Birinci Sınıf Mimarlık Eğitimi için Çevrimiçi İzdüşümler

AKTAN ACAR

Bugüne kadar başka alanların ve mesleklerin sorunu gibi davranmayı tercih ettiğimiz “uzaktan eğitim” koronavirus salgını ile mimarlık eğitiminin acil gündemi haline geldi. Uzun zaman önce küreselleşmiş dünyada yatırım, tasarım, paylaşım ve üretim hali hazırda “uzaktan” yürütülmekteydi. Görüntülü iletişim ortamları, dosya paylaşımı, bulut üzerinden eşzamanlı proje üretimi ve yönetimi, sanal, arttırılmış ve karıştırılmış gerçeklik teknolojileri ile tasarım ve imalat, hatta uzaktan kontrollü ya da programlanmış araçlarla inşaat süreçleri bir süredir mimarlık dünyasının doğal parçası. Üç boyutlu yazıcı veya robotik kol tarafından üretilen yapılar için insanın, tasarımcının fiziksel varlığı bir gereklilik olmaktan çıktı.1

Salgının yayılma hızı ve biçimi insanlığın küresel ölçekteki hareketliliği üzerine de fikir vermiş oldu. Yani, yazıcıları, robotik kolları, yazılımları “uzaktan” geliştiren ve yönetenler de sürekli hareket halinde ve her an başka bir “şey”e uzaktan erişmek durumunda. Bu “şey”ler üzerine eğitim alan öğrenciler de bu hareketlilik ve uzaklıktan azade değil elbette. Bu hareketlilik, çeşitlilik, erişim ve dolaşım zenginliği yerleşik bir kültür biçimi olarak örgün eğitimin kazanımları kadar sınırlılıklarını açığa çıkarmaya başladı. Öğrenmeyi toplumsal bağlamda gerçekleşen bireysel bir süreç olarak tanımlayan modellerin kabul ve önermelerinin etkisinin belirginleşmesi de örgün eğitimin kaybettirdikleri üzerine düşünmeye yöneltiyor bizleri.2 Yaygın ve serbest öğrenme de çoktan aykırı düşünceler, alternatif yöntemler olmaktan çıktı. Bir taraftan da internetin yarattığı eşitlik, demokrasi ve adil erişim, paylaşım duygudaşlığı ve “istediğim bilgiye istediğim zaman istediğim yerden erişebiliyorum” algısını söz konusu. Örgün öğrenme ile bağımızın aniden kesintiye uğradığı, imkanı olanların kendini sayısal dünyanın hızı ve akışına bıraktığı şu günlerde ve salgın sonrasında yaygın ve serbest öğrenme biçimlerinin daha fazla yandaş ve destek kazanacağı öngörülebilir.

Yaygın ve serbest öğrenmelerimizin mekanı, çoğunlukla ve özellikle bugünlerde, internet ansiklopedileri, tematik portallar, ses ve görüntü paylaşım siteleri, kişisel bloglar, forumlar ve benzeri ortamlar. Elbette, ilgili olanlar için erişilebilir malumat sunma hizmeti diyebileceğimiz bu tür internet etkinlikleri son yıllarda önemli bir evrim geçirdi. Malumat çoğaldıkça, internet erişimi ve hızı arttıkça içinde her şeyi bulabildiğiniz konulara ya da sorulara göre organize edilmiş forumların, Wikipedia gibi ortamların yerini, belirli bir içeriği sistematik olarak aktarmak üzere yapılandırılmış özelleşmiş siteler almaya başladı. Videolar veya canlı anlatımlar yoluyla aşçılık, felsefe, Latince, kendi evinizi inşa etmek için marangozluk, kendi insansız hava aracınızı tasarlayıp uçurma derslerine katılabiliyorsunuz. Hem de istediğiniz saatte, dilediğiniz süre kadar, istediğiniz hızda izleyerek yapabilirsiniz bunları. Daha da iyisi, mobil cihazlarınıza yükleyebileceğiniz küçük, basit uygulamalar sayesinde bilgisayarınızın ekranına mahkum olmaktan da kurtuldunuz. Dünya çapında uzmanlarla (uzaktan) çalışan herkese kendi dilinde (uzaktan) bir şeyler “öğrenme” fırsatı veren bu çevrimiçi evrende ihtiyacınız olan şeyler e-posta adresi, uyumlu bir cihaz ve uygun bağlantı hızı. Eğer küçük bir miktar ödeme yapmayı kabul ederseniz Japonca veya parametrik tasarımınız için küçük bir kod yazmayı öğrenirken ekranınızda patlayan reklamlardan da kurtulabilirsiniz.

Bu girişimlerin yanı sıra birçok üniversite sayısız alanda uzaktan eğitim programı sunuyor. Sanal sınıflar, çevrimiçi dersler, öğrencilerle karşılıklı, görüntülü ve etkileşimli toplantılar, sonradan izlenebilecek video sunumlar psikolojiden mimarlığa çok fazla bölümde etkin biçimde kullanılıyor. Sanal, arttırılmış ve karıştırılmış gerçeklik teknolojileri yeni bir “yaparak öğrenme” modeli olarak karşımıza çıkıyor.3

Ancak ülkemizde, özellikle mimarlık eğitimi alanında, çok uzun zamandır sadece sayısal dünyaya geçişin araçları, amacı, koşulları, kazanımları ve kaybettirecekleri üzerine tartışmalar yapılıyordu. Tartışmaların büyük bir kısmı tasarım ve temsilin ortam ve araçlarına odaklanmış durumdaydı. Daha “yaratıcı tasarım süreci için el-göz-beyin koordinasyonu mu, zihnin ve elin uzantısı olarak yeni teknolojiler mi?” gibi indirgenmiş bir soru karşısında pozisyon belirleyemeden ışık hızı ile “uzaktan eğitim” noktasına ulaştık. Dünya çapında bir salgının devasa etkilerine hazırlanmaya çalışan Türkiye iki haftada topyekun uzaktan eğitime geçti. Whatsapp gruplarına, Drive klasörlerine, Skype görüşmelerine, TeamViewer üzerinden birilerinin bilgisayarımızın denetimini ele alabilmesine alışmaya çalışırken aniden hepimizin evi sanal ortak çalışma alanına döndü. Gündelik hayatımız, yayın akışına ve toplantı saatlerine göre düzenlenmiş Outlook, Thunderbird veya iCal uygulamalarına senkronize oldu.

Büyük şevkle oldu bu dönüşüm. Uygulamalar araştırıldı. Videolar izlendi. Sitelere kaydolundu, programlar yüklendi. Canlı çoklu video görüşmeleri sıradan bir olay haline geldi. Çevrimiçi döküman kullanımı ve paylaşımını atlayıp Teams ve Zoom’da ekran paylaşmaya geçtik. Öğrencilerin eskiz kağıdı ile çalışmamasından yakınırken birbirimize Adobe Illustrator Draw uygulamasını ve Autocad 360 önerirken bulduk kendimizi. Neyse ki proje sunuşları çoktandır sayısal ortamda yapılıyordu.

Oysa çok değil daha üç hafta önce öğrencilerin dönem sonu ödevlerini “bilgisayar ortamında” mı yoksa elde mi çizmesi gerektiği üzerine (hala) tartışma yapılan okullar vardı. Öğrencilerin Erasmus değişim programlarına katılmasına sıcak bakmayan bölümler, uzaktan erişimle ders anlatılmasını en hafif tabirle “ciddiyetsiz” bulan, hatta bilgisayar işliklerine internet bağlanmasına karşı olanlar bile söz konusuydu belki de. Bugün o noktada (bu yazının kaleme alındığı 23.03.2020 tarihi) itibari ile Türkiye’de mimarlık bölümleri için soru(n) yeni ve acil: Adını belki de ilk kez duyduğumuz, birbirlerine muadil olup olmadıklarını öğrenemeden aynı cümle içinde kullanmak zorunda kaldığımız dijital platformlar labirentinde öğrenciye giden yolu bulmak?

23 Mart sabahı itibari ile hepimiz çevrimiçiyiz. Gülümseyin. Yayındasınız!

Peki öğrenciler? Bir sabah uyandılar ve bazılarının altı aydır, bazılarının 15 senedir sürdürdükleri çok önemli, hatta geleceklerinin belirleyicisi olan bir rutin aniden yıkıldı. Yüz yüze, örgün eğitime ara verildiğini öğrendiler. Duygularını, kaygılarını ifade etmeye bile fırsat bulamadılar. Biz öğrencilerimizin dosya yükleme-indirme hızlarını, aynı anda kaç kişi ile çevrimiçi görüşme yapabileceğimizi, müfredatın yetişmesini, sınavların nasıl yapılacağını düşünüyoruz belki. Ancak öğrencilerimiz ani engellenmişlik duygusu, belirsizlik, muğlak bir kayıp duygusu ile başa çıkmaya çalışıyorlar. Çok önemli bir maketinizin yarım kaldığını hayal edin. Dönüp alma, bitirme, son hali ile sunma, hatta son bir defa yüz yüze olarak kritik alma şansınız bile kalmadı. “Sayısal model üretilebilir” dediğiniz duyar gibiyim. Ne yazık ki burada konu hızlıca yeni bir üretim yapmak değil, kayıp duygusu, tamamlayamama hissi. 16 Mart günü stüdyonuza belirsiz bir süre ara verdiğinizi söyledikten sonra eskizlerini toparlayıp arkanızdan koşan, son bir kritik isteyen öğrencilerinizin adını koyamadıkları his bu. Sizin de projeyi, programı, konuları dönemin ortasında yarım bırakmaktan kaynaklı hissettikleriniz de benzer olabilir. Tek farkla, öğrenciler nasıl değerlendirileceklerini henüz bilmiyorlar. İşte bu ciddi bir kaygı nedeni.

Amfinin, stüdyonun, atölyenin köşesinde, farklı nedenlerden dolayı, sessizce varlığını sürdürmeye çalışan öğrencilerimiz vardı. Şimdi kameranın karşısına geçip konuşmak zorunda kalacaklar. Bu duygunun yarattığı kaygı ve korkuya empati yapabilecek miyiz? Kişisel bilgisayarı, kamerası hatta kendine ait bir alanı olmayan öğrencilerin yaşadığı sıkıntıların farkında mıyız? Kendini güvende, yeterli ve ait hissettikleri tüm alanlardan mahrum kaldılar. Tıpkı biz eğitimciler gibi.

Zaten zor olan öğrenme süreçlerine eşlik eden bu karmaşık duygu durumu yüz yüze eğitim içinde öğrencileri zorluyordu. Şimdi de evlerinde, birçoğunun kendini güvende hissettiği belki de tek yerde, (atölyede tek başına kalabalığa karışabiliyordu) kamera karşısına çağırıyoruz.

Gülümse, yayındasın. Yoklama için sağdaki butona, söz almak için soldaki butona basmalısın.

Yüksek Öğrenim Kurumu (YÖK) genelgeler, basın açıklamaları, yönergeler yoluyla üniversiteleri hızlı bir şekilde sayısallaştırmaya çalışıyor. Klasikleşmiş 1982 yapımı Tron filminde baş karakteri “tarayarak” sayısallaştıran ve oyun dünyasına sokan lazer teknolojisi geliyor hatırımıza. Henüz böyle bir teknoloji yok. Öte yandan YÖK uzaktan eğitim konusunda oldukça deneyimli. Açık öğretim fakülteleri çok ciddi bir tecrübe ve birikimle önümüzde duruyor. İçeriğin oluşturulmasından ölçme değerlendirmeye kadar bütün süreçler yıllar içinde bir denge ve düzene oturmuş. Çevrimiçi paylaşıma sunulan kaynak kitaplar bile “uzaktan” süreçlerle hazırlanıyor. 1980’lerde bu kaynak kitapların postacının çantasından çıkacağı günü heyecanla bekleyen anne babalarımızı hatırlamamak mümkün mü? Önümüzde bu deneyim, aklımızda mimarlık eğitiminin iki haftada nasıl “uzaklaştırılacağı” var şu anda.

Böyle bir şey, en azından çağdaş gelişim ve öğrenme kuramları bağlamında pek mümkün gözükmemekte. Mimarlık eğitimi verenlerin büyük bir kısmı mimarlık eğitiminin “çok farklı”, mimarlık öğrencisinin “çok özel” olduğunu düşünüyor olabilir. Bu yüzden gelişim ve öğrenme kuramlarını mimarlık eğitimi dışında başka eğitimler için geçerli görenler olduğunu varsayabiliriz. Bu varsayım, “mimarlık eğitimcileri” ve “mimarlık öğrencilerinin” farklı beyinleri ve psikolojileri olduğunu; “mimari tasarım”ın kıymeti kendinden menkul birtakım niteliklerinden dolayı kendisini öğrenenlerin beyninde farklılık yarattığı sonucuna götürebilir bizi. Ancak kötü haber şu ki öyle bir araştırma sonucu henüz yok. Kısacası mimari tasarım eğitimi, mimari tasarım içeriğine sahip olduğu için özel değil. Her türlü öğrenmede şunlar gereklidir: Öğrenen ihtiyaç duyacak ve içsel olarak güdülenecek, dışarıdan bir motivasyona ihtiyaç duymayacak; öğrenen duygusal, bilişsel ve fiziksel hazır olacak; içerik ve araçlar öğrenenin hazırlığına uygun olacak. En önemlisi öğrenmiş olmanın koşulu olarak belirli bir alanda kendisine ulaşan içeriği aynı veya başka bir alanda uygulayabilir olacak. Yani malumatı bilgiye dönüştürebilecek. Bu koşullar göz önüne alındığında eğitimi “uzak”tan yapmak için dijital platform seçmekten ve görüntülü iletişim kurmaktan daha fazlası gerekeceği ortada.

Bu çıplak gerçek özellikle mimarlık birinci sınıf eğitimi için kapsamlı bir gözden geçirmeyi ve dönüşümü gerektiriyor. Mimari tasarım stüdyoları, uzun zamandır zaten uzaktan yürütülen proje elde etme süreçleri için gerekli pratik donanım ve zihinsel hazırlığa sahip. Yapı Bilgisi Modelleme (BIM), işbirliği ve eşgüdümü başka bir seviyeye taşımış durumda. Mimarlığa yeni başlayanlar için, mimarlık birinci sınıf öğrencileri ile uzaktan karşılaşacak olan biz temel eğitimciler için bu durum büyük bir meydan okuma, zorlu bir süreç. İnsanlık büyük bir sınav verirken, yoğun bakım yatağını bırakın ellerini yıkayacak su bulamayan halklar hastalığın yayılımını büyük bir korku ile beklerken, sağlık çalışanları cephenin ön saflarında hastalar, kendi hayatları ve sevdikleri için mücadele ederken mimarlık birinci sınıf öğrencilerine nasıl eğitim vereceğimiz ne kadar önemli olabilir, diyebilirsiniz.

Bir sağlıkçının yaptıklarını yapamam. Ama onca insan yaşamın devam etmesi için mücadele ederken daha iyi bir hayat, daha yaşanılabilir bir dünya inşa etmek için bildiklerimi kullanmazsam da benim için yapılan fedakarlıkları hiçe saymış olurum. Bu nedenle mimarlık eğitiminin daha başında, ilk gününde korkunç bir travmanın ardından yaşanacak tüm o yıkımların üzerine, kuracağımız ilk cümle çok önemli. Hiçbirimiz aklımızdan bile geçirmek istemiyoruz ama olur da önlemlerin eylül ayına kadar sürmesi ihtimaline karşı hazırlıklı olmamız gerekiyor. “Yaparak öğrenme”, “tasarla-yap”, “ekip çalışması” gibi bildiğimiz yöntemler bilmediğimiz bir uzaya kaymak zorunda kalabilir. Aynı ortamda malzemeyi keşfederek yapmanın ve öğrenmenin Teams veya Slack platformlarının alt gruplarında, Autodesk 360 bulut ortamında çevrimiçi çalışma ile karşılaştırılamayacağı açık. Peki ya böyle imkanlara erişimi olmayan mimarlık öğrencileri? Üç boyutlu yazıcılardan basılıp sanal olarak deneyimlenebilen mimarlığın gelecek için öngörülerine değil, mimarlığın güncel acil sorunlarına aranacak çözümler? Barınma? Erişilebilirlik? Doğal ekosistemlerle uyumlu yaşam alanları ihtiyacı? Yerinde, görerek, dinleyerek, dokunarak öğrenmenin farkı? Elbette bu sorular salgınla birlikte ortaya çıkmadı. Salgından önce şık amfilerimizde güncel teknolojiyi kullanarak mimarlığın güncel ve acil sorunlarını tartışıyorduk elbette. Bir sonuca bağlamamız da gerekmiyordu. Ancak bugün, şu anda bazı kararlar almamız gerekiyor. Mimarlık, mimari tasarım, mimarlık eğitimi, mimarlık öğrencisi ve mimar yeniden tanımlanmak zorunda. Mimarlık dışı bir gücün karşı konulamaz baskısı değişimi zorunlu kılıyor.

Bu değişimin en ağır hissedileceği alanlardan birinin birinci sınıf olduğunu yukarıda ifade etmiştim. Adına temel eğitim ya da temel tasarım dediğimiz süreç çok erken bir yaşta üniversiteye başlamış, sınav-başarı eksenine hapsedilmiş, hobileri, beğenileri, entelektüel becerileri ellerinden alınmış gençler için neredeyse bir hayatta kalma mücadelesi. Bir yandan mimarlığı, tasarımı, temsil araçlarını öğrenmeye çalışırken bir yandan da sorularımızla, okumadıklarını söylediğimiz kitaplarla, izlemedikleri filmlerle, dinlemedikleri müziklerle, gezmedikleri sergilerle, adını duymadıkları mekanlarla yarattığımız yoğun geç kalmışlık ve çaresizlik duygusu ile başa çıkmaya çalışıyorlar. Çoğunlukla bu iki mücadelenin birbirine karıştığı birinci sınıf eğitimi modellerinin geleceğine ilişkin öngörüde bulunmak, bu satırların yazarı için beyin fırtınası, okuru için de bellek tazelemesi olarak görülebilir. Birçok okulda devam eden “tasarım ilkeleri”, “tasarım elemanları”, “Gestalt prensipleri” odaklı temel eğitim sürecinin uzaktan eğitime hızlı bir uyum göstereceği düşünülebilir. Görsel bir alfabe ve dilbilgisi kuralları olarak adlandırabileceğimiz bu kurgu bir zamanlar “bilgisayar destekli tasarım” olarak adlandırdığımız bugünün neredeyse egemen paradigması için çok zengin bir potansiyel taşıyor. “Yaparak öğrenme” dediğimiz şeyin “ürünü yapmak” olmadığı ortada. Tasarımı tasarlayarak öğreniyoruz. Ne tasarladığımızdan bağımsız olarak, tasarım süreci, çok uzun zamandır eğitimin odağında yer alıyor. Malzemeyi tanımak, doğasına uygun süreçleri deneyimlemek, bu eğitimin önemli ayakları elbet. Ancak görsel temsil araçlarının doğası ve kuralları, özellikle birinci sınıfın birinci döneminde, gerçek malzeme ile çalışma ve üreterek, inşa ederek öğrenmeyi ikinci plana itmiş durumda. Bu açıdan bakıldığında görsel temsilin alfabesi ve kuralları ile çalışan okullarda geçiş daha hızlı ve sorunsuz olabilir.

Sayısal tasarım ve üretim araçlarını, hesaplamalı süreçleri gündemine almış, sanal, arttırılmış ve karıştırılmış gerçeklik teknolojilerini etkin biçimde kullanan okullarda da durum daha iyi olacaktır. Hızlı bir bilgisayar ve uygun yazılımlarla biçimin büyülü dünyasına giriş yapılabilir, sayısal modeller üç boyutlu yazıcılardan maket olarak basılabilir, arttırılmış gerçeklik gözlükleri ile bu modellerin üzerine yine sayısal modeller giydirilebilir ve aynı anda dünyanın diğer ucundaki bir jüri üyesi ile eşzamanlı olarak modele müdahale edilebilir. Mimarlığın her anlamda sınırları araştırılabilir. Tüm katılımcıların ortak çevrimiçi ağa bağlandığı ve sanal bir gerçeklikte birlikte üretim yaptığını hayal edebiliriz. Steven Speilberg’ün yönettiği 2018 tarihli Ready Player One filminde geçen sahnelere benzer bir hayat hayal edebiliriz. Sanal gerçeklik gözlüklerimiz, geribildirim veren kıyafet ve eldivenlerle (hali hazırda bazı oyun konsolları titreşimli geribildirim veriyor) istediğimiz yerde istediğimiz şeyi inşa edebiliriz. Eğer bütün bu donanımı edinebiliyorsanız, yeterince hızlı ve sınırsız internetiniz varsa.

Son yıllarda, yaparak öğrenmenin doğasına uygun biçimde sürdürülen “tasarla-yap” etkinliklerinde de bir artış söz konusu. Bu çalışmalarda öğrenciler gerçek bir konu ya da probleme mimari tasarım önerileri geliştiriyor ve yerinde uyguluyorlar. Etkileşim, iletişim, birbirinden öğrenme, ekip çalışmasını odağına alan etkinliklerin önümüzdeki dönemde ciddi bir dönüşüme uğrayacaklarını öngörebiliriz. Gerçek malzeme ile inşa ederek öğrenmek mimarlığın entelektüel içeriğine nüfuz edebilmek için de çok elverişli bir yöntem. Temsiller aracılığı ile yerin, mekanın ruhunu araştırmak, anlamaya çalışmak kimi zaman oldukça zorlu bir görev. İnşa ederek, kurarak, çatarak o ruhun, atmosferin, deneyimin (yürütücü hangi felsefe okuluna bağlı ise ona göre bir terminoloji kullanabilir) parçası olmak çok öğretici olabiliyor çoğu mimar adayı için. Elbette takip eden yıllarda öğrencilerin benzeri süreçler için fırsatları olacaktır. Ancak bu anlayışın mimarlık eğitiminin birinci yılında olmasını müfredat ya da akademik takvim meselesi olarak görmemekte fayda var. Bu tercih, insanın öğrenme gelişimine dair bir anlayışın, mimarlığın ne olduğuna, nasıl yapılması gerektiğine dair bir fikrin sonucu. Uzaktan erişimin mimarlık birinci sınıf eğitiminin sağladığı aşırı-iletişim bir yana, yerinde uygulamaya dayalı etkileşimli öğrenme süreçlerini de sekteye uğratacağı kesin. Yan yana gelme olanağının ortadan kalkması mimarlık ve eğitim görüşlerimizi değiştirmemize neden olacak mı?

Belki de etrafımızdaki kaos ve hissettiğimiz engellenmişlik duygusu nedeniyle meselenin odağını kaydırıyoruz. İletişim araçlarımız ve yan yana gelme, birlikte üretme biçimlerimizde yaşanacak değişimin yarattığı kaygıya kapılarak araçlarımızla birlikte amaçlarımızı da değiştirmemiz gerektiği fikrine kaplıyoruz. Dünya nüfusunun neredeyse yarısının internet erişimi yok. TÜİK4rakamları ülkemizde internet kullanımının nüfusun yaklaşık %75’i düzeyinde olduğunu söylüyor. Ancak bu kullanıcıların %80’inden fazlası interneti sosyal medyada dolaşmak için kullanıyor. Nüfusun yaklaşık %40’ı bilgisayar kullanmıyor. Kaç hanede sanal gerçeklik gözlüğü olduğunu bilemiyoruz. Şu koşullarda kaç kişinin alabileceği ise bir muamma. Mimarlık öğrencilerinin yüzde kaçının öğrenciliği sırasında Pantheon’u ziyaret etme şansı oluyor? Kaç öğrenci okuduğu şehirden çıkıp herhangi bir Mimar Sinan yapısı görme fırsatı bulabiliyor? Sözün özü, birçok öğrenci zaten uzun süredir kara veya beyaz tahtada, perdede, fotokopilenmiş kağıtlarda gördüklerini, eğer internet kotaları yeterse, bilgisayar veya telefon ekranından görecekler artık. Kısacası mimarlığın da insanlığın da asıl sorunları yerli yerinde duruyor.

30 yıl içinde dünya nüfusunun %68’i kentlerde yaşıyor olacak. Daha çok insan, daha az kaynakla daha zor koşullarda yaşamını sürdürmeye çalışacak. İklim değişikliğine bağlı afetlerin, yıkımların, travmaların giderek arttığı görülüyor. Bu koşullarda mimarlığın sınırlarını zorlaması gerektiği ortada. Mimarlık, hayalgücüne, yenilikçi yaklaşımlara, teknolojik atılımlara her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyuyor. Mimarlık uzun zamandır yaşadığı anlam ve kimlik krizinden çıkabilir. Mimarlar, kendilerini değerli ve önemli hissedebilmek için “kimsenin aklına gelmeyen biçimleri tasarlamaktan”, mimar olmayanların “ne kadar estetik yoksunu” oldukları iddia etmekten, liseden gelen öğrencilerin ne kadar “eksik” olduğunu tekrarlamaktan kurtulabilir. Bu salgın ve onun her alandaki yıkımları, mimarlığın, aslında bizi saran ve tanımlayan her şeyin biçimi ve içeriği arasındaki ilişkiyi gözden geçirmemiz için, yeni bir mimarlık ve eğitim inşa etmek için, kendimize gelmemiz için ciddi bir uyarı. Eşzamanlı olarak hem bizim ekranımıza hem de dünyanın çevrimiçi tüm içeriklerine bağlanabilen mimar adayları ile çalışmak yeni bir temas biçimi geliştirmek zorundayız. Bu eşzamanlı çoklu teması her bir adayın kendi öğrenme sürecini kurgulayabilmesi için fırsat olarak görebiliriz. Artık hepimiz sonsuz çevrimiçi uzayın anlık kesişmelerle cisimleşen veri akışlarıyız. Her kesişme anını bir paylaşım ve üretim fırsatı olarak görebiliriz. Belirli bir içeriği aktarmak için belirli saatlerde buluşmak yerine herkesin aktarımlarını birlikte yeni bir içeriğe dönüştürdüğü etkinliklere odaklanabiliriz.

Stüdyoda, atölyede geçirilen sürenin her zaman etkin bir öğrenme süreci olduğu iddia edilemez. Oysa bilgisayar başında en ilgisiz içerikle geçirilen sürede bile toplanan bir veri söz konusu. Bu veriyi değerli kılan mimar adayının ona ulaşmış olması, ilgi göstermesi, hatırlaması. Bu veriyi tasarım süreci için etkin bir içeriğe dönüştürmek için bizim daha çok çaba göstermemiz gerekecek. Bu kaçınılmaz. Öğrencilerin büyük ihtimalle bir daha kullanmayacağı ters aksonometrik perspektif çizmeyi öğretmek için harcadığımız zamana kıyasla daha verimli bir çaba olacağından emin olabilirsiniz. Çünkü adayın kendi ilgi, ihtiyaç ve güdülerinden beslendiği için daha kalıcı olacaktır. Adayın kendi öğrenme sürecini yönetebilmeyi öğrenmesinin anahtarı bizim göstereceğimiz bu davranış değişikliği olacaktır. Birinci sınıfın ilk dönemi belki de sadece öğrencilerle bu yeni iletişim – temas biçimini keşfetmekle, bu temas içinde erişimleri dahilindeki kısıtlı olanaklarla yapabileceklerini keşfetmekle geçecek. Bu bir kayıp değil. Bu sırada belki de eşzamanlı olarak kod yazmayı, kağıttan uçak yapmayı, video montajlamayı, uzakdoğu mutfağı yemeklerini, Minecraft oyununda sanal yapay zeka geliştirmeyi, CSGO, Assassin Creed veya 60 Seconds’ta hayatta kalmayı öğrenecekler. Bu kazanımları çevrimiçi başka üretimler için birlikte kullanabilme becerilerini geliştirebilmelerini önemsemeliyiz. Bu becerilerini gündelik yaşamlarındaki problemleri çözmek için kullanmaları için cesaretlendirmeliyiz. Öğrenme cesareti ve güdüsü teşvik edilen bireyler sizin bildiklerinizi duymak için de heyecan duyacaktır.

Kendi öğrenme süreçlerini yönetebilen ve sürdürebilen mimar adayları, kendi mimarlık yapma biçimlerini bulacak ve o yolda mutlu ve başarılı olacaktır. Bizim eğitimci/mimar olarak o yolu beğenmemiz, onaylamamız gerekmiyor. Uzaktan eğitimin bize öğreteceği en ağır derslerden biri kendimize biçtiğimiz rolle ilgili olacak. Artık öğrencilerimiz sadece bizim ekranımıza değil, tüm dünyaya bağlı olacak. Aynı anda hem sosyal medyada, haberleşme uygulamalarında, video kanallarında ve haber portallarında bulunacaklar. Bu eşzamanlılık içinde bizim rolümüz stüdyoda, atölyedeki otoritemizden çok farklı olacak, zira artık mesele not veriyor olmamız değil. İyi birer örnek, rol model olduğumuzda bizimle nitelikli ve verimli bir temas kuracaklardır.

Şimdi, tacınızı ve pelerininiz yavaşça yere bırakın ve “bağlan”a tıklayın. Yayındasınız!

Notlar: 1 Geniş bir yelpazede yapılan araştırmalar için bkz. İsviçre Federal Teknoloji Enstitüsü Mimarlık Fakültesi bünyesindeki DFAB. https://dfabhouse.ch/
2 Gelişim ve Öğrenme kuramları için Miller, Patricia H. 2008. Gelişim Psikolojisi Kuramları. Editör Bekir Onur. Çeviren Zeynep Gültekin. Ankara: İmge Kitabevi.
3 Soomeen Hahm ve Alvaro Lopez Rodriguez tarafından Bartlett School of Architecture bünyesinde sürdürülen çalışmalar için bkz. https://soomeenhahm.com/portfolio-item/ibrick/
4 Türkiye İstatistik Kurumu internet sitesinden “Hanehalkı Bilişim Teknolojileri Kullanım Araştırmaları” sonuçlarına erişebilirsiniz. www.tuik.gov.tr/

Etiketler:

Ne düşünüyorsunuz?

0 yorum TARTIŞMAYA KATIL

İlgili İçerikler: