Bankside’da Yeni Bir Tate

Londra'nın en önemli gayrimenkul merkezine dönüşen Bankside'da yer alana Tate Modern'in ek binası Haziran ayında açıldı. Ayça Vural Cutts, bölgenin gelişim sürecini, karakterini ve Herzog & de Meuron tasarımı yapıyı yazdı.

Çoğumuz, dünyanın en ünlü modern sanat müzelerinden Tate Modern’in bulunduğu Bankside nehir kenarının karakterini fark etmeden Londra’yı gezeriz. İngiltere’nin en eski yerleşim alanlarından biri olan Bankside’ın müstehcen bir eğlence yeri olarak son derece tutarlı bir öyküsü var. Romalılar Thames nehrinin kuzeyinde Londinium’u, yani Londra’yı kurduklarında, bir köprü yaparak şehir duvarları dışındaki bu bölgeyi iskan etmişler. Günümüzün London Bridge köprüsünün yerinde olan bu köprüyle nehrin güney yakasında, kontrolden uzak bir kaçış yeri yaratmışlar.

Bankside, şehrin yetki alanı dışındaydı ve başka yerlerde izin verilmeyen yasadışı uygulamalar burada ücretsizdi. Bölgenin halkını esnaflar, han bekçileri, göçmenler, suçlular, fahişeler ve çok az sayıda din adamı oluşturuyordu. Toplumun soylu ve orta sınıfı için kaçınılması gereken bir bölge; genelevlerin, hayvan dövüşlerinin, birahanelerin ve halk tiyatrolarının bulunduğu bir eğlence merkeziydi. Tudor döneminin en önemli tiyatrolarından The Rose, the Swan, the Globe ve the Hope buradaydı. Başta William Shakespeare olmak üzere İngiltere'nin en büyük yazar ve oyuncularının bazıları burada yaşamış ve çalışmış. Geoffrey Chaucher'ın Canterbury'ye yolculuğu buradan başlamış. Eğlence binalarına ek olarak, şehirde gömülmesine uygun bulunmayanlar için mezarlıklar ve akıl hastaları için hastaneler bulunuyordu. Bölge ayrıca Charles Dickens’in babasının da bulunduğu Marshalsea Hapishanesi ve Clink Hapishanesi ile tanınır.

Thames Nehri’nin sığ sahili, çamur düzlükleri ve mal taşımadaki avantajından dolayı 19. yüzyılda ve 20. yüzyıl başlarında Bankside, demir dökümhaneleri, depo ve rıhtımlarla endüstriyel olarak gelişir. Bölgeye ilk elektrik santrali de bu dönemde kurulur. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yeniden geliştirilen Bankside Elektrik Santrali, Waterloo Köprüsü ve Battersea Elektrik Santrali’nin de mimarı olan Sör Giles Gilbert Scott tarafından tasarlanır ve 1947 ile 1963 arasında inşa edilir. Günümüzde Tate Modern tarafından kullanılan bina, Thames’in güney yakasının siluetine hakim olur ve 1981 yılına kadar elektrik üretmeye devam eder.

Bankside Elektrik Santrali, özelleştirme kapsamında Nuclear Electric firmasına devredildikten sonra 1990 yılında satışa çıkarılır. Tate tarafından devralınan bina, 1994 yılında açılan uluslararası bir yarışma sonucunda Herzog & de Meuron tarafından yeniden tasarlanarak 2000’de modern sanatlar müzesi olarak kullanıma açılır. Binanın yeniden işlevlendirilmesiyle stratejik olarak önem kazanan bölge, bir diğer anlamda daha değerlenir: Konumunun mimariye etkisi ve mimarinin konumuna etkisi açısından son dereceli başarılı olan Tate Modern projesi, halka yeni kamu alanları sağlar ve çevresindeki binaların değerlerini artırır. London Eye, Globe Tiyatrosu ve Millennium Bridge projelerinin de gerçekleşmesiyle, Bankside endüstriyel karakterini dünyanın en önemli turistik yerlerinden ve en çok arzu edilen adreslerinden birine çevirir.

Bölge, günümüzde ülkenin en değerli gayrimenkul merkezlerinden biri halinde. Arazilerin değerlenmesiyle beraber lüks konut kulelerinin bölgedeki sayısı artarken, İngiltere'de en temel ihtiyaç olan barınma, orta sınıf için her geçen gün daha da zorlaşıyor ve yabancı yatırımcıların sayısını daha da artırıyor. Bankside ve yakın çevresinde oluşan nüfus artışından dolayı 2011-2031 dönemi için belediyenin belirlediği yıllık yeni toplam konut ihtiyacı 1646. Bu rakam İstanbul gibi dışa doğru büyüyen bir şehir planı için çok yüksek görünmese de Londra gibi kendi sınırları içinde büyüyen bir şehir için oldukça yüksek. Bu, şehrin dikey büyümesi yani yüksek katlı binaların yapılması gerektiği anlamına geliyor. Belediyenin belirlediği konut ihtiyacının yaklaşık %49’u “affordable housing” yani erişebilir sosyal konut. Geri kalanı ise Bankside’in aşırı yüksek gayrimenkul piyasasında ancak “unaffordable” olarak tarif edebileceğimiz lüks ve pahalı konutlar. Thames Nehri’nin silueti de, üç odalı bir daire fiyatının 2,3 milyon pound olduğu yüksek konut binaları ve cam ofis kuleleriyle yeniden şekillendi.

Bu kentsel yenileme ve gelişme sürecinde Tate Modern için yapılan yeni ek bina, 17 Haziran 2016 tarihinde açılarak nehrin güney yakasına farklı bir cephe kazandırdı. 260 milyon poundluk proje, yine Herzog & de Meuron tarafından tasarlandı ve bu ikonik ek bina, Tate Modern’in galeri kapasitesini %60 oranında artırdı, müzeye performans sanatları, eğitim olanakları ve sanat atölyeleri gibi yeni işlevler getirdi.

Ek binanın dokuz yıllık tasarım süreci oldukça tartışmalı geçti. Binanın tasarımının belediye izinlerinden sonra tamamen değişmesi, mimarı Herzog & de Meuron ve işverenin özenini yansıtsa da projenin açılış tarihini 2012’den 2016’ya attı ve projeye ek 45 milyon poundluk bir bütçe getirdi. Herzog & de Meuron, 2006 yılındaki cam kutuların oluşturduğu “zigurat” önerisinden vazgeçip revize ettikleri projede, ana binaya tuğla bir ek ile bağlanmayı tercih etmiş. Binanın katlanmış geometrik formu ve dantel örgüsünü anımsatan tuğla cephesi günümüz inşaat teknolojisinin yansıması. Tuğla örgüsüyle yaratılan perfore yüzeyler, camın şeffaflığını ve geçirgenliğini koruyarak eski dokuyla eşleşiyor.

Londra’nın geleneksel inşaat malzemesi olan tuğlanın cephedeki çeşitliliği Tate Modern’in içerdiği eserlerin çeşitliliğini anımsatıyor. Binanın “katlanmış” formu ise 21. yüzyılın inşaat tekniklerini en iyi şekilde yansıtıyor. Ek bina, nehrin karşı yakasındaki St. Paul Katedrali’ne tamamen zıt bir görünüş oluştururken, tuğla dokusunun oluşturduğu katı formuyla sanat için bir tapınak etkisi yaratıyor.

Binanın üzerine oturduğu eski yağ depolarının ve imar kurallarının şekillendirdiği form, St. Paul Katedrali’nin siluetini ve çevredeki binaların ışık hakkını korumayı amaçlıyor. Alışılagelmiş müzelerin aksine yüksek bina şeklinde tasarlanan ek bina, iki köprüyle ana binaya bağlanıyor. Bodrum katındaki eski yağ tanklarını da galeri olarak kullanıma sunan toplam 11 katlı binada sergi alanları ilk dört katla sınırlı. Müzenin geri kalan bölümleri kamusal alanlara, eğitim alanlarına ve çalışanlara ayrılmış. Brüt betonun hakim olduğu iç mekanda dış cephenin doku ve geometrisi hissedilirken, binanın içerisinde de cephesinde olduğu gibi eski elektrik santralinin malzemelerinin kullanımı binanın tarihini günümüze taşıyor. Mekanlar katlar arasında farklılaşsa da malzemelerin tutarlı ve ısrarlı kullanımı bina içerisinde sürekliliği sağlıyor.

Böylesine önemli bir konum ve büyük bir bütçenin oluşturduğu projeden, kullanıcıların beklentileri de büyük. Tate Modern’e yapılan yeni ek bina mimari anlamda birçok büyük başarıyı sağlamış olsa da, iç mekan tasarımı ve işlevselliği bakımından bazı noktalarda hayal kırıklığı yaratıyor. Cephenin perfore tuğla yüzeyi Londra’nın bulutlu havasında, iç mekanı karanlık bırakarak gün boyunca ek aydınlatmanın kullanılmasına neden olmuş. Katlar arasındaki geniş merdivenler, lobi alanları ve holler binanın kullanımını rahatlatsa da cephenin tasarımı, panoramik manzarayı lobilere yeterince taşıyamıyor ve bu alanların kullanımını azaltıyor.

Düşey sirkülasyon tasarımının Tate Modern’in ana binasında da verimli olarak işlememesi gündemdeki bir sorun. Tate Modern’in açıldığı günden itibaren dünyada en çok ziyaret edilen sanat müzelerinden biri olmasına karşın müze ya bu boyuttaki başarının ya da tasarımcıların yanlış hesaplamalarının kurbanı olageldi. Müze içerisindeki asansör ve yürüyen merdivenler uzun kuyruklar oluştururken kafe ve tuvaletlerin kullanılması da kalabalık yüzünden oldukça zor. Aynı sorun, sonradan yapılmasına rağmen ek binada da görülüyor. Simgesel olarak tasarlanmış merdivenler katlar arasındaki ana dolaşımı sağlıyor. Asansörlerin yetersizliği ve binanın tasarımının merdivenleri ön plana çıkarması, müzenin kullanımını sağlıklı olarak yürüyebilenlere odaklamış. En üst kattaki seyir terasına ve dokuzuncu kattaki restorana ulaşmak için merdiven hollerinde uzun kuyruklar oluşuyor, hasta ve çocuklu aileler çoğu zaman üst katlara çıkmaktan vazgeçiyor.

Asansör hollerindeki kuyrukların en büyük nedeni seyir terasının 360 derecelik Londra manzarası. Rogers Stirk Harbour’un en son tasarımlarından Neo Bankside konut binasının yan arsada bulunması seyir terasını daha da popüler hale getirdi. Yeni teras, milyonlarca pound değerindeki dairelerin içlerini görebilmek için en uygun platform görevi görüyor. Herzog & de Meuron ve Richard Rogers’in bu iki önemli binasının yan yana gelmesi mimarlık tutkunları için inanılmaz bir fırsatken, diğer yandan çelişkili bir durum oluşturuyor. Bir kamu binası olan Tate Modern’in cephesi adeta tuğla bir tülle kaplanmışken, Richard Rogers’ın yarattığı saydam yaşam tarzı, şeffaflık ile mahremiyet tezadını gündeme getirdi. Müzeye gelen binlerce ziyaretçi bu lüks dairelerin içlerini görebilme fırsatından aslında oldukça memnun kalırken, konutların sahipleri izlenilmekten rahatsız olup hukuk yoluyla Tate Modern’in seyir terasına karşı çıktılar. Bu konu medyada ve halk arasında sıkça gündeme gelen bir tartışma yarattıktan sonra dairelerin cam cephesine perde ve stor takılmasıyla sonuçlandı.

Bütün bu tartışmalara rağmen, Tate Modern binası eski ve yeninin olağanüstü bir birleşimi, geçmişi geleceğe taşıyan sürekli bir gelişim sürecinin en iyi örneklerinden. Tate Modern’in son 20 yılda bölgenin gelişimine katkısı çok büyük. Açıldığı günden itibaren Bankside’a milyonlarca ziyaretçiyi çekmiş, 1500 yeni iş imkanı sağlamış ve açıldığı yıl yerel ekonomiye 100 milyon pound kazandırmış. Yeni yapılan ek bina da bu ekonomik büyümenin ikinci dalgasını oluşturarak yeni bir odak noktası yarattı. Bu da bölgeye yapılan yatırımın ve turizmin artmasını devam ettirecek. Öte yandan bu ekonomik kalkınma Southbank’in sosyal ve kültürel sürdürebilirlik dengelerini de değiştirecek. Konut ve ofis fiyatlarının yükselmesi ve gelişmekte olan çevresel etkenler bölgenin geleneksel yaşam tarzını dönüştürecek. Bölgedeki dönüşüm projeleri, iyi planlanmadığı takdirde Southbank’in farklı gelir düzeylerinden gruplara hitap eden bir sanat merkezi olma karakterini tehdit edebilir.

Mali ve politik faktörlerle şekillenen Bankside Londra’nın en yoğun ve radikal olarak değişen bölgesi. Yüzyıllar boyunca veba salgınları, iç savaş, yangınlar, İkinci Dünya Savaşı’nın bombardımanı, terör ve ekonomik krizlerle sarsılmış. Ancak ekonomik ve politik önemini her büyük darbeden sonra daha da hızlı artırmış. Zamanında çoğunluğu yeşil olan ve sadece kıyı şeridindeki tiyatrolar, eğlence yerleri ve genelevlerden oluşan Bankside bölgesi, günümüzde Londra’nın sanat ve turizm sembolü. Tate Modern’e yapılan yeni ek bina ile de her zaman değişmeye ve gelişmeye açık olduğunu bir kez daha gösterdi.

Etiketler:

İlgili İçerikler: