Ofisin İlk Yılları

AYDAN VOLKAN SAİT ALİ KÖKNAR

Doğan Tekeli tefrikamıza Sami Sisa ile kurdukları mimarlık ofisinin başlangıcı ile devam ediyoruz. Bu sayıda Tekeli, Sami Sisa ile 46 yıllık ortaklıklarını nasıl sürdürdüklerini ve 1950 ile 1960'lardaki mimarlık yapma ve düşünme biçimlerini paylaşıyor.

Aydan Volkan: 1952 yılında İTÜ’den mezun oluyorsunuz ve 1954 yılında okuldan arkadaşınız Sami Sisa ile Sİ-TE Mimarlık’ı kuruyorsunuz. İki yıllık bir deneyimle ofis kurma cesaretini kendinizde nasıl buldunuz?
Doğan Tekeli: 1952 yılı Kasım’ından 1954 yılı Mayıs sonuna kadar, 18 ay yedek subay olarak askerlik görevindeydim. Bu dönemin, ilk altı ayında Sami’yle beraber, İstihkam Yedek Subay Okulu’nda birlikteydik. Mimarlık Fakültesi’nde aynı sınıfta olduğumuz halde, yakın arkadaşlarımdan olmayan rahmetli Sami Sisa’yla, bu altı aylık dönemde yakın arkadaş olmuştuk. Gene bu dönemde, Sami’ye gelen bir fabrika inşaatı işini birlikte yapma teklifi almıştım. Bu iş devam ediyordu. Askerlik görevimiz biter bitmez, elimizde zaten bizi bekleyen küçük bir işimiz vardı, bizi geçindirmeye yetecek gibiydi. Ayrıca o dönem mimarlık bürosu kurmak, bugünkü kadar külfetli bir iş değildi. İki odalı bir büro, bir odası benim yatak odam, yaklaşık 16 metrekarelik bir odada sadece iki masayla bizim büromuz oldu. Ekipman olarak, bir T cetveli, bir gönye ve kalemler, yeterliydi. 1954 yılında, zaten bugünkü anlamda birkaç mimar yardımcısı olan büroların sayısı iki ya da üçtü. Bunlar da, biri ünlü İMA, biri Kadri Eroğan’ın bürosu, biri de belki Melih Birsel-Haluk Baysal büroları olmalı. Çağın sözünü ettiğim koşulları dikkate alınırsa bir mimarlık ofisi kurmanın, büyük bir cesaret gerektirmeyeceği anlaşılacaktır.

Diğer yandan, hatırlanmalıdır ki ben, üçüncü sınıfta başka arkadaşlarla beraber, İzmir Merkez Bankası proje yarışmasında birincilik ödülü kazanmış ve uygulama projelerini yapmış bulunuyordum. Bu bakımdan da, bir miktar cesaret sahibi olmuş olmam, düşünülebilir.

AV: Nicelikten değil de kurumsal nitelikten bahsetmek istiyorum. Sami Sisa’nın ve şahsınızın kişiliği ötesinde, Doğan Tekeli-Sami Sisa denilen kurumsal yapıdan, bir mimarlık yapma şeklinden bahseder olduk. O mimarlık yapma şekliniz üzerine, bizim bilemeyeceğimiz, sizin söyleyebileceğiniz bir şey var mı? İki kişi nasıl olur da kendilerinden bağımsız, bir kurum olarak var olurlar?
DT: Efendim, büroyu 25-26 yaşlarında kurduk ve ben 30 yaşında evlendim. Bu altı sene, neredeyse 24 saat bürodaydım ben. Gece gündüz çalışıyor, bir telefon gelirse mutlaka cevap veriyordum. 20 sene tatil yapmadım, o kavramı bilmiyordum. Sami bir kere zorla götürmüştü tatile. İlk zamanlar bürodayız, ya bir iş gelirse? Kim haber verecek? Sekreter yok, kimse yok. Ya bir iş gelirse de kaçırırsak diye ya da bir iş varsa aman bitirelim bir an evvel diye, hep bürodaydım. Ankara’ya giderdik, sabah 8 uçağıyla dönerdik; ben 9’da büroya gelir, ne yapıp edildiğine bakıp da anlamadan eve gitmezdim. Böyle bir hayat yaşadık ve herkesin her sorusu mutlaka cevap alırdı. Bir ara bir Amerikan üniversitesinin ödeneğiyle gerçekleştirilmekte olan, mimarlık ofisi yönetimiyle ilgili bir araştırma için büroya gelmişlerdi: “Nasıl yönetiyorsunuz siz büroyu?” dediler. “Vallahi, tarif edilebilir bir yöntemimiz yok, içimizden geldiği gibi yönetiyoruz.” dedik. Ardından tekrar eden müşteri oranımızı sordular. Düşündüm, “%60-70 oranında bize gelen, sonra bir daha geliyor.” “O zaman” dedi, “siz pazarlamanızı kendiniz, işlerinizle yapıyorsunuz, müşteri memnuniyetini sağlamış oluyorsunuz.” Ben biraz oralarda görüyorum bu konuyu.

1950'de Doğan Tekeli’nin üçüncü sınıftayken Orhan Bolak ve Ergun Unaran ile katıldığı ilk yarışmada aldığı birincilik ödülü üzerine inşa edilen İzmir Merkez Bankası
Mimarlar Odası ilk yıllık kongresi, 1955 (Başkan Lami Eser, Başkanvekilleri Muhittin Güven, Doğan Tekeli)
Ünlü mimar Kevin Roche, 1967
New Haven - Yale, Kevin Roche’un bürosu 1967
Doğan Tekeli ile Sami Sisa’nın ilk müşterek yapıları olan Rami'de Yün İplik Fabrikası, İstanbul 1954
Taksim Belediye Gazinosu'nda mezuniyet balosu, 1952
Doğan Tekeli ile Sami Sisa’nın ilk müşterek yapıları olan Rami'de Yün İplik Fabrikası, İstanbul 1954
Doğan Tekeli Hidivyal Palas'taki büroda, 1959
Northern Electric Telefon Fabrikası, İstanbul, 1968
Doğan Tekeli ile Sami Sisa, 1967

Arşivimizi de iyi tutarız, gördüğünüz gibi yazılar, muhasebe muntazamdır, her şeyin cevabı vardır. Vergi kaçırması olmaz, maaş neyse sigorta primi ondan ödenir. Tabi ki eksiği, noksanı, kaçanı vardır ama olabildiğince doğru, çalışılarak, iyi niyetle yapılır. Ben herhangi bir tasarımı kabul ettirmekte bir müşkülat çekmedim, kavga etmedik müşterilerimizle. Manifaturacılar’da bile, o eli çok sıkı olanlar, yapıyı taş kaplamaya, sanat eserleri koymaya ikna oldular, konuşa konuşa. Onların da öyle bir niteliği vardı; iyi iş olsun istiyorlardı ama en ucuza. Ben traverten kaplama olsun istiyorum ve diyorum ki “Yahu bu binalar uzun sene yaşayacak, sıvalar dökülür, rezil ederler binaları, perişan olurlar.” “Taş kaplama pahalı olur şimdi” dediler ve dört sene bunun pazarlığını yaptık, inşaat uzadı. Oradaki zengin tekstilciler “Doğan Bey, Suadiye’de bir apartman yapmışlar, yarı beline kadar serpme sıva yapmış adam öyle güzel ki gel göstereyim.” diyor bana. Cephe kaplamasına gelinceye kadar neler var…

Sait Ali Köknar: Ofisin adını Sİ-TE olarak kurmanızın ardında yatan fikir neydi? Neden Sisa Tekeli Mimarlık koymayı tercih etmemiştiniz? O dönemin yaygın büro isimlendirme anlayışı nasıldı? Bu bağlamda benzer yaklaşımla isimlendirilen diğer rakip ya da dost firmalar hangileriydi?
DT: O dönemde, mimarlık büroları yoktu ki isimleri hatta isimlendirme anlayışları olsun! Tek kişilik bürolar, zaten isimleriyle anılırdı. Belki Rüknettin Güney’in, belki Rebii Gorbon’un isimleriyle anılan büroları vardı. Simgeleştirilmiş isimle tanınan tek büro İMA (İnşaat Mimarlık Atölyesi) idi. Biz de İMA’yı örnek almış olmalıyız ki kısa simge isim olarak, ikimizin soyadlarının ilk hecelerinden oluşan, şehirciliği ve mimarlığı çağrıştıracak bir isim olarak “SİTE Mimarlık Bürosu - SİTE Mimarlık Kolektif Şirketi” formülünü bulmuştuk. Ben hatta ilk küçük büromuzu açtığımızda İMA’ya ziyarete gitmiştim. Galatasaray’da, şimdiki Yapı Kredi Bankası’nın yerinde bir iş hanı vardı. O iş hanının çatı katı İMA’nın bürosuydu. 8-10 tane büyük masa, masaların üstü kitaplar, rulolar… “Böyle bir büromuz olsa!” demiştim.

SAK: Ofis isimleri benim ilgimi çeken bir konu. Siz de şahıs ismi değil, kurum ismiyle temsil etmeyi düşünmüşsünüz.

AV: Mimarlık yayın camiası tam da öyle kabul etmiyor. Kurum ismini görünce arkasını görmek istiyor. İlginç bir çekişme var. Kurumsal olarak isminizi saklamak isteseniz bile, yayıncılar isme ulaşmak isteyebiliyorlar. Kurum ismi olması bir niyet ilanı gibi. Bir kurumsal bir yapı olma fikrinin ardında uluslararası büyük ofisler gibi olma arzusu var mıydı?
DT: Efendim, o çok sonra oldu. Biz Londra’ya gittiğimizde Arup’u ziyaret etmiştik. Arup’un halkla ilişkileriyle ilgilenen bir mühendis bizi gezdirdi. Çok etkilenmiştik. Daha ziyade, 1966’da ikinci yahut üçüncü fabrikamızı, yani Northern Elektrik’i yaparken Amerika’ya gidip birkaç büro gezmiştik. Minoru Yamasaki’nin bürosunda, Nişan çalışıyordu. Akşam bizi aldı, Detroit’te, Yamasaki’nin bürosuna götürdü. Akşam 9’dan sonra pek az çalışan var, Nişan da masasında çalışıyordu, gezdik. World Trade Center yapılıyordu o sırada. Giriş holü maketleri vardı yedi-sekiz tane. Dörtte biri yapılmış maketin, içine kafanı sokup bakabiliyorsun. Tavanını, penceresini her tarafını görüyorsun. On-on beş tane kütle maketi yapılmış. Büronun arkasında bir maket atölyesi vardı, boyahanesinde püskürterek boyuyorlar, fabrika gibi, bacası var. Yamasaki’nin ofisini de gördük, yanında dört sekreter masası! O kadar sekreter ne oluyor? Bir tanesi şahsi sekreteri, randevularını ayarlıyor. Bir tanesi günlük muhasebeye bakıyor, birisi kütüphaneci, biri de malzeme kütüphanesine bakıyor. Yamasaki mesela tuğla kullanmak istiyor; ne kadar tuğla fabrikası, örneği varsa çıkarıp getiriyor o sekreter.

Ardından New York’a gittik. Minas diye bir arkadaşımız vardı, Kevin Roche’da çalışıyordu. Onun vasıtasıyla Roche’dan randevu aldık gittik, New York’tan Yale’e, 1966-67 yıllarında. Eero Saarinen yeni ölmüş, Kevin Roche ofisin başına geçmiş. İlgilendi bizimle, iki buçuk saat hem büroyu gezdirdi hem de sohbet ettik mimarlıkta ne oluyor ne bitiyor diye. O sırada, Knights of Columbus binalar grubunu yapıyorlardı; büyük bir oditoryum ve sergi binası ve otoparkı gibi büyük çelik bir yapı. Dört yanında, dört silindir biçiminde büro binası, tamamen yanmış tuğla kaplı bir yapı. Kevin Roche da maket atölyesini gösterdi, iki katlı şato gibi eski bir tuğla bina. Önde eskiden ikametgah olan bir yapı, yönetim ofislerini barındırıyor. Kevin’in kendi ofisi vs. var. Arkaya iki katlı modern bir bina yapmış, ona bağlı. 80’er kişi çalışıyor. Alt kat tasarım atölyesi, üst katta tatbikat projeleri yapılıyor. Tasarımda çalışanlara bağlı maket atölyesi de var. O maket atölyesinin yanında 20x20 metre ölçülerinde, bizim eski Melek Sineması’nın hacmi gibi hatırladığım büyüklükte bir salon var, siyah. Onun içinde bir büyük gök perdesi asılı, tiyatrolarınki gibi projektörler var tavanda. Maketler 130 cm yüksekliğinde tekerlekli masaların üstünde geliyor, projektörler yanıyor isterse güneş batıyor gibi, isterse öğlen, ışık dönüyor gibi, arkada gök perdesi ve 130 santimetrede göz seviyesinden baktığınız zaman bina, güneşin altında pırıl pırıl parlıyor…

SAK: Birebir, analog render makinesi.
DT: Bunlardan çok etkilendik. Geldik, burada Beyoğlu’nun köşesindeki Pamukbank’ı yapıyoruz o sırada. E bu tuğla kaplı, tek renk kırmızı, doğramalar da pas rengi, tek renk tek malzeme. Biz de Pamukbank’ı öyle yapalım dedik, başladık. Maket yaptık onun yaptığı gibi. O da orada Metropolitan Müzesi’ne ek bir pavyon yapıyordu, Mısırlılar bir tapınak hediye etmişler de o tapınağın teşhir edileceği salonun projesini yapıyordu. Metropolitan Müzesi’nin 2x2 metre boyutlarında 10 tane maketi vardı. Her birine o pavyon için bir etüt maketi eklemiş. Bir tane yapıp da pavyonları çıkarıp takıp yapmıyor, her birine ayrı ayrı, bütün birer maket yapılmış. Kim bilir ne para aldı ki o maketler yapılıyor. Sonradan gittiğimizde gördük, o pavyon yapılmıştı. Işığıyla vs. çöl havası vermeye çalışıyor, Nil’in üstünde. Biz de geldik başladık, Pamukbank için maketler yaptırmaya. Bir, iki, üç derken… Yahu batarız biz, imkanımız mı var? Her maket, 1.500 liraya yapılıyor. Biz statik, mekanik, tesisat, mesleki kontrol dahil tüm her şeyden 65 bin lira alıyoruz zaten. Dört-beş maketten sonra vazgeçtik. O bina vaktiyle güzel yapıldı ama müteahhitle başımız derde girdi. Ben kabul zaptını imzalamadım ama banka kabul etti. Aceleleri varmış. Yıllar sonra; “biz bunu restore edeceğiz” diyerek, muvafakat vermemi istediler. “Restorasyon prensiplerine bağlı kalarak, özgün haliyle restore edilir.” diye yazdım. İzin verdim. Ama onlar, prefabrike cephe kaplamalarını söküp attılar. Üçgen planlı kolonların boyutları değişti, bina tıraş edilmiş köpek gibi çıplak kaldı. Gövdesi kalır ya köpeğin cılız, öyle kaldı. Kaplamaların, yanmış tuğla rengi yerine, kalan beton yüzeyi sarıya boyadılar. Pamukbank, ilk haliyle Amerika’dan, Knight of Columbus binasından aldığımız heyecanın yansımasıydı.

AV: Ortak hareket etmek kolay değildir. Sami Bey ile nasıl bir ortaklık modeliniz vardı? Ofisi kurduğunuz yıllarda örnek aldığınız yurtiçi ya da yurtdışı ofisler var mıydı? Büronun kurulmasında önem verdiğiniz ilkeler, bileşenler nelerdi?
DT: Sami Bey’le ortaklığımız, düşüne taşına kurulmuş bir ortaklık değildi. Neredeyse kendi kendine oluşmuştur. Daha önce söylediğim gibi, askerlik görevinden sonra da elimizde bir işin oluşu, benim İzmir’e dönmeyip İstanbul’da kalma düşüncem, bu işin tamamlanmasından sonra da güç birliği yapıp iş alabilme arzusu bizi, doğal bir ortaklığa dolayısıyla bu ortaklığı, bir çalışma yeri, bir büro ile somutlaştırmaya yönlendirdi.

Böyle bir karar aldıktan sonra, bir yandan büro için bir yer aramaya, bir yandan da ortaklığın şeklini düşünmeye başlamıştık. Uzun araştırmalardan sonra, Sami’nin ailesinin yaşadığı Şişhane semtine yakın, Tünel Meydanı’yla Şişhane’yi bağlayan merdivenli Nergis Sokak üzerinde, dört katın her birinde ikişer odalı daireleri olan, küçük bir apartmanın bir katını kiralamayı başarmıştık. Bu iki odanın, merdivenli yola bakan ön odası büro, arka odası benim yatak odam olacaktı.

Ortaklığın şekline gelince; genç avukat arkadaşlarımız ve Sami’nin bir iş adamı olan inşaat mühendisi ağabeyi Berto Sisa ile uzun fikir alışverişinden sonra büronun, ortaklar arasında görece gevşek ilişkileri olan, kolayca bozulabilecek bir ortaklık tipi olan “kolektif şirket” biçimini benimsemiştik. Böylece, biraz da rastlantısal olarak kurulan ortaklıkta, önceden tasarlanmış ilkeler bulunmuyordu. Bunları konuşmamıştık. Ancak, askerlik döneminde ailesini de tanıma fırsatını bulduğum Sami Sisa ile hayattan beklentilerimiz oldukça yakın görünüyordu. Sami’yi ve ailesini son derece dürüst, iyi insanlar olarak görmüş ve tanımıştım ki aramızda ayrıca birtakım kurallar koymaya gerek duymamıştım. Gerçekten de kendiliğinden uzayan ortaklığımızda, önceden tespit edilmiş ilkelerin konuşulmasına, tartışılmasına hemen hemen hiç ihtiyaç duyulmadığını, özellikle belirtmek isterim.

Daha öncelerine dönelim. Üçüncü sınıftayken bir konkur kazanmıştık. Orada Sami yoktu. Ergun Unaran, Orhan Bolak ve ben vardık. Orhan Bolak’a da biz projeyi bitirdikten sonra gittik: “Acaba projemizi imzalar mısınız?” diye. Niye ona gittik? Bakıyoruz Doğan Erginbaş, Enver Tokay gibi asistanlarımız konkur kazanmışlar. Orhan Bolak konkur kazanmamış ayrıca çok alçak gönüllü ve talebelere çok iyi davranıyor. “Orhan Bey, biz böyle bir şey yaptık. Konkura girmek istiyoruz. Projeyi imzalar mısınız?” dedik. “İmzalarım ama bir hafta ben de çalışayım” dedi, 15 gün kalmış teslime. O da bizimle bir hafta çalıştı fakat bizim proje değişmedi, yarışmada birinci olduk. O yaz, okul tatilken Orhan Bolak’ın çalıştığı asistanlar odasında bulunan dört masayı işgal ettik ve bütün yaz, uygulama projelerini çizdik. Betonarmesini Said Kuran yapıyordu. İsmet Aka da asistanı, Said Kuran namına projeleri, kalıp planlarını yapıyordu. Beraber çalışıyoruz çünkü kalıp planlarıyla mimari delikler, kirişler uyacak. Biz böylece üçüncü sınıfta İsmet Aka’dan, kalıp planı ile mimari uyuşmasını öğrendik. O nedenle, iki yıl sonra askerdeyken gelen fabrika işini yaparken, bir miktar deneyimim de vardı, cesaretim de. Bunlar, büro kurmada beni yüreklendirdiler.

AV: Genelde ortaklıklar zorlu birlikteliklerdir. Ortağımla ortak değerlerimiz aynı, yola gidişimiz aynı ama o kuzey cephesinden ben güney cephesinden hedefe yaklaşıyorum. Arada muhteşem çatışma var ve bu çatışmalar yüzünden ofistekiler, herhalde bunların ortaklıkları şu gün şu saatte bitecek diyorlar. Ardından, onları şaşırtan şizofrenik bir tarafımız var, “Ee öğle yemeğine nereye gidiyoruz?” diyerek çıkıyoruz. İş için yaptığımız o hararetli tartışmaları, gündelik hayatımıza yansıtmayız. Bu kadar zıt; bazıları da ikiz gibiler. Sizde nasıldı?
DT: Bizde öyle değildi. Emin Onat, Paul Bonatz ekolünden yetiştiğimiz için ikimizde de rasyonel düşünce gibi temel bir benzerlik vardı. Ayrıca Sami’nin serbest el resim yapma, proje okuma gibi gelişmiş yetenekleri de vardı. Biz mezun olduktan sonra proje yarışmalarında giderek modern mimarinin egemen olmaya başladığını sezmiştik. Yedek Subay Okulu’nda, Turgut Cansever ile beraber olmamız da modern mimariyi kavramamıza yardımcı olmuştur. Biz zaten onun ilk müritleri sayılırız.

SAK: Askerde nasıl takip etmiştiniz?
DT: Turgut Cansever, Paris’ten dönmüş, orada doktora yapmış, Le Corbusier’yi iyice öğrenmiş. Galiba bizden, altı yaş büyük. Yedek Subay Okulu’nda akşamüzeri dörtte talim bitiyor, yemeğe kadar boşuz. Turgut Cansever ile buluşuyoruz. O anlatıyor, biz dinliyoruz.

AV: Nerede yaptınız yedek subaylığınızı?
DT: Yedek Subaylık Okul dönemi, Halıcıoğlu’ndaydı. Orada Turgut Cansever anlatıyor; Le Corbusier, CIAM prensipleri vs. Fakülte’de ise; Bonatz, Le Corbusier’nin adı geçince ince ince alay eder; ona benzer bir çalışma yapmaya uğraşan arkadaşımıza “Kendinizi dahi mi zannediyorsunuz?” derdi. Bonatz, ”akademik klasik” denen bir mimari anlayıştaydı. Harbiye’deki Radyoevi binası, onun mimarisinin iyi bir örneğidir. Biz de o mimari ile yetiştik. Onu öğrendik. Le Corbusier’nin adını biliyoruz elbette ama Cansever’den Corbusier’in söylediklerini, mimarlığa bakış açısını dinleyince çok beğendik. Fevkalade inandırıcı geliyor anlattıkları. Daha sonra Bernard Zehrfuss gibi, Marcel Breuer gibi mimarların projelerine de baktık. Cam, içeri çekilen yeşiller, boşluklar… Tüm bu kavramlar, bizim için yeni. O birikimle, Sakarya Hükümet Konağı yarışmasına girdik ve ikinci olduk. Nişan Yaubyan birinci oldu, güzel bir projeydi. Sonra biz Adıyaman Hükümet Konağı yarışmasına girdik, orada birinci olduk. Böyle böyle modernizmi benimsedik.

AV: Bugüne tercüme edecek olursak; askerlik, bir çeşit yüksek lisans eğitimi gibi olmuş. Çok verimli geçmiş o döneminiz mimarlık anlamında.
DT: Bence, askerlik dönemi de fakülteyi bitirdikten sonra neredeyse günümüze kadar süren devamlı anlama-öğrenme sürecinin bir parçası olmuştur. Tabii, Turgut Cansever’e rastlamamız, onunla diyaloğa girebilmemiz bizim şansımızdır. Yedek Subay Okulu’ndaki öğrenme çabamızın bir bölümü de okulda bulabildiğimiz bir tavan arasına resim tahtalarımızı taşıyarak Altay Erol, Tekin Aydın ve Sami Sisa ile dördümüzün, bir proje yarışmasına girmesi olmuştur.

AV: Sizi dinleyince hep şunu düşünüyorum: Bizim dönemimizin ve şimdiki öğrencilerin imkanları ile sizin döneminizin imkan eksiklikleri üzerinden baktığımda, o eksiklikler içinde, tasarımın kendisi kadar tasarıma ayrılan süreci de çok önemsiyorum. O tasarımı yapmak için harcadığınız çabayı görüyorum. Kırık dökük bir odaya bir masayı atıp vs. O çabanın çok kıymetli olduğunu düşünüyorum.

SAK: Müthiş bir heyecan ve arzu görüyorum ben de.
DT: Meslekte, ilk on yılda altmış kadar proje yarışmasına katıldık. Bunların çoğunda o zamanki ortağımız Hepgüler de vardır. Bu altmış yarışmanın yaklaşık yirmi beş kadarı birincilik ödülü, diğerleri dereceler ve mansiyonlardır. On yılda altmış proje ne demek; yılda altı proje demek. Bunlar da; Erzurum Atatürk Üniversitesi, Manifaturacılar Çarşısı gibi büyük projelerdir. Mesela Manifaturacılar Çarşısı 1:200 ölçekte isteniyordu; otuz yedi büyük pafta çizdik. 70x100 paftaları birbirine ekleyerek uzun planları, bir defada gösterebiliyorduk. Yarışmalarda birincilik ödülü kazandıktan sonra aldığımız işler, büronun kuruluşunu ve yaşamasını sağlamıştır.

Mesela 1957’de, Adıyaman Hükümet Konağı işini aldık Bayındırlık Bakanlığı’ndan. Deneyimimiz az olduğu için 16 paftada bitirdik uygulama projelerini kendimize göre. Bakanlık da onayladı, tamam bitti, ücreti de iyi. Ben o zaman mimarlığın, kolay ve iyi para kazanılan bir meslek olduğunu zannetmeye başlamıştım. Üç ay çalıştık, 16 pafta hazırladık, toplam 300 bin lira gibi bir şeydi o zaman kazandığımız, fevkalade iyiydi. Sonradan, deneyim kazandıkça mimarlığın, o sırada sandığım gibi kolay bir iş olmadığını anladım. Pafta sayıları, çalışma süreleri inanılmaz boyutlara çıktı.

SAK: Profesyonel hayatımdan hatırladığım, anaokulundan liseye kadar bir eğitim yapısı 60 pafta 90 küsur metreydi. Çok detay aranıyor, giderek de çoğalıyor.
DT: Akustiği, yalıtımı artık bir ayrı bilim alanı oldu. Cam dediğin zaman, biz ilk başladığımızda, üç ya da dört mm ile yarım dubye-tam dubye cam seçenekleri vardı, başka yoktu. Ne rengi, ne kimyası yok. Şimdi cam diyorsun, katkısı, hamuru vs. ile başlı başına bir kimya.

AV: Soruya dönecek olursak, Sami Bey ve Doğan Bey’in rasyonel tasarım bakışı benziyordu diyebilir miyiz?
DT: Elbette, ancak Sami Bey, kolay beğenmezdi. Dışarıdan bakılınca uzlaşmacı gibi görünen Sami Bey, önerilerimi kolay kolay kabul etmez, duvara astığım eskizleri beğenmediğinde komik bir ifadeyle yüzünü buruştururdu.

SAK: Bir eleştirmen gibi yani.
DT: Aynen.

AV: O, ortaklıktaki en güzel şey, birbirinizin şeytanı oluyorsunuz. Siz bir çözüm planlarken birinin eleştirmesi yaratıcılığı zenginleştiriyor, insanı motive ediyor. Bizde Selim biraz Sami Bey gibidir. Öyle noktalarda öyle şeyler söyler ki, projenin şekli şemali değişir. Küçük bir eleştiridir ama o perspektifi bambaşka bir hale çevirir. Ben çok kıymetli buluyorum.

SAK: Ortalıkta galiba bir de şu var: Küçük bir yüz buruşturmasını bile gidermek istiyorsunuz. Sonuçta bir takıma dönüşmüş durumdasınız.

AV: Anladığım kadarıyla, bazı ortalıklarda gördüğümün aksine birbiriyle rekabet haline dönüşmemiş sizdeki ilişki.
DT: Hayır, dönüşmemişti. Sami Bey, dışa karşı ortaklığın temsilinde beni öne çıkarırdı, Doğan Tekeli-Sami Sisa yani. O konuda, aramızda hiçbir zaman bir tartışma çıkmamıştır. Nedense öyle geldi, Sİ-TE dedik ya başta, “Sisa-Tekeli”, sonra da “Tekeli-Sisa” oldu.

Etiketler:

İlgili İçerikler: