Sinemayla Korumak: Kamera Objektifinden Perdeye Yıkık Miras ve Yitik Hayatlar

HÜSEYİN KARABEY

Koruma eyleminin pek çok türü ve boyutu olduğunu tartışmıştık. Fiziki korumanın yanı sıra belgelemek, kaydetmek, yazmak gibi pek çok sanatsal, akademik veya kültürel üretim biçimi, kültürel belleğin aktarımına hizmet ediyor aslında. Bu köşede sergilemeye çalıştığımız yaklaşım çerçevesinde mimar ve korumacı olmayan kişilerin bu konudaki görüş ve üretimlerine dair tartışmaları da tetiklemeyi hedeflemiştik. Tam da “Mimari veya kültürel miras sinemada, sinematografik anlatımda nasıl bir yer tutuyor?”, “Mimari miras sinema aracılığıyla da korunuyor denebilir mi?” gibi düşünceler kafamızı kurcalarken bu sayımızda önemli bir film yönetmeninin ve belirli bir coğrafyanın, kaybedilen hayatların, anıların, kültürlerin hikayelerini anlatan bir yönetmenin bu konuya bakışına yer vermek istedik.

Köşemizin bu ayki konuğu, sinema dünyasının önemli ve saygın isimlerinden yönetmen Hüseyin Karabey. Bir hikayeyi görsel enstrümanlarla kurgulayan bir kişi olarak bir sinemacı, bir film yönetmeni, kültürel mirasa ve bunu çerçeveleyen, kadrajlayan mimari mirasa nasıl bakar? Bu hikaye anlatıcısı için mimari miras ne ifade eder? Onun için tarihi miras nasıl bir malzemedir? Bu sorulardan hareketle, koruma meselesi ve sinema arasındaki ilişkiyi sorgulamak istiyoruz ad infinitum'un bu sayısında.
Murat Çetin

Gitmek: Benim Marlon ve Brandom, 2008

Mimari veya kültürel miras sinemada, sinematografik anlatımda nasıl bir yer tutuyor diye sorguladığımda, bu disiplinlerin ne kadar iç içe geçtiğini şaşırarak fark ettiğimi itiraf etmeliyim.

Bu, bazen filminizin bütün atmosferini oluşturmanızda temel sorunuz oluyor. Nasıl mı? Biraz açayım konuyu o zaman.

İşlediğim konulardan dolayı yaptığım sinema, “gerçekten daha gerçek” gözükmek zorunda. Bu ne demek? Kahramanların yaşadığı gerçek yerler tespit edilmeli ve çekimler, sanki gerçekten o an oluyormuş gibi hissettirmeli seyirciye. Bu da gerçeğe sinematografik müdahale ile mümkün. Gitmek (Gitmek: Benim Marlon ve Brandom, 2008) filmini çekerken yaptığımız, mimari ve kültürel olarak yok edilmeye çalışılan bir coğrafyanın görünenin ardında kalan, gizli hikayelerini anlatmaktı aslında. Kahramanımız Ayça, bir taksi şoföründen onu Diyarbakır’dan Silopi’ye götürmesini ister. Şoför, askerlerin güvenlik bahanesiyle yıktıkları, terk edilmiş bir köyde durmak ister. Eline bir su şişesi alır ve yıkıntıların arasında kaybolur. İlk akla gelen şoförün tuvalet ihtiyacını görmek için bu terk edilmiş yerde durduğudur. Ayça bir süre arabada bekledikten sonra iner ve şoförün gittiği yöne yönelir. Yerle bir edilmiş taş köy evlerinin arasından köyün mezarlığını görür. Şoför bir mezarın başında dua okumakta ve elindeki suyla mezarı sulamaktadır. Ayça gördüğü mahrem anı kendisine saklar ve şoföre görünmeden taksiye geri döner.

Bu köy gerçekten Diyarbakır'dan Silopi’ye giderken yolumuzun üstünde gördüğümüz boşaltılmış onlarca köyden biriydi. Gerçeği aramak için çıktığımız bu yolda, kamera ve mimari (yerle bir olmuş olsa da), görünenin ötesinde bir hikayeyi de anlamamıza yardımcı oldu. Bu filmin yaratıcılarından olmama rağmen ne zaman terk edilmiş bir köy görsem, orada terk edilmek zorunda kalınmış hayatları hayal etmeye çalışırım hep.

Bu sahne başka hiçbir ortamda çekilemezdi. Ne kadar anlam yüklemeye çalışsanız da gerçeğin peşinden gitmeseydik ve ona kendi açımızdan yaklaşmasaydık sonuç asla bu olmayacaktı.

Tarihi mirasın bir sinemacı için anlam ve önemi anlamında bu örnek ne kadar açıklayıcı oldu bilemiyorum ama ben hala o köyde terk edilmiş mezarların içindeki insanların hayatlarını düşünüyorum. Köklerinden koparılmak için insanın neyi geride bırakması lazım? Doğduğu, büyüdüğü evi bırakması yeter mi? O evlerden insanları sürenler biraz daha ötesini düşünmüşler bence... Mezarlarına sahip çıkamayan bir halk geçmişi ile bütün bağlarını koparmak zorunda kalır ve bu utancı ölene kadar yaşar.

Sinemamda kullandığım mekanlar, gerçeğin ta kendisi olmalıdır. Anlattığım hikayeler bunu mecbur kılar bir anlamda bana. Ben gerçeği ararken ona çok yaklaşırım, gerçek de bana ufak tefek sinematografik jestler yapar: Asla hayal edip tasarlayamayacağım büyülü kadrajlar hediye eder...

Etiketler:

İlgili İçerikler: