MODERNİZMİN YANİ MİMARLIĞIN ÇIKIŞSIZ ÖLÜMCÜL KRİZİNİN SOLUNUM CİHAZI: KATILIMCI MİMARLIKLAR İLE ÖĞRENCİ BULUŞMALARI ARASINDAKİ BAĞ

Tartışılması gereken mimarlığın ta kendisidir. Sorun, ondan ne anlaşılıyorsa “mimarlık” denen şeydedir. “Katılımcı mimarlık” yaklaşımı da bu anlamda ideolojik bir yanılsamanın yanılsamasıdır. Tarihsel olarak ve ardından bugünlerde “mimarlık” ve uzantısındaki bugünün mimarlık eğitimi paradigması üzerine şunları söyleyebilirim:

MİMARLIK NEDİR?
Öncelikle onunla ilişkilerimizi tümüyle belirleyen ve hakim paradigmanın temelini teşkil eden, benimse “başka” bir şey olduğu konusunda ısrarla vurguladığım “Mimarlık nedir?” sorusu üzerinden konuyu açayım. Bugün bizim mimarlık olarak tanımladığımız mesleki meşguliyet, 19. yüzyılda ve daha sonra 20. yüzyıl başından itibaren modernizm tarafından içeriklendirilerek kalıba dökülen bir sosyolojidir. Mimarlık, endüstriyel kapitalizmin seri üretim ve standardizasyonunun akışlarına yaslı ekonomi halet-i ruhiyesinin binalar olarak maddileşme biçimidir. Dolayısıyla modernizmin tarih yazımı geleneğindeki gibi, mimarlık, 19. yüzyıldan önce esamisi okunur bir sosyal belirme, bilgi alanı ya da meslek değildir. Modernist tarih, kendini retrospektif olarak zamanda geriye doğru da yazan bir bakıştır.

modernist tarih yazımı,

Modernizm, 19. yüzyılı merkez alarak şimdiye ve geçmişin derinliklerine doğru “mimarlık” bedeninde geniş bir alanı süpürür. Mutlak mekan kavranışına karşı mekan temsillerinin 17. yüzyıldan başlayarak ve 20. yüzyıla uzanarak gelişmesi, modernizmin mimarlık içine yuvalanmasına yol açmıştır. Öklidçi anlamda mekanın zihinde yeniden üretilmesi, Kantçı anlamda kategorik uzanmalar, Kartezyen gridallik anlamında konumsuzluğun konumlandırılması ve Newtoncu yaklaşımla başlangıç koşulları yaratıldığında hareketin biçimi olarak mekansal olanın yeniden üretilmesi türünden mekan kavrayışlarının birbirleri arasındaki bağların oluşmasıyla modernist mekan paradigması da imal edilmiştir. Bu etkileşimler mekanın insanın maddiliğinin, yeryüzü ile gökyüzü içindeki kaynaşıklık halinin, açığa çıkarılan ve/veya çıkarılması gereken bir olgu olarak sosyal hayatın içine emdirilmesine yol açmıştır. Bir başka deyişle modernist zihinde “mekan”, bina temsilleri içinde sınırlandırılarak kavranabilir bir olgu ve boşluğun tezahürü olarak resmedilebilir bir oluşumdur.

Eleştiri babında bahsedilmesi gereken ikinci konu, hiçbir iktisadi oluşumun iktisat dışı değerler alanına dokunmadan kendini gerçekleştirebilme olanağı olmaması. Yani, saf iktisat maddileşmeleri hiçbir koşulda oluşamaz. Mimarlık da yolun başından itibaren “değerler” alanını, yani kestirilemezlik, öngörülemezlik ve kişisellik bazlı sosyal tektonikleri, yani “tasarım” alanını bu olmazsa olmazlık nedeniyle massetmek zorunda kalmıştır. Bu süreçte modernist paradigma olarak teorize edilerek, “saf/pür” pratikler için mimarlık kendini gereksiz ve geçersiz kılabilecek toplumsal dinamiklerden koruyabilmiştir.

Kısaca ve açık bir şekilde modernizm ile mimarlık aynı şeylerdir; modernist mimarlık diye bir şey yoktur; modernizm mimarlık, mimarlık modernizmdir. Kendisiyle aynı soydan, aynı kategoriden olmayan bir “tür”ü, yani tasarımı, sosyal koşulların ve tarihsel akışın uygun zamanına denk getirerek kendine -mimarlığa- katmış, fakat asla sindirememiş ve sindiremeyecek bir hayvana benzer mimarlık ile tasarım arasındaki tarihsel ilişki. 19. yüzyılın ikinci yarısı ve 20. yüzyılın ilk yarısında mimarlık, modernizm olarak dinamiklerini kendi içine rezerv etmiştir. Şöyle de söylemek mümkün: Bir düzende belirmiş dinamikler, o düzenin başlangıç koşullarını oluşturmakla kalmazlar; aynı zamanda o düzene, radyoaktif atomların yarılanma süresi gibi bir ömür de bahşederler. Dolayısıyla bugün ortaya çıkan sayısız sorunun, hatta dokunulamaz krizin emaresi, aslında mimarlığın toplumsal alandaki rolüne ilişkin entropinin arttığını ve kaçınılmaz olarak başka bir şeyin parçası olmak üzere dönüşeceğini ya da tedavülden kalkmakta olduğunun göstergesi. Büyük, derin ve çözülmesi mümkün olmayan çelişkilerle dolu olan kriz, mimarlık eğitiminin içinde enfekte olmuş durumda. Modernist paradigmanın içler acısı körlemesine gidişatı, genç insanların zihinlerinde farkına varılabilir, geliştirilebilir kalmış her tür filizi -cılız bile olsa- budaya budaya ivmelenmekte. Mimarlık; mimarlık bileşenlerini, hayatın yerine geçirilebilir bir şey olarak tarifleyerek sistemi gerçekleyen bir yeniden üretim dizisi olarak tanımlayan modernizmin kendisidir. Tasarım denilen zihinsel modu -meslek pratiğini değil- kendi doğal alaşımının bir parçasıymış gibi asimile eden modernizmin (mimarlığın) hali, kısa zaman sonra salt karanlığı kalacak, kendi içine çökmekte olan bir yıldıza benziyor. Mimarlığın tasarımı, yani insan zihninin iki modundan birini -diğeri “bellek”tir- asimile etmesi, mimarlığın kendisinin sunduğu gibi simbiyotik bir ilişki değildir. Çünkü her simbiyotik ilişkide taraflar şu ya da bu ölçüde birbirlerine yaşamsal olarak muhtaçtırlar. Oysa durum, bir eğrelti otunun uçan bir memeliyi, mesela bir yarasayı kendine katması ve yarasalı fakat hala eğrelti otu olarak kalması gibi bir ilhaktır.

KATILIMCI MİMARLIK NEDİR? MİMARLIK ÖĞRENCİ BULUŞMALARI NEYİ ORTAYA ÇIKARDI?
Son beş yıldır Türkiye mimarlık ortamında yeni türden bağımsız icralar gerçekleştiren çok sayıda “katılımcı mimarlık” grupları ve toplulukları ortaya çıktı, çıkmaya devam ediyor. Hiçbir temas ilgileri olmasa bile hepsinin kaynağı ulusal ölçekte 1990’lardan bu yana gerçekleştirilen TÜMÖB-UMÖB öğrenci buluşmalarıdır. Öğrenci buluşmaları başlangıçta hangi niyetle ortaya çıkmış olursa olsun, aslında mimarlığın (modernizmin) eğitimdeki o yıkıcı krizinin ilk hissedildiği ve daha sonra da bu organizasyonlar içinde somut olarak kriz yapılarının görünür hale getirildiği ilk sosyalleşmeler. Her zaman bir “tema” etrafında bir araya gelinse dahi bu temanın katılımcılarca sekteye uğratıldığı, çarpıtıldığı, uyarlandığı, çatallandırıldığı, dejenere edildiği “toplanmalar” olarak, mimarlığın eğitim adı altında okullarda dondurup, katılaştırdığı öğrencilerin tüm “kişiselleşme” uçlarını yeniden tiftiklemiştir.

Fakat asıl önemli olan yanıysa, ister istemez toplanma, buluşma karakterinin öngördüğü şekilde spontane “yapma” eylemlerinin, yani işler bir aktivite modu olarak kişinin kendini inşası olarak tasarım yapma pratiklerinin, okulların kapalı mekanlarında atölye/stüdyo adı verilen sınıflardaki “sahte” (fake) mekan temsillerinin yerine geçmesidir. Yani 19. yüzyıldan başlayarak modernizmin mimarlık adı verilen bir faaliyet olarak örgütlenmesinin dibindeki oluş nedeninin, tasarımın mimarlık gibi bir iktisadi üretim sektörünce zorla ilhakının geçici süre için bile olsa ortadan kaldırılması, ilgası girişimidir.

Öğrenci buluşmaları kısa ömürlü, zayıf yapılanmalar olarak addedilebilir. Hatta sağlanılan zorunlu sponsorluklardan dolayı sistemin yeniden üretimi olarak da görülebilirler. Ancak öğrenci buluşmalarının eşsiz bir karakteri vardır; katılımcı tüm mimarlıkların aslında içine yerleşmek istedikleri sosyal kozayı ortaya çıkarır. Benim de kişisel tarihimi kökten etkileyen 1993 Gökçeada Öğrenci Buluşması’ndan bu yana şahsıma çok sayıda öğrenci buluşmasında bulunma olanağı sağlandı; bunun müsebbiplerine minnetarım. Tanığı olduğum tüm buluşmaların ortak yanı; buluşmaların kültürel olarak en zayıf yanının, buluşma finallerinde gelinen noktadaki sonuç ürünler olmasıydı. Fakat asıl büyük zenginlik, buluşma programında taslak olarak belirlenmiş konular çerçevesinde yaratılan ortamlardaki çeşitlilik ve etkililik olarak süreçlerin kendisinin vurgulanmasıydı. Bu, okullardaki mimarlık eğitiminden, yani sonuç ürüne odaklı, kapalı, hoca bazlı “mimarlık bilgisi” distribütörlüğünden tümüyle farklı dinamiklerle işleyen bir yapıydı.

Şimdi, öğrenci buluşmaları dışındaki çeşitli ve çok sayıda katılımcı mimarlık grubu, topluluğu ve aktivitesine gelmek istiyorum. “Katılımcılık’ siyasal sistemin sinsi tektipleştirici kavramlarından biridir. Bu yargımı katılımcı mimarlık aktiviteleri problematiği içinde iki gerekçe üzerinden açabilirim. Birincisi, katılımcı mimarlık aktiviteleri her zaman çok iri, karmaşık bir sistem sorununun evcilleşmesine yol açacak şekilde, sorunun içinde fiziken ihmal edilebilecek kadar “dar” bir bölgeyi, sorunun tümünün daha küçük ölçekteki bir modellemesi olarak kabul eder ve öngörür, yani ona indirger. Dolayısıyla sorunların asıl çetrefil yapısını kuran çeşitli küsuratları, çatallanmaları, yanılsamaları ve kendiliğindenlikleri gündemleri dışında tutarak sorunu “yuvarlak” bir toplam haline, dolayısıyla aktiviteyi sonuç ürüne taşıyabilecek izolasyonlara tabi tutarlar. İkincisi, bu aktiviteler “yerellik” fikri üzerinde temellendiklerinden şüphe duymazlar. Fakat daha ilk anda aktivitenin gerçekleşebilmesi için ilk yapılacak şeyin, yerel insani dinamikleri, yapı ya da bileşenlerini inşa etmek üzere formel mimarlık (modernizm) faaliyeti ve kavranışı içine ilhak etmek olduğunu anlar ve bunu yaparlar. Yani “yerel” olanı, aynı mimarlığın tasarımı asimile etmesi gibi asimile ederek, mimarlığın simülatif bir uzantısı haline getirirler. Çok az sayıda katılımcı mimarlık sosyal aktivitelerine katıldım (davet edenlere müteşekkirim). Hemen hemen tümü bunu yapmak zorunda kaldılar. Çevrenin oluşumu için alınan tüm ortak kararlar, bu kararların alındığı süreçler ya da organizasyonlar olmasa da aynen yapılabilecek “mimari ürünler” ile sonuçlandı. Tüm iyi niyetli heveslenmelere rağmen “katılımcılık” politik, kültürel ve psikolojik olarak pasivize olmanın bir biçimidir. Üzerine eğilinen konu her neyse, bu durumun onun üzerinde kalın ve ölü bir katmanın oluşmasına yol açarak konunun mesele edinilmesini önlediğini, soruna erişimi dibe doğru iterek imkansız kıldığını söyleyebilirim.

SONUÇ
Mimarlık (modernizm) artık radyoaktif yarılanma süresini tamamlamakta olan 150 yıllık tarihsel bir oluşum. Mimarlık, kapitalizmin 19. yüzyılda sanayileşme çağı olarak belirmesiyle ya da meta üretimi çağının zanaatkar bina üretimine “iktisat-dışı değer” kavramını bulaştırmasıyla ortaya çıkmış bir meslek. Günümüzde bu yapısının yol açtığı ölümcül krizler içinde debelenerek henüz tam olarak şekillenmesini hissettiğimiz fakat gözlemleyemediğimiz bir başka yapıya dönüşmekte, ortadan kalkmakta. Bu durum en çok mimarlık eğitiminde kendini belli ediyor. Çünkü mimarlık eğitiminin, modernizmin yani özdeşi olan mimarlığın var olabilmesinin şartı, iktisat dışı değer olarak insan zihninin tasarım modunu mimarlığa massetme alanı olabilmesindedir. Yol açtığı eğitimsel krizin boyutları, onu bu iktisat dışı değerler alanını genişletmeye zorlamaktadır.

Katılımcı mimarlıklar, bu tarihsel kriz olgusunun çocuğudur. Mimarlığın krizini evcilleştirmekte ve katılımcıları geçici olarak kendi akış dinamiklerine uyarlanmış kılarak, krizin “hümanize edilerek” aşılabileceği yanılsaması yaratmaktadırlar. Şüphesiz gereksiz ya da anlamsız bulmuyorum. Hatta krizi bir açıdan derinleştiriyor bile olabilirler. Türkiye’de rastladığımız bu kapsamdaki mimari, sosyal ve entelektüel hareketlenmelerin, yine bu krizin hissiyatı içinden çıkmış öğrenci buluşmaları kökenli hareketlenmeler olduğu kanısındayım. Fakat ülke hangi konuda bizleri yanıltmadı ki bu konuda da yanıltmasın!

Etiketler:

İlgili İçerikler: