Entropi nedeniyle zamanı tek yönlü ve çizgisel akar gibi algılamamız, bize geleceğin önümüzde uzanan ve kurgulanması gereken bir formatta olduğunu düşündürtüyor. Yaşamlarımızı böylesi bir düşünme çerçevesinde tasarlayıp, “gelecekteki biz”ler olarak hayal ettiğimiz kişiler üzerinden senaryolar oluşturuyoruz. Bireysel olarak sıklıkla pratiğini yaptığımız bu tutum, benzer biçimde ancak daha farklı bir ölçekte, mimarlık disiplini tarafından fütüristik yapılar oluşturmada da uygulanıyor. Öncelikle ortak bir geleceğin kullanıcı davranış biçimleri üzerinde uzlaşılıyor, ardından buradan referansla mekan düzenleniyor. Bu durumu birey açısından ilginç hale getiren ise aynı anda iki zaman diliminde var olabilme imkanı; gelecekte olabileceğini düşündüğümüz mimari deneyimleri şimdide ve bugündeki kişiler olarak yaşıyoruz. Bu yapılar müze olarak ele alındığında ise ziyaretçi deneyimine bir zaman katmanı daha ekleniyor: Geçmişin hafızası. Geleceğin tahmini hali, şimdi noktası ve geçmişin hafızası bir araya geliyor ve zihin, bu zamanlar arasında sıçramalar yaşıyor.

Porsche Müzesi, fütüristik tarzı ile gelecekten bugüne ışınlanmış görünen mimari dili, markanın geçmişi ve ziyaretçinin bugünü birleştiğinde zamanda bir köksüzlük yaratırken ilk karşılaşmayı sarsıcı bir etkiye dönüştürüyor. Spor ve yarış arabaları markası Porsche’nin Stuttgart’taki müzesi, 2005 yılında açılan yarışmayı kazanan Viyanalı Delugan Meissl Mimarlar’ın projesi. Uygulaması 2005 ile 2009 yılları arasında devam eden yapı, firmanın kurulduğu ve tarihi gelişimini yaşadığı alanda bulunuyor. Toplamda 27.692 metrekare alana yayılan tasarım, öngörülen 50 milyon Euro'luk bütçeyi ikiye katlayarak tamamlanmış.

Müzenin karşısındaki kavşağa yerleştirilmiş üç otomobil
Yapının iç içe geçen ve birbirini kesen birimleri
Mümkün olduğunca sadeleştirilen alanlar
Porsche Müzesi
LED ışık yerleştirmeleri
Delugan Meissl tarafından tasarlanan müzenin kütlesi

Marka kimliğinin uzantısı ya da ciddi bir yansıması niteliğinde diyebileceğimiz müze, ziyaretçiyi markanın kozmosuna daha ilk karşılaşmada, çevresel etmenlerle sokuyor. Müzenin karşısındaki kavşağa yerleştirilmiş, göğe doğru fırlamış gibi görünen üç otomobil ile hızın ve dinamikliğin vurgulandığı yerleştirme, ilk ipuçlarını veriyor. Bu yerleştirmenin bulunduğu noktada durup karşıya bakıldığında müze, yekpare beyazlığı ile havalanmak üzere olan bir aracı hatırlatıyor. Yerçekimine meydan okuyan, dinamik olarak biçimlendirilmiş yapı, 140 metre uzunluğunda ve 70 metre genişliğinde ve 35 bin ton ağırlığa sahip. Bu devasa kütle, iki aksta da açılı yerleşiyor ve V şeklinde üç kolon üzerinde yükseliyor. Bu kolonlar binayı taşımakla kalmıyor, yapının iç dolaşımının ana damarlarını, yürüyen merdivenleri ve yatay asansörleri içinde barındırıyor. Yapının dinamik ve merak uyandıran strüktürü ön cephede kesintisiz geniş devasa cam olarak devam ediyor. Camın altındaki alüminyum kaplamalarının yarattığı yansımalar da oldukça dramatik bir etki yaratıyor. Bu etkinin yanı sıra kütlenin beyazlığı, geniş cam cephe ve alüminyumun bir aradalığı yapının gelecekten ışınlanmış hissini pekiştiriyor.

Müzenin etkileyici görüntüsü içeride de kesintisiz olarak devam ediyor. İç mekanın atmosferini kuran, Mercedes Benz Müzesi’ndeki gibi HG Herz Mimarlık. Ziyaretçinin, yapının birbirini kesen ve iç içe geçen birimleriyle ilk karşılaşması, girişteki devasa alüminyum kaplamalı taşıyıcı kolonlarla başlıyor. Bu birimler içeride, işlevsel yapılara dönüşüyor. Bu bağlanma biçimi bireyin mekan ile iletişiminde iç ve dış ayrımını tuhaf bir şekilde ortadan kaldırıyor. Bu bulanıklaşan sınır geçişinin ardından ziyaretçi, Christopherus isimli bir restoran, kafe, müze dükkan ve klasik araçlar atölye alanlarının yer aldığı giriş katına, ardından kolonların arasından geçerek üst katlardaki sergileme alanlarına ulaşıyor. Dolaşımın esas öğelerinden olan bu merdiven, bir zaman-geçiş tüneli etkisini yaratıyor. Bu etki sadece şimdiki zaman etkinliklerimizin yer aldığı giriş katından, markanın geçmişine yolculuk yapıldığı üst katlara bağlamasından kaynaklanmıyor, kullanılan malzemeler ve renk ile de bu atmosfer destekleniyor. Üst kattaki sergileme alanı, üç hacim ile tanımlanıyor: Porsche Ideası, Ürün Tarihi ve Tematik Alanlar. Tematik alan ise kendi içinde “hafif”, “akıllı”, “hızlı” ve “güçlü” gibi marka değerlerine atıfta bulunan bölümlere ayrılmış. Tüm bu yerleştirmeler, alanın sadeleştirilmesi ve çizgisel elemanlar dışında neredeyse yok edilmesi sadece sergilenen otomobillere odaklıyor ziyaretçiyi. Tamamen beyaz döşeme ve duvarlardan oluşan bu mekanlara renklerini otomobil tasarımları veriyor. Göz alıcı beyaz içindeki bu uçuşan renk spektrumu ziyaretçiyi, sergilenen otomobillerin havada asılı kalmış olduğu tuhaf bir kaybolmuşluk hissinin içine sokuyor.

Müzede sergilenen nesneler, markanın dışarıda pek sık karşılaşılamayan spor ve yarış otomobilleri ile sıradışı prototiplerden oluşan koleksiyona ait ve bünyesinde 80'den fazla tasarım barındırıyor. Motor sporları için geliştirilmiş 911 Turbo S, hepsi oldukça sınırlı sayılarda üretilmiş 924 Carrera GTS, LeMans için geliştirilmiş 911 GT1 ve 911 SC/RS ile markanın klasikleri arasında yer alan 356 America Roadster modelleri bulunuyor. Bu araçlar gösterişli platformlar yerine dikkati dağıtmayan beyaza çok yakın tonlardaki yeşil sergileme üniteleri üzerinde ya da platformsuz olarak sergileniyor. Müzenin bir diğer baskın teması ise araba yarışı; 150’den fazla kupa, bugüne dek kazanılmış birinciliklere vurgu yapmak üzere duvarlarda sergileniyor. Bir diğer tarafta 320 bin LED'den oluşan ışık yerleştirmesi, Porsche yarışçılarından sözler ile yarışlardan görseller içeren değişken bir gösteri sunuyor. Berlin-Roma arabası olarak da bilinen Porsche 64'ün el yapımı bir kopyası (replica) ile başlayan sergi, 1939'da planlanmış ancak hiç gerçekleştirilememiş bir şehirlerarası yarışın tek ürününü tanıtıyor. Aynı zamanda Porsche 356 ile başlayarak Porsche spor arabalarının gelecekteki çizgisini belirleyecek tasarım da sergileniyor.

“Zamansız form” ya da “kendi zamanını yaratan bir form” örneği olarak Porsche Müzesi, otomobilleri mimari aracılığıyla yarattığı kozmosta sergiliyor. Gerek malzeme gerek biçimle üretilen bu atmosfer, ziyaretçinin farklı zaman katmanları arasında salınmasına olanak veriyor. Zamandaki bu kırılma, mekandaki boşluğu hissedilebilir kılıyor ve ziyaretçiye beden sınırlarının dışındaki boşluğa dokunabilme imkanı tanıyor. Bir nevi zaman ve mekandan kopup, başka bir kurgu-dilimde var olabilme fırsatı sunuyor. Böylece deneyim, mimari ve nesne arasında dengeli bir birliktelik yaratırken ikisinin de birbirinden rol çalmadığı ahenkli bir gösteriye dönüşüyor.

Etiketler:

İlgili İçerikler: