Şehirler, kasabalar, köyler, düşüncelerin ve varoluşa dair soruların “mekan” ile ortaya konulduğu yaşam alanlarıdır ve bu alanları tasarlarken birtakım kavramları dert ediniriz. Çoğunlukla bu kavramların çözümü üzerine derinlemesine düşünülmez ve problemler artarak yaşamı güçleştirir. Büyük şehirlerdeki ulaşım sorununu ele alalım; bu soruna yönelik üretilen sözde kolaylaştırıcı çözümlerin aslında nüfusu arttırdığını görüyoruz. Semptomların tedavileri de en az kendileri kadar tahammülsüzlüğü ve agresyonu tetikliyor. Oysaki ölçek küçüldüğünde sorunlara daha kolay çözüm üretiliyor.

Bu bağlamda, başta çevre bilinci ile yere aitlik duygusunun, huzur ve iyi yaşama halinin kentten çok kırsalda geliştiğini görüyoruz. Gelişmiş kırsal ya da kasaba örneklerinde şehirlerdekinden daha iyi öğretmen ve doktorlarla karşılaşıyoruz. Dolayısıyla eğitim olanakları ve sağlık hizmetlerinin şehre göre daha nitelikli olduğunu, ayrıca sosyal ve kültürel ilişkilerin insani ölçeklerde kendi dinamiklerini yarattığını görüyoruz. Bu doğaya yakın, ekosistemimiz ile barışık ve çağdaş yaşam alanlarının “iyi yaşama hali”ni desteklediğini söyleyebiliriz.

feldkirch devlet hastanesi,avusturya
feldkirch devlet hastanesi, avusturya
bahçıvan evi. herbafarm çiftliği, muğla
uyku evi. herbafarm çiftliği, muğla
uyku evi. herbafarm çiftliği, muğla

İster kır ister kent olsun, yapay yaşam alanlarının oluşumu kültürlere ve sosyal yapılara göre değişir. Toplulukların zaman algılarının ve ifadelerinin farklılık göstermesi toplumsal olayların da farklı anlamlandırılmasına yol açar. Bir arada yaşama ölçeğinin doğru düşünüldüğü yerlerdeki bulunuş ne kadar “yaşam” olarak tanımlanabilirse, bu ölçeğin yanlış olduğu yerlerdeki bulunuş da sadece fiziki bir “mevcudiyete” indirgenebilir. Bir yapı kendini anlatabilse, tek tek bireyleriyle yaşanmış zamanın öyküsü çıkar karşımıza. Muhtemelen “ben ve içimdekiler” şeklinde adlandırılacak olan bu öykünün yazarı ise mimardır. Şehir dediğimiz yapı kümesinin yazarı ise insan olduğunda, öyküsünü oradaki “yaşam” ya da “mevcudiyet” diye anlatacaktır.

Habitatımız ile gerçek bir “yaşam” ilişkisi içinde olduğumuzu söyleyebilmenin temelinde fiziken insancıl bir yaşam alanı ölçeğinde bulunup bulunmadığımız yatıyor. Bu insancıl yaşam alanlarını ve iyi yaşama halini disiplinlerötesi bir perspektifte ve bütüncül bir yaklaşımda ele alan “Yapı Biyolojisi ve Ekolojisi” ise aslında giderek artan bu tıkanmışlığın sebep olduğu çare arayışlarından beslenerek, orta Avrupa’da çevre bilincinin tabana yayıldığı gelişmiş kırsal yörelerde bir taban hareketine dönüştü.

İnsanoğlu binlerce yıldır yerleşik bir düzen kurduğu, yapılaştığı yerlerde sürekli çevresini örgütleyip nice kültürler oluşturdu. İnsan, iklim ve doğa kendi içinde işleyen yeni ekosistemler geliştirdi, yeni ekosistemlerde bir araya geldi. Ekolojik ve kültürel bir uyum içinde, binlerce yılda, şehir, köy ve tabiat strüktürleri oluşturdu. Bu uyum, yüzyılımızda giderek artan, ciddileşen bir tehdit altında. İnsanoğlu, bu kısa süre içinde geliştirdiği ve kullandığı teknolojiler ve ekonomilerle, bugün holistik düşünce yeteneğini yitirerek binlerce yılda ulaştığı uygarlığını tehlikeye soktu. Bugün örgütlediğimiz çevreler, oluşturmaya ve korumaya çalıştığımız kültür, doğal ve yaşamsal ihtiyaçlarımıza cevap veremiyor. Teknolojik ve ekonomik gelişmeler ile doğrusal düşünmeye başlayan “gelişmiş” insanlar, doğaya meydan okuyan kültürlere ve yapılara taşındılar. “Ekolojik zihniyet yerini endüstriyel zihniyete bıraktı”.

urla yerleşkesi, almanya
urla yerleşkesi, almanya
trüssel evi. claro, isviçre

Endüstriyel çıkarlar doğrultusunda yapılaşan çevremiz, insan metabolizmasının biyolojik ihtiyaçlarına cevap verememeye başladı. Yapılaşmada malzeme ve teknoloji kaynaklı kapalı ortam hava kirleticilerinin konsantrasyonları, toksik zehirler ve elektromanyetik radyasyon giderek artıyor. Yapıdan kaynaklanan zararlı etkiler insan metabolizmasında birikip vücudun direnme gücünü azaltıyor. İnsanların ve varolma haklarına saygıyı eksik edemeyeceğimiz hayvan ve bitki türlerinin bağışıklık sistemlerinin zayıfladığı, dolayısıyla alerjik rahatsızlıkların çoğaldığı ve yeni alerji türlerinin ortaya çıktığını, kanserojen etkilerin de hızla arttığını görüyoruz.

Yaşantımızın %90’ını barınma, eğitim ve iş amaçlı oluşturduğumuz yapay iç ortamlarda geçirdiğimize göre, bu yapay çevrelerin duvarlarının, tavanlarının, iç donanımlarının vs. niteliklerini önemsememiz gerekiyor. Bugün özellikle Batı toplumlarında üzerinde önemle durulan bir konudur “sağlıksal tedbirlilik”. Anlamı ise hastaları tedavi etmek zorunda kalmak yerine, başından hastalanmamak için önlemler almış olmaktır. Betonlaşmanın olumsuz etkileri ile beraber konut hastalıkları ve kapalı ortama bağlı sağlık sorunları da artık kanıtlanmış olduğundan, bu husus dikkate alınmalı.

Özetle, binalar da birer organizmadır, içlerinde barındırdıkları insanlar ve çevreleri ile bir uyum ya da uyumsuzluk ilişkisi içindedirler. Bu bağlamda yapıya, içinde barındırdığı canlıları, yani insanları saran üçüncü bir deri olarak, aynı zamanda içinde bulunduğu topoğrafyanın da doğal bir parçası olarak bakmak gerekir.

Bugüne kadar Burgaz Adası'nda, Alp dağlarının İmberg köyünde yaşadım. Şimdi ise toprağım Urla’nın Kadıovacık köyü. İstanbul’da, New York’ta ya da Münih’teki zamanlarımı ise “mevcudiyet” olarak tanımlayabiliyorum.

Etiketler:

İlgili İçerikler: