Sıkıntı Yok!

HÜLYA ERTAŞ

Bu yılın Venedik Mimarlık Bienali üzerine yazılanları okumaktan kaçınarak ve kendi bakışıma odaklanarak, Arsenale’nin uzun koridorlarında ve aşırı kalabalık Giardini’deki ağaç gölgelerinde karaladığım notlarımdan yola çıkarak bu metni kaleme aldım. Dağınık notlarımı kategoriler altında toplamak oldukça kolay olduysa da izlemekten pek de keyif almadığım ana sergi hakkında yazmak hiç de kolay olmadı.

I. OTONOM BİR PRATİK OLARAK MİMARLIK
Bir önceki mimarlık bienali, mimarlığın toplumsal yönlerine odaklanıyordu ve hatta eylem ve etkileşim alanının sınırlarını genişletiyor, keşif yapacak ve denenecek yeni alanlar sunuyordu. Bu yılki versiyon, mimarlar olarak dünyayı daha iyi yapmada çok uğraşıp da başarısız olmuşuz, bu nedenle de bir tür umutsuzlukla yeniden disiplini kendi alanı içine kapatmalıyız hissini veriyor. Mimarlık yeniden materyalistik ve biçimsel bir okuma olarak kendi üzerine kapanıyor. Michael Hays mimarlığın kültürle ilişkisinde bir ikilik tanımlar: “kültürün aracı olarak mimarlık” ve “otonom bir biçim olarak mimarlık”. “Yine de, biçimin mutlak otonomisi ile bunun tarihsel ve maddi olasılıklarına üstünlüğü ilan edilmiştir, meziyetlerinin dünyadaki gücü üzerinden değil, kabul edilmiş zayıflığı üzerinden. Saf biçime indirgenen mimarlık kendini en baştan silahsızlandırır, saflığını sosyal ve politik yetersizliğini kabul ederek sürdürür.”1 Bu yılki ana sergi tam da bu yaklaşımla “saf” bir mimarlığın peşine düşerken içinde bulunduğumuz toplumsal koşulları göz ardı eden, sadece binaya değil kentsel mekana bakarken dahi gözle görünür, bedenle deneyimlenir olanın ötesini sorgulamayan bir yol izliyor.

Yakın geçmişte tamamlanmış projeler arasında dolaşırken, Archdaily sayfasında aşağı doğru gidiyormuşuz hissi baskın geliyor. Toplumsal, ekolojik ya da ekonomik kaygılara ve motivasyonlara sahip olan projeler dahi materyalistik ya da biçimsel süreçlerine odaklanılarak temsil ediliyor. Sergideki projelerin hatırı sayılır bir bölümünü önceden bildiğimden aynı projenin nasıl da farklı biçimlerde ele alınabileceğini fark ediyor ve şaşırıyorum. Bu durumu iki özel iş üzerinden açıklayacağım: Flores & Prats’in Sala Beckett’i ve BC Architects and Studies’e ayrılmış bölüm. Bizim için -zira yakınlarda XXI sayfalarında yer verdik- Sala Beckett’in ardında yatan ana değer mimarlarının mevcut strüktüre, onların deyimiyle “hayaletler”e gösterdikleri özendi. Arsenale’ye bu binanın sözde “fragman”ını getirmek -binanın fotoğraflarının bulunduğu devasa panellerin önüne yerleşen bir oturma biriminin reprodüksüyonu- yalnızca mekansal algıyı kopyalamakta başarısız olmuyor, aynı zamanda projenin ana değerleriyle de çelişen bir duruşu imliyor. Belçikalı BC Architects ise zor ekonomik koşullarla mücadele eden topluluklarla çok sayıda çalışma gerçekleştiriyor; işleri büyük ölçüde, yerel ekonomiyi güçlendirmek adına yerel malzemelerin kullanımına dayanıyor. Tuğla üretiminde kullandıkları makineleri sergiye getirmek benim hiç aklıma gelmezdi, doğrusu. İşin mutfağını, mimarlığın pek de albenisi olmayan üretim safhasını bienal koridorlarında görmek ilham verici olsa da buradaki yaklaşımın öne sürdüğü problematiği gözden kaçırmayalım. Mimarlığı otonom bir pratik olarak ele almak tam da bu: “Mimarlığın ne için olduğu”, “nasıl üretildiği”nin yanında ikinci planda kalır.

Paulo Mendes Da Rocha, Ana Sergi, 16. Venedik Mimarlık Bienali
Paulo Mendes Da Rocha, Ana Sergi, fotoğraf: Italo Rondinella
BC Architects & Studies, Ana Sergi, fotoğraf: Francesco Galli
Marıo Botta Architetti, The Practice of Teaching, fotoğraf: Andrea Avezzù

II. KADIN MİMARLAR FEMİNİZME KARŞI
Yvonne Farrell and Shelley McNamara bu yılki bienalin küratörleri olarak atandığında ortalıkta feminist bir hava esmişti. Sadece kadınlardan (erkeklerin onlara eşlik etmediği) oluşan bir küratöryel ekibin böylesi bir iktidar konumuna sahip oluşlarının üzerinden uzun zaman geçtiği için olsa gerek. Bununla birlikte, bu bienal çok net bir şekilde ispatladı ki iki kadın küratörün olması otomatik olarak feminist bir bienalle karşılaşacağımız anlamına gelmiyor.

Açılıştaki basın toplantısında gelen bir soru üzerine kadın mimar olmaktan ötürü hiçbir zorluk yaşamadıklarını göğüslerini gere gere söyleyen, bunu yaparken de mesleklerini binbir zorlukla yapan kadınları anmadan geçen iki küratörle karşı karşıyayız, ceketlerimizi ilikleyelim. Burada feminizmi bienaldeki kadın katılımcıların oranına ya da kadın mimarların daha düşük ücretle çalıştırılıyor olmaları gerçeğiyle sınırlı tutmadan daha geniş bir perspektifte, Nancy Fraser’ın tariflediği üçüncü dalga feminizm2 kapsamında tartışmakta yarar var. Fraser, mücadelesini kimlik politikaları üzerinden kuran ikinci dalga feminizmin, refah devletinin yerini neoliberalizme bırakmasıyla birlikte kendini yenileyemediğinden söz ederek bugün yeni bir dalganın gerekliliğinden söz eder. Bu yeni dalga, tanınma politikasının ötesine geçerek ataerkil asimetrik iktidar yapılanmalarına karşı bir mücadeleyi de içinde barındırır. Peki feminist bir bienal nasıl olabilir? Bunun en doğrudan tezahürü, Batı odaklı dünya görüşünün tersyüz edilmesi olabilirdi; oysaki ana sergi Hindistan ve Japonya’dan birkaç iş dışında Avrupa ve Kuzey Amerika coğrafyalarına sıkışmıştı. Bir başka tezahürü daha az tanınan ya da kariyerlerinin başında olan mimarlara ya da pratiklere alan açmak olabilirdi. Tüm sergi boyunca vurgulanıp duran “sürecin çok önemli” olması meselesi, konu bienalin kürasyonu olduğunda geri plana atılmış sanki. Küratör otoritesinin sorgulanması da bir başka feminist yaklaşım olabilirdi, misal. Gerçi küratörlerin feminist bir bienal yapma iddiası hiçbir yerde okunmuyor, belki de sorunun kendisi de tam da burada. Zira feminist bir bienali, iki kadın yapmayacaksa kim yapacak? Feminizmin sulandırılmış haliyle de olsa popüler kültürde bile kendine daha çok yer bulduğu bir dönemde mimarlık camiası olarak büyük bir fırsatı kaçırmış olmamız, öfke ve endişe uyandırıcı.

III. KAVRAMSAL MUĞLAKLIK
Açıkçası, serbest mekan kavramından iyi strüktüre edilmiş bir bienal çıkması beklentim yoktu ancak kavramların her ikisinin de tamamen kelime anlamları dahilinde kalınıp da yan yana getirilmiş olmaları biraz fazla geldi. Oysa küratörler bir Serbest Mekan Manifestosu bile kaleme almışlardı.3

“Serbest Mekan, en özel, korunaklı, ayrıcalıklı ya da ticari olarak tahditli koşullarda dahi olsa mimarlığın her bir projenin içindeki ilaveten ve beklenmedik cömertliği bulma kapasitesini kutlar.”

“Biz yerküreyi Müşteri olarak görüyoruz. Bu da uzun süreli sorumlulukları beraberinde getiriyor. Mimarlık, dünyanın gizemlerini açığa çıkaracak şekilde ışık, güneş, gölge, ay, hava, rüzgar, yerçekiminin oyunudur. Bu kaynakların tümü bedavadır.”

Manifestonun kendi söylemini, (doğal) kaynaklar sayılırken suyun neden es geçildiğini (mesela, çokuluslu şirketler su kaynaklarını özelleştirip onları müşterek olarak kullanan topluluklara erişilmez kıldığı için) ayrıca tartışabiliriz, ya da cömertlikle (mesela, tam da o en özel projelerde kar maksimizasyonu güdülürken programla doldurulmamış mekanları üretmenin imkan[sızlık]ları) ne kast edildiğini çözmeye çabalayabiliriz. Bunların ana sergi içinde nasıl yansıdığını anlamak ise pek mümkün değil. Zira proje açıklama metinlerinde, küratörlerin kendi kaleme aldıkları pasajlar birtakım spiritüel yakıştırmaların, güzellemeli sıfatların ötesine geçmiyor. Hatta Giardini'nin girişinde oluşturdukları özel sergileme Close Encounter'da (Yakın Karşılaşma) küratörler şunu doğrudan yazmakta bir çekince görmüyor: “Bu seçki kişisel ve özneldir.” Belki de bu yüzden bu yazıyı yazmak da gittikçe zorlaşıyor, çünkü onların biz izleyicileri çektiği aşırı kişisel yargılarla bezeli dünya içinden ayakları yere basan bir eleştiri üretmek nerdeyse imkansız.

IV. YILDIZ MİMAR BAĞIMLILIĞI
Bienal ana sergisinde yıldız mimarların olmasında şaşılacak bir durum yok; belli ki bienalin prestijini artırmak, hatta belki gişe hasılatını yükseltmek için küratörler buna gereksinim duymuşlar. Zaten az evvel tariflediğim kavramsal muğlaklık, böylesi bir katılım için gerekli koşulları çok rahatlıkla sağlıyor. Tamam, tüm bu parametreleri bir kenara bırakıp da sergideki otonom yaklaşımı benimseyelim biz de. Bu durumda, dairesel bir perde içinde hareketli geometrik formların yansıtıldığı yerleştirmesiyle Toyo Ito, bize ne anlatmak istiyor? Peki, bir çizimle Venedik ile serbest mekan ilişkisini anlattığını söyleyen ve çizimi bir duvara işlenen Paulo Mendes da Rocha? Öğrencileri ile birlikte hazırladığını söylediği yerleştirmede onların isimlerini proje panosuna yerleştirmemiş olan Mario Botta? Yaşlı, beyaz ve erkek yıldız mimarlarımız bu bienal için ürettikleri işlerinde biraz kolaya kaçmışlar sanki. Bu da zaten muğlak olan temanın küratöryal olarak tutarlı bir şekilde işlenmemiş olduğunu daha da vurgulu bir şekilde imliyor.

Tüm bu noktaları birleştirince ortaya mimarlığı kendisinden menkul gören, içinde bulunduğu koşulların, krizlerin, zorlukların bienal kapısının dışında terk ediliverdiği, içimize döndüğümüz bir ana sergi var karşımızda. Mimarların işinin ve dolayısıyla sorumluluğunun, güzel malzemelerle “cömert” formlar üretmeye, “ruhları” yüceltmeye odaklanması gerektiğini vurgulayan bir bienal belki de şaşırtıcı değil. Dünyanın kurtuluşunu kendi bireysel kurtuluşunda gören, organik beslenir ya da daha az tüketirse her şeyin yoluna gireceğine inananların sayısı da onların kırsalda kurdukları komünlerin ya da doğa içindeki münzevilerdeki sayısı da artış halinde. Yine de tüm bu bireysel kaçışların dünyanın içinde bulunduğu krizlere pek de etkisi olduğunu sanmıyorum. Jodi Dean’in de de dediği gibi “Senin kendi tavuklarını yetiştirmen Goldman Sachs’ın umrunda değil.”4 Bir nevi vicdan rahatlatma, pratiği kendi içinde meşrulaştırma girişimi olarak ana serginin tek cümlelik özeti: Sıkıntı yok!*

*Başlık, Aslı Çiçek ile bienal üzerine yaptığımız sohbetlerden birinde ortaya çıkıverdi, isim anasını anmadan geçmek istemem.

NOTLAR
1 Hays, K. M. (1984) Critical Architecture: Between Culture and Form in Perspecta, Vol. 21
2 Fraser, N. (2013): Fortunes of Feminism : From State-Managed Capitalism to Neoliberal Crisis And Beyond, Verso, Londra
3 Farrell, Y. & McNamara, S. (2018): Freespace Manifesto on http://www.labiennale.org/en/architecture/2018/introduction-yvonne-farrell-and-shelley-mcnamara
4 Srnicek. N., Williams A. (2015): Inventing the Future: Postcapitalism and a World Without Work, Verso Londra

Etiketler:

Ne düşünüyorsunuz?

0 yorum TARTIŞMAYA KATIL

İlgili İçerikler: