Bir Asır Sonra Hala Güncel: Konut Sorunu

ESER EPÖZDEMİR

Berlin’de 23 Ekim-14 Kasım tarihlerinde düzenlenen “Wohnungsfrage” etkinliği, konut sorununa küresel boyutta bakıyor. Eser Epözdemir, gözlemlerini ve Nikolaus Hirsch ile gerçekleştirdiği söyleşiyi paylaştı.

Berlin’in en köklü kültür merkezlerinden Haus Der Kulturen Der Welt, “Hundred Years of Now” başlığı altında, 2018 yılına kadar, sosyopolitik sorgulamaları odağına alan etkinliklere ev sahipliği yapıyor. Bu vesileyle HKW, 23 Ekim - 14 Kasım tarihleri arasında “Wohnungsfrage” başlığı altında, konut odaklı bir dizi etkinliğe de ev sahipliği yaptı.

Amerika’nın Almanya’ya hediyesi olan HKW yapısının mimarı Hugh Stubbins Jr. Berlinlilerin Schwangere Auster (gebe istiridye) olarak bildiği bina, Tiergarden’de eski Berlin Duvarı’nın geçtiği hattın birkaç adım ötesinde ve yeni parlamento binası Şansölyelik Ofisi ile komşu konumda yer alır. (Konut sorununu derinlemesine inceleyen etkinliğin açılış günü Şansölyelik Ofisi’ni ziyarete gelen İsrail Cumhurbaşkanı binadan ayrılırken yaya ve araç trafiğine kapatılan sokaklar da bir garip tesadüf olarak kayıtlara geçmiş bulundu.)

Wohnungsfrage ya da Türkçesiyle “Konut Sorunu”, Friedrich Engels’in 19. yüzyıl sonunda yazdığı aynı isimli metinden yola çıkıyor (F. Engels, The Housing Question, Progress Publishers, Moscow 1872; Güneş Özdural çevirisiyle, Sol Yayınları, 1977).

Aradan geçen yüzyıla rağmen konunun hayati bir sorun olarak güncelliğini koruması, HKW’yi etkinliği düzenlemeye iten ana nedenler arasında yer alıyor. Wohnungsfrage, birçok eşlikçinin desteği ile dört küratörün elinden çıkmış: Jesko Fezer, Wilfried Kuehn, Hila Peleg ve Nikolaus Hirsch. Sergi, akademi, konferans ve basılı yayınlar olmak üzere dört ana bölümden oluşan Wohnungsfrage etkinlikleri, konut meselesine bütüncül bir alternatif bakış sunuyor. Wohnungsfrage Academy başlığı altında, 22-28 Ekim 2015 tarihleri arasında sosyolog, antropolog, sanatçı, mimarlık tarihi uzmanı gibi profesyonellerin davet edildiği disiplinlerarası akademik bölüm ise bana kalırsa, tüm etkinliğin en can alıcı kısmını oluşturdu. 16 konuşmacı ve 60 katılımcıyla gerçekleşen alan gezileri, konferans ve atölyeleri içeren bu bölüm oldukça zengin bir programa sahipti. Belki burada, Akademi’de yer alan birkaç isme değinmek gerekiyor; David Madden (LSE Sosyoloji Bölümü), Abdulmaliq Simone (Max Planck Enstitüsü Dini ve Etnik Çeşitlilik Araştırmaları; Göttingen/Goldsmiths University of London), bir önceki İstanbul Bienali’nden de hatırladığımız Andrea Phlipps (PARSE Professor of Art, Valand Academy, University of Gothenburg), Sandi Hilal (DAAR Decolonizing Architecture Art Residency; Beit Sahour, Palestine).

Akademi içerisinde; Thordis Arrhenius, Jean Philippe Vassal, Reinier de Graaf’ın yer aldığı, kamuya açık dersler vermek üzere gerçekleşen ünlüler geçidini de es geçmemek gerekir. Akademi; Frankfurt mimarlık camiasından, daha önce Türkiye’de de çalışmalar gerçekleştirmiş, serginin de eş küratörlerinden mimar Nikolaus Hirsch ile New York Buell Center Columbia Universitesi’nden Reinhold Martin’un ortak çalışması.

Akademi katılımcılarından Filistin kökenli araştırmacı mimar Sandi Hilal, altı kalınca çizilmesi gereken isimdi bana kalırsa. DAAR’ın kurucularından olan Hilal, konferans ve bienallere iştirak etmenin yanı sıra birçok işi birlikte yürüttüğü Alessandro Petti ile Architecture After Revolution (Sternberg, Berlin 2014) isimli bir kitaba da imza atmış. Hilal, konferans ve atölye çalışmalarında; mülteci kamplarındaki durumdan, kamplarda hayatı müşterekleri anlayarak yürütebilme üzere ürettikleri müthiş çalışma Campus in Camps’tan derinlemesine söz etti (http://www.campusincamps.ps/). Hatta geçtiğimiz aylarda bu vesileyle Mardin Üniversitesi’ne David Harvey’in de katıldığı bir ziyaret gerçekleştirmişti. Sandi Hilal ve Jean Philippe Vassal’ın konuşmaları, batı ve doğunun mimarlığa bakışına dair bir karşılaşma niteliğindeydi. Vassal “Küçük konutları daha etkili kullanma ve konutta lüks içerik” konulu sunumunu yaparken “barınma hakkı” üzerine konuşan ve mülteci kamplarında konut / kamp ikilemine kafa yoran Hilal’in konuşmaları ve çalışmaları, hangi coğrafyalarda neyin mücadelesinin verildiğini bir kere daha sorgulatıyor insana. Serginin, Aralık ortasına kadar çeşitli alan gezileri de içeren etkinliklerle sürdüğünü ekleyerek yazının geri kalanını Nikolaus Hircsh’le yaptığımız röportaja ayırıyorum.

Nikolaus Hirsch: Konut sorunu çok karmaşık ve küresel bir sorun. İstanbul, Berlin, San Paolo ya da Delhi’de de geçerli. Şunu söylemeliyim, bu tam olarak ne bir klasik sanat sergisi ne de bir mimari sergi sayılır. Klasik sorunlara farklı bakışlar sunmaya çalıştık, süreç boyunca bir sürü kişiyle iletişimdeydik, zincirin sonunda da kullanıcılar vardı.

Eser Epözdemir: Özellikle sergiden bahsederken “bire bir” modellerden bahsettiniz, hep altını çizerek.
NH: Evet, küratöryel strateji açısından ilk önemli nokta, tüm farklı ilgilileri konunun içine sokmaktı; kullanıcılar, ekonomistler, araştırmacılar, mimarlar, sanatçılar vs. İkincisi de dediğiniz gibi “bire bir” modeller ki bu aslında karmaşık bir vaat ve kültürel bir enstitü içinde, gerçek hayatta olanı bire bir olarak gösteremiyorsun. Bu anlamda bire bir demek, sergi kullanıcılarının deneyimleyebilecekleri bir alan da yaratmak demek. Ve sadece işin profesyonelleri için değil; tüm izleyiciler için ürettiğimiz bir sergi. Bugün MOMA'da bir mimari sergi izlerken küçük mekanlarda maketlerle ya da küçük çizimlerle karşılaşıyorsunuz. Modernizmi, geleneğe de referans vererek Le Corbusier ve Mies van der Rohe ile örnekleyebilirim; onlar, konut sorununu bir adım öteye götüren tartışmaları, sergilerde bire bir modeller üreterek yaptılar. Le Corbusier, 1925'teki ünlü Pavillon de l'Esprit Nouveau’da ya da Mies van der Rohe, 1931’de, Berlin'de kurduğu fuarvari sergide, birçok prototipe yer verdi. Bunlar bizim için ilham verici işlerdi. HKW’nin sahip olduğu geniş alansa bize dört prototip üretme şansı verdi. Temel sorulardan biri "Müşteri kimdir ve zaman içinde nasıl değişiyor?" Sonuçta, sektör odaklı işleyen bir sistemin içerisindeyiz. "Bir evin, hesap ya da yatırım gibi düşünülmediği değerler nasıl üretilir, insanların içinde yaşadığı yerler olarak kabul edildiğinde evi sergiye nasıl katabiliriz?" diye düşünerek sergiye farklı oyuncularla birlikte baktık ve konuyla gerçekten ilişkili olan aktörleri işin içine dahil ettik. Mesela, Berlin’de mutenalaştırmanın epey yüksek olduğu bölgelerden birinde, neredeyse hepsi 70 yaş üstü vatandaşlardan oluşan işgal ettikleri evlerde yaşayanları, Londralı mimar grubu Assemble Studios ile bir araya getirdik. Assemble, mekanın bir yarısını bildiğimiz anlamda mutfağı banyosu olan iki odalı bir daire, diğer yarısını da yaşlı bir kişinin tıbbi yardıma ihtiyaç duyduğunda yaşayabileceği şekilde kullanılabilecek ya da atölyeler gerçekleştirilebilecek bir alan gibi tasarladı. Bu, mekanın nasıl bölüştürülebileceğine dair deneysel bir projeydi ve konut dediğimizde içerisinde yaşayanların biyografilerinin çeşitliliği ve önemine de işaret ediyordu.

Bir başka örnek ise Kottbusser Tor, Kreuzberg'deki Kotti&Co ki orada bildiğiniz üzere yoğun bir Türk yerleşimi var. Burası Berlin’de konut fiyatı değişiminin en hızlı yaşandığı yer. Buradaki mücadele de mutenalaştırma ve artan kiralara karşı. "Artan kiraları nasıl karşılayacaklar, sorunun üstesinden nasıl gelinecek?" diye çok büyük tartışmalar oldu. Sosyal alanlarını da etkileyen bir problemle de karşı karşıyalar sonuçta, durum sokaklarda politik bir kampanyaya dönüştü; insanlar hep birlikte yaşadıkları yerde kalma haklarını savundular. Wohnungsfrage için San Diego’dan mimar Teddy Cruz’la birlikte çalıştılar, sadece politik bir iş olarak değil; günlük sosyalleşmelerin de yaşanabileceği bir alan ürettiler.

EE: Ve işin ismi doğrudan Türkçeden alıntı: "gecekondu".
NH: Evet, gecekondu. Bu, birkaç sene önce katıldığım İstanbul’daki bir projeye de referans veriyor. Proje, Salt'ın desteğiyle ve Vasıf Kortun’un katkılarıyla Gülsuyu ve Gülensu mahallelerinde gerçekleşmişti; biliyorsunuz buralar, tipik gecekondu mahalleleri. Bizim Kreuzberg’de gecekondu diye isimlendirdiğimiz yapı, bir gecede inşa edilmediği için kelimenin tam karşılığı değil ama tabi ki onun içerdiği anlama gönderme yapıyor. Kreuzberg’e ikinci bir örnek yapmak niyetindeyiz ama Almanya’da hukuki sorunlara takılıyoruz, sokağın ortasına inşa edemiyorsunuz istediğiniz şeyi.

Gecekondu’nun bir diğer örneği, Tijuana (Meksika), San Diego (Amerika) sınırında olacak. Tabi ki oradaki durum, Berlin’de yaşayan Türkiyeli vatandaşların durumundan biraz farklı; ama aynı şekilde, şiddetli bir göçmen sorunu söz konusu. San Diego bir sınır şehri ve burada da benzer politik mücadeleler ve değişimler olduğunun altını çizmemiz gerek.

EE: Konut sorunundan bahsederken evsizlikten de söz etmeliyiz sanıyorum, mesela Macaristan’ın son zamanlarda ürettiği korkunç evsizler politikasını düşünürsek evsizlik meselesini, konut sorununda nasıl bir yere koyabiliriz?
NH: Bununla ilgili tarihi referanslar var sergide, Martha Rosler’ın işini buna örnek verebiliriz. Aslına bakarsanız, Rosler bir şekilde serginin mantığını tersyüz eden ilk sanatçılardan biri. Bunu da 1989 yılında, efsanevi “If You Live Here...” sergisi ile yaptı. Rosler, iyi bir sanatçı ve sanatçı olmanın, sergi yapmanın olanaklarını ve kamusal gücünü, o dönemde New York'taki konut sorunu üzerinden işledi. Kent o zamanlar bugünkü gibi mutenalaşmış, multimilyonerlerin olduğu bir şehirden ziyade, yaşayanların çeşitlilik gösterdiği bir yerdi. Tabi çok da evsiz vardı. Ve o sergi sanatçıları, evsizleri, mimarları ve girişimcileri bir araya getirerek onların evsizlik üzerine konuşacakları bir zemin haline geldi. Bizim için önemli bir referans, Wohnungsfrage’de orada gösterilen videolardan oluşan bir seçkiyi de sunuyoruz.

Evsizlik çok büyük bir sorun ve bir sergiyle her şeyi değiştirebileceğimizi düşünmüyoruz; bu çılgınca olurdu. Etkinlik boyunca irdelediğimiz, bu konunun aldığı haller ve sorunun değişmez olduğu fakat aktörlerinin çok farklılık gösterdiği gerçeğiydi. Mimarlık tarihçisi Andrew Herscher konuşmasında konut ve kamp zıtlığına değindi. İşçiler ya da mülteciler için biri geçici, diğeri kalıcı olmak üzere tasarlanan bu yapılar, oldukça benzer noktalara sahipler.

EE: Wohnungsfrage Academy etkinlikleri dahilinde, farklı dönem ve mimari özellikleri referans alan geziler de düzenlendi. Bunlardan biri Bruno Taut’un 1920’lerin başında inşa ettiği, şehrin biraz dışında yer alan, UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde de bulunan at nalı biçimindeki sosyal konut alanı Hufeisensiedlung'aydı. Geçtiğimiz yüzyılın başında inşa edilmiş bu sosyal konutlara beş dakikalık mesafede ise Almanya'nın son dönemde inşa ettiği mülteci kampları var. Bu nasıl bir tesadüf ya da bu bir tesadüf mü?
NH: Tesadüf denebilir ama her tesadüf, güncel gerçeklikler içerisinde bir şeye işaret eder. Şunu göz önünde bulundurmalıyız: 1920’lerde, Taut, bu yeri inşa ederken dünya ne durumdaydı: büyük bir işsizlik, aşırı enflasyon, ekonomik kriz, fakirlik, savaş vardı. Bugün biz, konut sorununu göz ardı ediyoruz. Bu soruna eklenen sadece mülteci krizi de değil; pazarın kendisi de bir gerginlik unsuru olarak var oluyor. Ödenemeyen kiralar, mutenalaştırma ve büyük mülteci akımı ile ortaya çıkan durum, Almanya için son 20 yıldır hiç gündeme gelmeyen sosyal konut konusunu tekrar gündeme getirdi. O zaman ihtiyaç da yoktu; ama şimdi durum farklı ve bazı politikacıların gündeminde bu konu özel olarak yer alıyor. Aradıkları ise uygun bir çözüm...

Bilgi: www.hkw.de/en/programm/projekte/2015/wohnungsfrage/wohnungsfrage_start.php

Etiketler:

Ne düşünüyorsunuz?

0 yorum TARTIŞMAYA KATIL

İlgili İçerikler: