bunları görse, ne derdi?” Cevapladılar: “Mr. Tekeli, biz hocanın bürosunu olduğu gibi koruyoruz.” Sonra, giriş holünün bir yanındaki genişçe odanın kapısı açıldı. İçeride yarısı boşalmış, tozlu kitap rafları, tozlu bir masa, dağınık koltuklar, sandalyeler vardı.

SAK: Sizin uzun yıllar boyunca sanayi yapıları tecrübeniz oldu? Bunun başlangıcı neye dayanıyor?
DT: Hikaye, Chrysler şirketinin 1963 yılında Türkiye’de bir kamyon fabrikası inşa etmek kararıyla başladı. İsviçre’deki bürosu, Chrysler’in yabancı ülkedeki yatırımlarını yönetiyordu. Türkiye’ye gelmişler, Mimarlar Odası’na müracaat etmişle; büro arıyorlar. Oda, 61 isim vermiş o zaman büro diye. Bunlar da 61 ismi almış, teker teker ziyaret etmişler. Çoğunda büro yok; bir hanım açıyor telefonu, mimarın annesi. Kendisi nerede? Belediyede çalışıyor. E bürosu? Yatak odası, burada çalışıyor, bürosu bu. 61 ismi sile sile, sekiz tane kalmış büro denebilecek. Bu 1963’te oluyor.

AV: Kimdir o sekiz büro aklınızda mı?
DT: Muhtemelen İMA, Kadri Eroğan, Melih Birsel-Haluk Baysal vardı, diğerlerini pek hatırlayamıyorum ama bu sekiz ekiple de mülakat yaptılar, Kadri Eroğan ile bizi seçtiler son ikiye, Chrysler’i verecekler. Kadri Eroğan Amerika’da okumuş, Richard Neutra’nın yanında çalışmış, İngilizcesi mükemmel… Bizim de çat pat İngilizcemiz. Bizim büro daha evvel kazandığımız konkurlar dolayısıyla sekiz çalışanı olan, sekreteri, yardımcısıyla daha bir büroya benziyor. Bizimkine yakın da Kadri Eroğan’ın bürosu.

SAK: O sekiz ofisin içinden size verildi Chrysler.
DT: Evet. Ve onu yaptığımız için sanayi yapısı yapan tek mimarlık bürosu olduk uzun yıllar Türkiye’de. 20 kadar sanayi yapısı; en büyükleri Bursa’daki Oyak Renault ve Lassa, birkaç tekstil fabrikası… Her birine bir düşünce katmaya çalıştık. Mesela Yalova’daki iplik fabrikasında prefabrike kirişleri, açıklık geçen kirişleri U şeklinde yaparak, aynı zamanda havalandırma kanalı olarak kullandık. Daha evvel tekstil fabrikalarında çatı içinden, makasın içinden havalandırma kanalları geçerdi, onların üstünde toz toplanmasın diye altına mutlaka asma tavan yapılır, yatay yapı elemanı kalmasın, üstünde elyaf birikmesin istenirdi. Elyaf birikirse doğal olarak yangın tehlikesi artardı. Bizim o yapıda önerdiğimiz çözüm, toz birikecek yatay yüzey bırakmıyordu. U kirişler, hem taşıyıcı, hem de havalandırma kanalı oluyordu. Böylece ekonomi sağlanıyor, bakım ihtiyacı azalıyordu.

SAK: Modern terimle inovatif.
DT: Buna benzer bir katkı şudur: Üçgen çelik makası. İlk defa biz kullandık Türkiye’de; Oyak-Renault fabrikası ile prefabrike kolonlar, aynı zamanda oluk olan kirişler. Bunlar standart prefabrike elemanlar değildi, biz tasarlardık.

AV: Bugün birtakım üreticilere standartların dışında bir şey ürettirmeye çalışmak gerçekten deveye hendek atlatmak gibi zor. O dönemlerde de aynı mıydı? Olmayan durumu onlara yaptırmakta nasıl bir ikna süreci geçiriyordunuz?
DT: Aynıydı. Edirne’de bir kağıt fabrikası yaptık, 18 metre yükseklikte kolonları var. Bunları tek başına dökmeniz, 18 metre kalıp yapıp dökmeniz zor. Prefabrike yaptık kolonları, o zamanın müteahhidine bunu anlatmakta sıkıntı çektik. Ama müteahhidimiz Gök İnşaat, (sahibi Altan Gökçek) ikna oldu. Bozüyük yakınlarında bir prefabrikasyon tesisi kurdu ve yıllarca prefabrikasyon konusunda liderlerden biri oldu.

SAK: Gök İnşaat’ın ilk işi sizinle yani?
DT: Evet, bugünün koca ENKA’sı. Bizim, Chrysler fabrikasının müteahhidiydi ilk başta.

Oyak-Renault Otomobil Fabrikası
Oyak-Renault Otomobil Fabrikası
Oyak-Renault Otomobil Fabrikası

SAK: Chrysler International ile çalışırken, uluslararası iş yapan bir firmayla çalışan yerel ofis oldunuz. Onların işi yürütme sürecinden, evrak yönetme yöntemlerinden öğrendiniz mi? Onların prosedürlerinden, numaralı evraklarından?
DT: Hayır, biz onlara öğrettik. Çünkü buradaki temsilcileri, ustabaşı seviyesinde insanlardı. Sık sık kavga ettiğimiz olmuştur. Projelerde de öyle sistemli bir numaralama yoktu o zamanlar. Biz nasıl numaralamışsak o şekilde kullanılmıştı projeler. Sonradan çıktı numaralama sistemi vs. 1972-73’te, Oyak-Renault Fabrikası projelerini de kendi bildiğimiz gibi yapıyorduk. Aslında, o inşaatın bugünkü anlamda proje ve inşaat yönetimini de kendi yöntemlerimizle ve mesleki kontrol ücreti ile gerçekleştirmişizdir.

SAK: Renault’un dünyanın çeşitli yerlerinde fabrika yaptırmışlığı var, o bilgi birikimini size getirmiş olması beklenir ama öyle olmadı.
DT: Şöyle oldu; Renault, yapının içindeki yerleşimi veriyor yani “burada bir kaynak makinesi asılacak tavana, burada bir boya çukuru olacak” gibi otomobil üretimiyle ilgili bilgileri veriyor. Renault’yu yaparken bizden istenen, 20 metre açıklıklı bir çatının çözümüydü. Üçgen kirişleri, tali makas gibi kullanmayı önerdik, ana makaslar taşıyıcı olsun, aralarına daha sık ışıklık koyalım, böylece de aydınlatma seviyesi yükselsin ve homojen olsun, ayrıca çok sık asma noktaları sağlansın. Bu sayede siz de istediğiniz yere kaynak makinesi, tesisat asabilirsiniz dedik, bunun tartışmasını çok yaptık. Buraya gelen Fransızlar, bunu kabul etmediler ama Fransız genel müdür anlayışlı, çağdaş düşünceliydi. Kendisi de aslında otomobil yarışçısıymış. Bana yakınlık gösterirdi. Bizim önerimizi, Renault’nun Fransa’daki teknik bürosuna gönderdi. 800 kişilik bir mühendislik bürosuymuş. Önerdiğimiz sistemi kabul ettiler ve uyguladık. Bazı kolonları biraz yükselterek, çatı eğimini kendiliğinden verdik. Sonradan bu sistemi görerek benzerini uygulamak isteyen meslektaşlarımız, kolonlar aracılığıyla eğim verildiğini bilmedikleri için; “yahu bu çatının suyunu nasıl akıtacağız?” deyip, üste eğimi sağlayacak ilave bir sürü strüktür eklediler.

SAK: Bu kirişler yere paralel değil, eğikler.
DT: Ana makaslar yüzde yarım eğimli, üçgen makaslar yere paraleldi. O zamanki çelik taşeronu, 20 metre açıklıktaki üçgen makası yerde oluşturuyor, sonra iki ucundan yüksekçe iki sehpaya oturtuyor, o sehpa üzerinde şiş gibi çevire çevire altlarda, yanlarda kalan düğüm noktalarını kaynatıyordu. Ondan sonra bu üçgen makas, vinçle yukarı çekilerek ana makaslara oturtuluyordu. Bu sistem, her yönde dört metrede bir, 500 kilo asabilecek düğüm noktaları sağlıyordu. İkincil bir strüktür gerekmiyordu. Birçok fabrikada, iki boyutlu kiriş ve aşıklarla oluşturulan çatı, ayrıca tesisatı ve ekipmanı asacak ikincil bir strüktür gerektiriyordu. Şunu demek istiyorum: Biz her sanayi yapımızda, kendimize göre yeni bir şey bulmaya çalıştık. Mesela tül perde fabrikası yaptık, Bomonti’de. Orada da çift kirişler, U biçiminde kolonlar kullandık. Bunların ara boşlukları, havalandırma kanalları oldu. Ayrıca sac kanalların boyanması, bakımı, çürüme tehlikesi ortadan kalkmış oldu. Alt kapağı alçıpan yahut sactır. Onun içinden geçiyor, bakım da oradan yapılıyor.

SAK: Bir daha kanal geçirmiyorsunuz, onun kendisini kanal olarak kullanıyorsunuz.
DT: Biz buna; “tesisatın, elektriğin, statiğin, mimari içinde entegrasyonu” diyoruz. Biz sanayi yapılarımızda, Chrysler’den başlayarak her birinde bir gelişme, bir yenilik sağlamaya çalıştık. Mesela Chrysler binası geldiğinde, bizden istenen oldukça geniş açıklıklı basit bir şet yapıydı. Çok geniş aralıklarla çatıdan gelen ışık, yetersizdi; yapı içinde karanlık bölgeler bırakıyordu. Bunun yerine aynı açıklıkta iki şet sağlayabileceğimizi, bunun için o yönde farklı bir makas kiriş kullanılabileceğini düşündük. Bu öneri, işveren tarafından kabul edildiği halde statiker (yapı mühendisi) arkadaşımızı ikna etmek hayli zamanımızı aldı.

SAK: Tabi o zaman için çılgın bir fikir. Ortasından zayıflamış bir kiriş aslında, çözmek istememiş olsa gerek.
DT: Sonra kabullendi, yapıldı ve sonuç ortada. İkinci yapımızda, Gebze’deki oluklu mukavva fabrikasında; prefabrike betonarme kolonlar, kirişler, oluklar ve çelik çatı kullandık. Çelik çatıda da aydınlığı artırmak, çatıyı hafifletmek amacıyla başka tür bir çatı formu düşündük.

SAK: Buradaki beton kiriş aynı zamanda yağmur oluğu, daha sonraki yıllardaki kullanımından, kaçaklardan, kirişin çürümesinden dolayı sorun yaşandı mı?
DT: Hiçbir sorun yok. Bir tek, Edirne’deki kağıt fabrikasında sorun çıktı. Çatıda, 5 cm kalınlığında prefabrike pi plakları vardı; bunlar kırk beş yılda çürümüş, beton korozyona uğramış. Neden olmuş ama? Binanın içinde, nem seviyesini kontrol eden, düşüren bir havalandırma tesisatı vardı; yapıldığından beri, kırk beş yıldır bu tesisat, hiç kullanılmamış. Yapı içinde devamlı kalan yüksek rutubet, plakları çürütmüş. Yapının bugünkü sahipleri bize geldiklerinde konuyu biliyorlar ve kendi kabahatleri olduğunu kabul ediyorlardı. Ne var ki, gelmeden önce ilk yapı sahibine teslim ettiğimiz tüm proje hesap ve detaylara ulaşmış ve bir yabancı mühendislik şirketine denetlenmek üzere göndermişler. Anlaşıldığına göre inceleyen şirket, kırk beş yıl önceki koşullara göre bizim projelerde bir kusur bulamamış. O nedenle bize geldiklerinde, yarı mahcup bir halleri vardı. Yeni mal sahibi olan Amerikan şirketi, yapının restorasyon işini Teknik Üniversite’den istemiş, müellif olarak da bana bilgi veriyorlar ve muvafakatimi istiyorlardı.

SAK: “İlk yarışmalarda 16 pafta çizerdik, 300 bin lira verirlerdi iyi paraydı, mimarlıktan para kazanılıyormuş” demiştiniz. Sonra başka bir tarafta, “tüm proje bedeline toplamda 65 bin lira verdiler, maket bile yaptırmaz bir durum” dediniz. Sizin başladığınız günlerde projeye daha iyi bedeller ödeniyordu da sonra mı olumsuzlaştı? Yoksa bir dönem miydi?
DT: İlk anekdot 1957’den, ikincisi 1967’den. Aradaki on senede çok şey oldu. Birincisi, biz geliştik; anlatmak istediğimizi, daha çok paftayla ve detayla anlatmak ister olduk. İkincisi ise; yapı malzemesinde ve teknolojisinde gelişmeler oldu. Daha çok detay çözülmesi gerekti. Mesela 1957’de, merdiven detayı çizilmeyebilirdi. Kalfa, 1/50 ölçekli projeye ve betonarmeye bakarak merdiveni inşa ederdi. Mimarlık ücretleri, yapı maliyetlerinin yüzdesi olarak aynı kaldı ama devlet, 1957’de yapının gerçek maliyetine yakın bir maliyet üstünden yüzde hesaplarken, 1967’de yapı maliyeti olarak gerçeğin çok altında nominal değerler kabul ederek, artan hizmete karşı mimarlık ücretini düşürmüş oluyordu. Mesela bir opera binasının metrekare maliyeti 800 lira olarak kabul ediliyordu. Bu, gerçek maliyetin üçte biriyle yarısı arasındaydı.

AV: Bugün de aynı. Bayındırlık birim fiyatı dediklerimiz, esasen olmaz hesaplar. Güncel olarak devam ediyor.
DT: 1953-54 ile 1962-63 arası Bayındırlık Bakanlığı’nda, Orhan Asaş ile Adnan Kocaaslan gibi iki başarılı yönetici vardı, mimarlık mesleğini ciddiye alıyorlardı. Yarışma şartnamesini, jürileri, ücret tarifesini onlar çıkarmışlardı. 1960 ihtilalinden bir süre sonra tasfiye edildiler. Yerlerine mühendisler geldi. Bu mühendislerden, Yapı İmar İşleri’nin başına gelenin adı Abidin Daver Kıymaz’dı. “Ben mimarlara mesleki kontrollük verdirmem; iş yok, güç yok, gelip bakıp dünyanın parasını alıyorlar, otomobil alıyorlar, ben mimarlara araba aldırtacak adam değilim!” diyormuş. Hareket noktası buydu yani. Bizim o sırada kazandığımız birçok yapıda, mesleki kontrolü vermedi. Hatta bir tanesinde dava ettik. Hakim “Devletin tahsisatı yokmuş, vermemiş, ne yapalım?” dedi. Yahu şartnamede yazıyor, verecek! Hakim de devlet taraftarı.

Etiketler:

İlgili İçerikler: