Michel Foucault1 için “insan” var olmaya devam edip etmeyeceği meçhul bir varlıktır. Bu tartışmayı açarken Fransız felsefeci, biyolojik bir tür olarak Homo Sapiens’in varlıksal devamlılığına dair bir sıkıntıdan bahsetmiyor, modern insanın yarattığı anlamlandırmaları “insan” kavramı içerisinde toplayarak bu kavramın varlığını devam ettirebilme gücünü sorguluyor. Öyle ki, Homo Sapiens’in tür olarak varlığını devam ettirebildiği bir gelecekte dahi, “insan” olarak tanımlayabileceğimiz bir varlık kalmayabilir. Bu felsefi yaklaşım ise bizi “post-insan” kavramı ile başbaşa bırakıyor. Kısaca post-insan, insandan sonra gelen anlamına geliyor ve bütün bu tartışma insandan sonra gelen varlığın nasıl bir şey olacağı üzerine şekilleniyor. İnsandan sonra gelenin ne olacağını ise ancak insanın ne olduğunun tanımlanmasından sonra tartışılabiliriz.

Hiç şüphe yok ki insan olmanın en önemli özelliklerinden ikisi bulunduğu ortamı dönüştürebilme yeteneği ve çevresinde olan bitene karşı etik bir yaklaşım oluşturabilme becerisi. Bu iki özelliğin ulaştığı en üst nokta ise Descartes’in2 “Düşünüyorum öyleyse varım” cümlesi olarak karşımıza çıkıyor. Bu cümle ile birlikte insan bir yandan kartezyen düzleme oturttuğu evreni tamamen dönüştürme gücüne erişti, öte yandan bu dönüşümün etik sorumluluklarını kayıtsız şartsız üstlendi. Tam da bu nedenle “modern olmak” ve “insan olmak” birbirleri ile yakından ilişkili kavramlar. Descartes sonrası modern toplum insana tür olmanın ötesinde bir değer atfederek onun “insanca” yaşamasını garanti altına almaya çalışıyor; bugün insanlığın asıl amacı her şeyden önce “insanca” yaşamak! Oysa ki insanca yaşamak, dönüştürebilme gücü ve etik anlayışın arasında bir uyumu, birbirlerini etkileyen bu iki “insan” özelliğini beraber taşıyabilmeyi gerektiriyor. Tam da bu noktada “post-insan” kavramı önem kazanıyor. Post-insan, birey olarak ya çevresini dönüştürme hakkı elinden alınmış ya da bütün etik bakış açısını kaybetmiş durumda bir canlı; kaybettiği özelliklerinin yerine başka kazançları olup olmadığı ise meçhul. Post-insan gelecekte belki de kaybettiği bu özelliklerine karşın ekolojik çöküşe dur diyecek, kendine tamamen haz üzerine kurulmuş bir dünya yaratacak veya daha da ötesine geçerek Matrix-vari bir sanal evrende yaşamaya başlayacak. Bu potansiyel kazançları sayesinde birçok konuda daha ileri görünecek olsa bile post-insan, “insan” olarak tanımlanamayacak yeni bir biyolojik tür haline gelmiş olacak.

Zizek3 için insan tam da bugün herhangi bir biyolojik tür olduğunu kabulleneceği bir kabusun içerisine doğru yol almakta. Üstelik insanlığı bu kabusa sürükleyen de kendi yarattığı çevre problemleri. İnsan, çevre problemleri ile boğuşurken çevresini dönüştürmemesi ve hayat ile ilgili etik yaklaşımının yerini ekoloji bilimi tabanlı bir kurallar bütününe bırakması konusunda durmadan telkin ediliyor. Artık çevreyi değiştirme ve etik yaklaşım üretme işini neredeyse bütünüyle ekonomi-ekoloji ortaklığında bir “sürdürülebilirlik” düşüncesine terk etti. Biyolojik varlığını devam ettirebilmesi uğruna insan olmayı bırakabileceği düşüncesi bu bağlamda belleğinde yer etmeye başladı bile. Bu düşüncedeki soru ise insanın neleri bırakabileceği ve nelerden kesin bir şekilde ayrılamayacağı. İşte bu soruya insanlığın vereceği cevap “insanın” devamını oluşturacak. Bu cevapla birlikte belirecek yeni durum ise mimarlığın geleceğini tanımlıyor çünkü post-insanın gelişi ile birlikte mimarlık da bir “post-“ haline gelecek; insan kültürünün bir parçası olarak mimarlık, insan sonrası toplumsal “kültürün” bir parçasına dönüşecek. Söz konusu dönüşüm ise varlığa etik bir yaklaşım üretmeyen, varlığı değiştirmeyen ama durmadan değiştiriyormuş gibi yapan bir mimarlık. Bu, insanı biyolojik gereksinimleri ile tanımlayıp mutluluğu da oldukça basitleştirilmiş bir haz duygusuna indirgiyor. Dokunacağı ve birlikte yaşamaya devam edeceği bir doğası kalmamış, yapı dışında kurgulanmış yapay ve pragmatik ekolojik rezerve ise insanın dokunamaması için elinden geleni ardına koymayan bir mimarlık bu. Post-insan için mimarlık, içinde bulunduğu hapisanenin duvarları gibi. Baudrillard4 post-insanı metaforik olarak camekana hapsolmuş bir çocuk olarak tanımlıyor. “Camekan çocuk” bitmek tükenmek bilmeyen bir imge üretimini, içine hapsolduğu camekandan izliyor. Gözünün önündeki imge durmadan değişiyor; oysa ki gerçekte hiçbir şey değişmiyor. Mimarlık bugün işte bu “camekana” dönüşme tehlikesi ile karşı karşıya.

Latour5 çevre problemleri için çözüm yolunu, ekolojik bilimsel yöntemden çok çevre politikaları üzerinden oluşturulmuş bir etik tartışmada görüyor. Bilim, çevre problemlerine herhangi bir deneye yaklaştığı gibi yaklaşırken ve varlığa kartezyen değerler verirken aslında insan için ontolojik varlığın değeri ancak insan olmak bağlamında tartışıldığında anlaşılabilir bir değerdir. Benzer şekilde Wines6 için çevreci mimarlık, çevre sorunlarına etik bir yaklaşım üretebilmiş bir toplumun mimarlığı. Çevre sorunları ile etik düzlemde yüzleşmiş bir toplum öncesinde ise çevreci bir mimarlıktan söz etmek mümkün değil. Bu nedenle bugün mimarlığın problemi, insanın kendi varlığını devam ettirebilmesi için etik bir çerçevenin belirlenmesi haline geldi. Bu çerçeve oluşturulana dek mimarlık, insanın “insan” olma halini sorguladığı ve hiçbir şeyi değiştirme gücü olmayan bir imge üretiminin başat üretim biçimine dönüştüğü bir dünyada debelenmeye devam ediyor.

Notlar:
1 Foucault, M. (1966). The Order of Things: An Archaeology of Human Sciences
2 Descartes, R. (1637). Discourse on the Method
3 Zizek, S. (2010). Ahir Zamanlarda Yaşarken
4 Baudrillard, J. (1990). Kötülüğün Şeffaflığı: Aşırı Fenomenler Üzerine Bir Deneme
5 Latour, B. (2004). Politics of Nature: How to Bring the Sciences Into Democracy
6 Wines, J. (2000). Green Architecture

Yorumlar

Yorumlar

İlgili İçerikler