Babil’den Dubai’ye: İnsanlığın Ölümsüzlük Mücadelesi Olarak Şehirler

SİNAN LOGİE

“Yaşama dikkatle bakarsanız, belirsiz olanı görürsünüz. Elinizi sallayın. Belirsiz olan yaşamınızın bir parçası.” William Klein

Birleşmiş Milletler’e göre 2008’den beri dünya nüfusunun yarısından fazlası şehirlerde yaşıyor. Bu tarih 9.000 yıl önce Mezopotamya’daki Neolitik dönemde insanların göçebe hayatı bırakıp yerleşik hayata geçmesiyle başlamış uzun bir sürecin dönüm noktası olarak kabul edilebilir. Çatalhöyük, Uruk ve Babil bilinen ilk yerleşimler. Bu şehirlerin oluşması teknolojinin ilerleyişine sıkı bir şekilde bağlı olsa da doğumları, her şeyden önce doğanın mucizesine bağlıydı: Su. O zamandan beri, büyüleyici ve dehşetli güzellikleri nedeniyle şehirler, sonsuz bir ilham kaynağı oldular ki bu, şehrin, insanlığın en temel mirası olduğunu akla getirebilir.

Tarımsal üretim fazlalığından doğan yeni toplumsal örüntülerin ötesinde, şehirler, beşeriyetin tıpkı Tekvin’deki Babil Kulesi hikayesinde olduğu gibi ölümsüzlük arayışının ve doğaya (ya da tanrıya) tahakküm etmesini cisimleşmesi şeklinde okunabilir. Yoğunluğun bu eşsiz biçimi, şehri “think tank” olarak tanımlayabilecek olan, tek tanrılı dinlerin yükselmesine yol açtı ya da birlikte beraberliğin yeni hallerini tanımlamak üzere Atina demokrasisine götürdü. Ancak bunun ikilik gibi pahalı bir bedeli oldu. Bu ikili bakış, inanç sistemlerimizi ve doğayla diğerlerine olan bağlantımızı derin bir şekilde kazandı: Şehirliye karşılık barbar, kentsele karşılık periferi, kente karşılık doğa, bize karşılık diğerleri. Bu karşıtlıklar anahtarı, yatay bir toplumdan hiyerarşik ve özelleşmiş olana çevirdi.

Doğaya karşı bu Demiurgos-vari tutum, politik, dinsel ve bilimsel mutasyonların evrimini takiben farklı süreçlerden geçti. Ticari, askeri ya da politik düğüm noktalarıyla bilinen şehirler yavaş yavaş endüstrileşmenin etkisiyle yeni ayrışma biçimlerini kendi benliklerinde yeniden tanımlayarak ve aynı zamanda protesto mekanları olarak karmaşık sistemlere dönüştüler. Fransız Devrimi, Mayıs 1968, Tiananmen Meydanı, Occupy Wall Street ve en güncel olarak da İstanbul Gezi Parkı böyle vakalardı. Yeni fikir ve teorilerin doğuşu için şehirler kesinlikle en önemli alanlar oldu. Yine de çabucak değişen küresel bir dünyada, bu teorilerin bazılarının sürdürülebilir bir model sağlamadığı ispatlandı. Böylece, Ebenezer Howard’ın Bahçe Kent’i ya da Le Corbusier’nin Radiant City’si, arabayla gerçekleşen bireysel ulaşımın baskınlığıyla artan ve kentsel yayılım hastalığıyla sonuçlanan yirminci yüzyılın şehir planlama yaklaşımlarında muazzam bir etkiye sahipti.

dubai,
dubai; mimarlığın ve "mapping"in bittiği nokta
yeni babil (fotoğraflar: sinan logie)

Kent nüfusunun bu muazzam artışı, 18. yüzyıldaki Sanayi Devrimi’yle başlayan daha büyük bir planın bir parçası olduğu için elbette ki tek suçlu bahsettiğimiz planlamacılar olamaz. Filozof Michel Serres’e göre, Fransa nüfusunun yüzde yetmişi 1900 yılında tarımla meşguldu. Bugünlerde, Fransa’daki çiftçiler, etkin nüfusun yalnızca yüzde birlik kısmını oluşturuyor. Bu rakamlar, insanoğlunun doğa üzerindeki hakimiyetinin yükselişini çok iyi çiziyor ve kentsel planlamanın başarısızlığının bir ispatı oluyor. Gelişmekte olan ülkelerde bu oranlar arasındaki fark daha düşük olsa bile, Birleşmiş Milletler’in 1.4 milyar kişinin 2020 yılında gecekondularda yaşayacağını belirtmesi başka bir endişe kaynağı.

Ne var ki, küresel kapitalizmin baskısıyla kentler, yatırımcıların ve finansal aktörlerin elindeki pazarlama aracı olarak kendilerini yeniden tanımlamak için politik ve dini sembolizmi bıraktılar. Bu durum, kısmi olarak Soğuk Savaş sonrası dönemde Dubai’nin yükselişiyle de okunabilir. 1930’larda 30.000 nüfusuyla Basra Körfezi’nde küçük bir liman kenti olan bu yeni ‘’Babil’’, 20. yüzyılın ikinci yarısında fosil enerji kaynakları üzerine kuruldu ama yabancı sermayenin girişini sağlayan ekonomi yasalarının etkisiyle 1990’lı yıllarda şehir, birdenbire zenginleşip gelişmeye başladı. Bugün, Dubai, gurbetçiler ve ülke vatandaşlarıyla birlikte 2.4 milyon nüfusa ulaştı. Dubai, bütün kapitalist hastalıklara ev sahipliği yapan bir alan: Göz kamaştırıcı mimarlık (Soğuk Savaş döneminde geliştirilmiş bilgisayar teknolojileriyle tasarlanan), dev karbon ayak izi ve şiddetli sosyal adaletsizlikler. Öyle görünüyor ki Dubai, insanoğlunun ölmeden önceki son spazmını temsil ediyor.

2013 yılında dünya yeni bir devrim yaşadı: Ekonomik krizler bağlamında dünya nüfusu, 7 milyarlık sınırı aştı. Uyarıcı çevresel faktörlerin eşlik ettiği bütün süreç, geçen yüzyıldan taşınan kayıtlarla ortaya çıkarıldı. Son 10 yıldır bütün kentsel tasarım paradigmaları krize girdi. Ekonomik gelişme, bilgisayar ekranlarında hüküm sürüyor. Burada ve orada, aktivistler şehirlerini ve doğayı korumak için savaşıyor. Belki de, Harvard Üniversitesi yüksek lisans öğrencilerine tavsiyede bulunan boksör Muhammed Ali’nin doğaçlama söylediği “Ben, Biz!” şiirindeki gibi, kendi kişisel karşıtlığımızdan kurtulmanın tam sırasıdır. Bu kısa şiir belirsizlik ihtiyacından söz ediyor. Kent ve doğa, birlikte karmaşık bir bütün olduğu sürece artık birbirinden ayrı planlanamaz. Belirsizlik, geleceğin paradigması olabilir. Belirsiz bir bölgede hiçbir farklılık yoktur, bütün öğeler bir arada var olur ve birinin deneyimine göre bir imge olarak tanımlanır.

Haydi elinizi sallayın! Ve zihninizin limitlerini silmeyi deneyin.

Etiketler:

Ne düşünüyorsunuz?

0 yorum TARTIŞMAYA KATIL

İlgili İçerikler: