Bir Kent İmgesi: Frankfurt

CEREN HAMİLOĞLU

Ceren Hamiloğlu, kentin yaratılmış imgesi ve bu imgenin sunulma biçimlerine karşı yürüyerek, başıboş dolaşarak deneyim ve karşılaşmalarla kenti öğrenmeyi Frankfurt üzerinden yazdı.

Frankfurt, birçok insanın zihninde finansla bağdaşlaştırılan bir kent ya da medya kanalları, onu bu şekilde sunuyor. Bundan kaçmak neredeyse imkansız. Main Nehri’nin kuzeyinde kalan Hauptbahnhof’ta (ana tren istasyonu) inip Türklerin yoğun olarak yaşadığı Bahnhofsviertel bölgesinden kentin doğusuna doğru yürüdükçe, yaratılan imgeyi doğrularcasına bir ilk izlenim oluşuyor: bu rota üzerinde insanı ilk karşılayanlar, kurumsal şirketlere hizmet ettiğini belli eden çok katlı yapılar. Mark Wigley’in de söylediği gibi bir yere gitmeden önce imgelere öylesine boğuluyoruz ki, orayı tecrübe edişimiz de aslında o imge bağlamında şekilleniyor.1 Yani Frankfurt’a dair oluşmuş “finans kenti” imgesi -ki bu imgenin estetik yansımasının ne olduğu da tartışılmalı- aslında her yerde o imgeye dair bir parça bulmaya çabalamak anlamına gelebiliyor. Bu durum, kent kavramı yalnızca fizikselliği üzerinden ele alındığında oluşmaya başlıyor.

Halbuki kent -çeşitli disiplinlerin sıkça tartışma konusu olan bu alan- birçok sosyal aktörün içinde bulunduğu ve onların etkileşimleri üzerinden dönüşen ve türeyen, bazen fiziksel mekanın çok önemsiz kaldığı bir organizma. Aslında onu oluşturan elemanlar, fiziksel objeler ve görünümlerle sınırlı değil; hatta tam tersine kent büyük oranda insan ilişkileri ve onların yarattığı görünmez ağlarla şekillenen bir oluşum. Bu yüzden kenti “okumak” ve anlamlandırmak aslında onu deneyimleyerek ve karşılaşmalar yaşayarak mümkün. Bu açıdan bakıldığında 1950’li yıllarda ortaya atılmış ve yaygınlaşmış psikocoğrafya ve sitüasyonist yaklaşımlar anlamlı gelmeye başlıyor: bir ön bilgi sahibi olmadan kenti deneyimleme aracı olarak yürümek, başıboş gezinmek, süzülmek. Özellikle Guy Debord’un geliştirdiği dérive, belki de bilinmeyen bir kenti öğrenmek ya da tecrübe etmek için kullanılabilecek en iyi yöntem.2

Frankfurt’un deneyimi koşullayan imgesini kırmak ve şehrin kuzey batısında yoğunlaşmış yüksek katlı yapılardan ibaret olmadığını anlamak için gerekli olan şey tam da buydu belki de. Ben de Frankfurt’ta bulunduğum kısa süre içinde bir ön araştırma yapmadan kendimi kentin yönlendirmesine bıraktım. Tüm o çok katlı yapı yoğunluğunun arasından kentin doğusuna doğru yürümeye devam ettikçe kendinizi daha seyrek yerleştirilmiş, az katlı, basit cepheli ve sade bir dizi konut blokunun arasında bulmak mümkün. Bunlar 2. Dünya Savaşı sonrası üretilmiş bir yapı stoku gibi görünürken hemen kuzeyinde bulunan paralel caddede ise birkaç yüzyıl önceden kalmış binalar bulunuyor. Bilhassa bitişik nizam inşa edilmiş tarihi binaların arkalarında dikilen gökdelenler, yarattıkları görsel ilişki açısından çelişki yüklü, aynı zamanda da kentteki spekülasyon alanlarının bir imleyicisi gibi eski yapılarla birbirleri üzerinde yansımalar oluşturuyorlar.

Duruma umutsuz yaklaşmamak gerekir elbette, bu yüksek katlı yapılar Türkiye’de sıkça gördüğümüz neoklasisist görünümlü süslemeli yapılara kıyasla güncel malzeme ve teknoloji kullanımının okunabildiği bir alternatif sunuyor. Tüm bu farklı dönem yapıları birbirleriyle biçimsel ve kütlesel olarak çelişse de tutarsız bir dil oluşturmuyorlar. Tam tersine, Innenstadt’ın3 batısında kalan Taunusanlage bölgesinde yoğunlaşarak Frankfurt’un metropol imgesiyle örtüşen ufuk çizgisini oluşturuyorlar.

Bu yoğunluk arasında bazı yapıların kat sayısı azalırken Römerberg Meydanı’na doğru süzülüyorum. Burada ölçek hissi değişiyor, eski kente varıldığında ise kurumsal binalarla görsel ilişki neredeyse kesiliyor ve kendinizi daha kolay algılayabildiğiniz bir ölçekte buluyorsunuz. Bu soyutlanmış meydandaki ilginç nokta ise Ortaçağ’dan kalmış gibi görünmelerine rağmen aslında 2. Dünya Savaşı sonrasında rekonstrüksiyonları inşa edilmiş olan yapılar. “Geleneksel Alman mimarisi” imgesini kolayca sağlayan bu çapraz ahşap yapısal elemanlı, dik eğimli beşik çatılı, farklı renklerde yan yana istiflenmiş yapılar akla bazı sorular getiriyor.

Yapılar hakkında ilk gördüğüm anda düşündüklerim ile üretim ve yeniden üretim süreci hakkında edindiğim bilginin ardından düşündüklerim arasında büyük bir fark var. Tarihsel bağlamından koparılmış bir binanın günümüz teknolojisi, değişen ihtiyaçlar, mekansal kurgu yaklaşımları ve fiziksel çevreye rağmen Ortaçağ’da nasıl üretildiyse aynı şekilde yeniden üretiliyor oluşu aslında bir yapının değil bir imgenin inşa edildiğini gösteriyor. “Alman olma hali”nin ana akım tarihsel mimari algısı, o binaların o eski kent merkezinde oluşuyla kuvvetleniyor. Frankfurt’ta yaşamayan biri için o yapıları meydanda görmeyi beklemek de önceden koşullandırılmış bir tecrübeye işaret ediyor aslında. Yani bir Alman kentinde böyle bir meydanla karşılaşıldığında yaşanan rahatlama aslında başından beri görmek için beklenen imgeden başka bir şey değil.

Burası hem dışarıdan gelenlere kendilerini kavramsal anlamda konumlandırabilecekleri ve turistik tüketim aktiviteleri üzerinden etkileşime geçebilecekleri bir alan sağlıyor hem de geçmişte kalanı yeniden canlandırarak Frankfurt ahalisinin ortak belleğini şekillendiriyor. Bu noktada meydandaki yapıların Frankfurt halkı için mi yoksa kentin dışından gelenler için mi Almanya’ya “özgü olma durumu”na dair daha çok şey temsil ettiği ayrı ve önemli bir tartışma konusu. Fakat iki durumda da neden çağdaş mimarinin aynı imgeyi yaratamayacağının düşünüldüğü, önemli bir nokta çünkü bu gibi homojenleştirici mimari müdahaleler kente dair kesintisiz ve problemli bir anlatı oluşturmaya başlıyor.4 Belli ki çağdaş mimarinin, üretiliş biçimi ve temsili itibariyle daha çeşitli ve anonim olduğu için istenen imgeyi yaratamayacağı düşünülmüş. Bu durumun devamı olan bir başka proje ise büyük sanat müzesinin hemen yanında yer alıyor.

Oraya “rastlayışım” ise şöyle oldu: Meydana doğru yürürken beni yönlendiren, epey bir mesafeden seçebildiğim ve 7. yüzyılda inşa edildiğini öğrendiğim kızıl taşlı gotik katedral Kaiserdom St. Bartholomäus oldu. Katedrale yaklaştıkça ona dik açıyla konumlanmış kütlesel Schirn Kunsthalle (sanat müzesi) belirmeye başladı. 1983’te Architekturbüro BJSS tarafından tasarlanan bu binada, girişi vurgulayan iki çizgisel eleman katedrale bir perspektif veriyor. Yapının formu, kubbeli bir hacimle birbirine bağlanan bir çizgisel bir de yarım daire kütleden oluşuyor. Kubbeli anıtsal girişe varana kadar arkadlı yürüme alanı ve tarihsel referanslar içeren geometrilerin kullanımıyla postmodern bir yapı. Şu anki konumunun en önemli özelliği ise 2012’den beri yürütülmekte olan bir yenileme projesine komşu olması.

Müze, yapıldığında kuzeyinde kalan brütalist Belediye Teknik Dairesi (Technische Rathaus) ile arasında geniş ancak pek kullanılmayan bir kamusal alan oluşturuyormuş. Rathaus 2007’de yıkılmış ve günümüzde yerine, en az sekizi 2. Dünya Savaşı öncesi halinin replikası olacak şekilde yaklaşık otuz beş bina inşa edilmekte. Replikalar birebir olacağı gibi çağdaş binalar da beşik çatı ya da taş kullanımı gibi detaylarla yine “gelenekselliğe” referans vermeye devam edecek. Bu durum beni yeniden Römerberg Meydanı’na götürüyor ve “yenileme” ile kentin tarihsel kimliği arasındaki ilişkiyi düşünmeye itiyor. Bir kentin kimliğini yalnızca ona egemen olmuş grubun inşa ettikleri mi oluşturur? Kentin “gerçek” kimliği onu homojenleştiren bir yapılı çevrenin temsil ettiği midir? Yoksa kenti tüm mimarlıkları, tarihsel dönemleri ve kullanıcılarıyla mı ele almalıyız?

Kentlerin dönüşümü ve yenilenmesi dünyanın birçok yerinde meşruluğunu koruyan güncel bir tartışma. Bu tartışmanın Frankfurt’ta yapılan bir yürüyüş ve bu yürüyüşte karşılaşılan rastlantıların çağrıştırdıkları üzerinden yapılabiliyor olması bile kentlerin çeşitliliği ve farklı coğrafyalarda da bazı ortaklıklarının olduğunu gösteriyor. Örneğin geleneksel bir biçim yaratma telaşı İstanbul’da özellikle yeni apartman projelerinde sıkça rastladığımız bir olgu. Ne var ki bağlamından kopuk bu yapılar çoğu zaman Jameson’ın deyimiyle bir “pastiş”5 olmaktan öteye gidemiyor ve aslında geçmişin yalnızca seri üretilmiş bir yanılsamasını oluşturarak çeşitliliği olmayan ilişkiler tanımlıyor. Oysa kentin rastlantısal bir yürümeyle bile sunabildiği fiziksel ve düşünsel çokluk, kabullenilip iyi organize edilmeyi bekliyor.

NOTLAR
1 Mark Wigley, “Resisting the City” in TransUrbanism, ed. Joke Brouwer & Arjen Mulder, (Rotterdam: V2 Publishing/NAi, 2002), 104.
2 Bu plansız süzülme halinde, dériver, yani dérive eylemini yapan kişi kendini sürekli olarak bir çeşit kaybolmaya, kafasını karıştırmaya ve böylelikle kentin potansiyellerini keşfetmeye bırakır. Guy Debord, Theory of the Dérive, http://www.bopsecrets.org/SI/2.derive.htm adresinden alındı, 17 Nisan 2017.
3 Doğrudan çeviri: İç kent, kent “merkezi”nden daha anlamlı geliyor.
4 Martina Löw, “Managing the Urban Commons: Public Interest and Representation of Interconnectedness” Borch, C. ve Kornberger, M. (ed.) içinde, Urban Commons: Rethinking the City (Oxon: Routledge, 2015), ss. 119-122.
5 Fredric Jameson, “Postmodernism or the Cultural Logic of Late Capitalism”, New Left Review, no.146 (1984): 53-92.

Etiketler:

Ne düşünüyorsunuz?

0 yorum TARTIŞMAYA KATIL