Gündelik Peyzajlarda Yolculuk

BURCU SERDAR KÖKNAR

Bir kavrama, sarma sarmalama hali peyzaj. Öyle bir sarıp sarmalama ki ne büyüklükte, ne biçim olduğunu anlamak da öyle pek kolay değil; sınırlarını hissedivermek... Belki kendine ait gücü, bu halinden geliyor denebilir. Anların birikmesiyle bütünü oluşan karmaşık bir yapı. Gezegenin kendiliğinden sundukları ile insan arasında bir sarmalayıcı, kavrayıcı...

Kent yaşayanı olarak da, kır yaşayanı olarak da peyzaj, gündelik akışımız ile her gün içine dahil olduğumuz ortam. Gündelik yolculuklarımızı bu ortam içerisinde gerçekleştiriyoruz. Çok katmanlı, sürekli değişen (en azından değişmeye açık, yavaş veya hızlı), biriken haliyle yaşayanların gündelik yolculuklarına ortam oluyor peyzaj. Başkalarıyla, başka hayatlar ve hikayelerle de karşılaşma fırsatları sunuyor: Bir karşılaşma ortamı aynı zamanda. Bir birikme ortamıyken, biriktirmeye de ortam oluyor diğer taraftan.

Bu ortamın tartışmaları nasıl olagelmiş?

James Hanlon, Ellen Hostetter ve Chris Post, 2011’de Material Culture için Gündelik Peyzajlar isimli özel sayıyı hazırlıyorlar. Ve bu sayının girişi olan Gündelik Peyzajlar: Geçmiş ve Bugün, Varolmak ve Yokolmak'ta 1 peyzaj tartışmaları üzerine yazıyorlar. Carl O. Sauer’in ve birçok yirminci yüzyıl araştırmacısının işleri üzerinden peyzajın kültürel örüntülerin ve süreçlerin oluştuğu “gerçekliğin naif bir kesiti” olarak görüldüğünü not ediyorlar. Bu tartışmaları, peyzajın bir tür yansıtıcı olarak düşünüldüğü, insan hareketlerinin niyetlerinin yansıdığı ortamlar olarak nitelendirildiği düz okumalar olarak görüyorlar. Bir tür tek yönlü ve tek düzlemli bir ortam tarifi.

Ancak daha sonraki, yaklaşık otuz senelik, zaman diliminde, peyzaj kavramının yeniden düşünüldüğüne işaret ediyorlar ve bu yeniden düşünüş halinin pek çok farklılığının da altını çiziyorlar. Peyzajın, birçok yorumu içinde barındıran tartışmaların olduğu bir görme biçimi, bir ideolojik inşa ortamı, üst üste biriken ya da düşen tartışmaların materyalize olduğu ve sosyal yaşamın bir bileşeni olduğu düşünülerek, görülerek 2000’li yıllara gelindiğini belirtiyorlar.

Bu yüzyılın başına böyle taşınan peyzaj kavramı kapsayıcı haliyle genişlemeye devam ediyor. Gündelik peyzajlar üzerinden düşündüğümüzde kişisel ve kolektif deneyimlerimizin çözündüğü bir bileşke gibi görebiliriz peyzajı. İnşa edilmiş veya doğal olan kısımları, yaşayan malzemeleriyle ve görünen ya da görünmeyen halleriyle bizim hikayelerimizi barındıran kentler mesela. Kentleri kendi akışlarımız ile okuyabilir miyiz? Bu akışlarda sadece bedenimizle yaptığımız hareket bizim için nasıl bir araç veya süreç olur?

Herkesin akışları kesişirken müzakereler oluşuyor belli bir ölçüde ya da bazı ölçülerle müzakere edemiyor oluyoruz. Anlama, katılma hakkımızı arama isteğimiz ortaya çıkıveriyor.

Uzun bir zamandır gündelik kişisel yolculuğum Osmanbey metrosuna on beş-yirmi dakikalık bir yürümeyle başlıyor. Kısa ama kuvvetli bir başlangıç bu: On beş milyonluk şehirde zihnimde buraya ait pek çok birikmiş izle yeni karşılaşmalara açık bir yürüyüş. Hatta başka yerlerde birikmiş olanlarla birlikte bir yolculuk. Bir merkezi başlangıç oluyor benimkisi. Yürümenin önemli bir izleme biçimi oluşturduğunu ve ortam ile özel bir ilişkilenme biçimi olduğunu hissediyorum. İlkokul yaşlarımı geçirdiğim kasabada okul ile ev arasındaki mesafe o kadar kısaydı ki, evin balkonundan baktığınızda okulun bahçesini görürdünüz, evden okula okuldan eve yürümem iki ya da üç dakika sürerdi. Hep üzüldüm bir ritüel olan okuldan eve, evden okula yürümelere katılamama durumuma. Bizim ev kasabanın yeni yapılaşan kısmındaydı, merkezden görece ters yönde, yeni mahallede. Kendine göre başka güzellikleri vardı benim açımdan, mesela evin arkasındaki eski bataklık alanda (o zaman artık bir otlak alana dönüşmüştü), harika oyun alanları vardı; yeni binaların temelleri de oyun için eğlenceli yerlerdi ama hiç de bu okul-ev yürüyüşlerinin yerini tutmuyordu bu olanaklar. Belki de bu nedenle hep yürüme haline meraklandım. Hep istedim ki, gündelik yolculuğumda bir yürüyüş parçası olsun.

Bir süredir, kısa Osmanbey metrosuna yürüyüşlerimin daha da kısa bir kısmına bir arkadaşım da dahil olur. Taşta buluşur, durağa birlikte yürürüz. Herhangi iki kişi olmak özgürlüğüyle on dakika kadar bu beraberliğin tadını çıkarırız, bazen keyifle gülerek bazen sıkıcı şeyler konuşarak. Ama özünde bu karmaşık ortamda o buluşmalar çok etkilidir. Zaman zaman da uzatma yollarını deneriz, küçük parkta durarak mesela. Ya da parkın kıyısındaki çaycıda bir sabah kahvesi içerek on dakika daha bu yolculuğu uzatmak. Bir tür sarmalama hali içinde kaybolmayı seçmektir bu. Mahalleden uzaklaşmadan, az bulunur birkaç ağaç gölgesinde ve yaz bile olsa muhakkak esen köşede az bir nefes almaktır niyet.

Yürürken herhangi biri olursunuz, illa ki “biri” olmanız gerekmez. Frederic Gros, Yürümenin Felsefesi isimli kitabının Özgürlükler 2 kısmında yürüyerek kimlik fikrinin kendisinden; biri olma, bir isim olma, bir hikayeye sahip olma isteğinden kaçtığımızı ve biri olmama özgürlüğünü yakaladığımızı söylüyor. Yürümenin ayrıca erteleme özgürlüğü sunduğunu, biraz da olsa bazı şeyleri unutmak için bir ara oluşturduğunu söylüyor. Gündelik hayat için bu özgürlükler paha biçilmezdir.

İstasyona varana kadarki kısım mevsime göre değişkendir ama hep kalabalıktır. Belli bir hızı vardır, bu hız ile akmak zorunda hissedersiniz kendinizi. Durma hakkını bulmak zordur ama çok isterseniz bulursunuz da. Hep kıyıdasınızdır, binaların kıyısında. Durma hakkını da binalar verir; binaların saçakları girişleri, duvarların dipleri ya da kaldırıma eklemlenen dükkanlardır durma hakkını veren. On ya da belki on beş sene önce dikilmiş olan kaldırım dibindeki Magnolia grandiflora’lar her sene azıcık daha büyüyen bir gölge ile yola katılırlar. Dikkatle bakacak olursanız da zorlu bir hayatları olduğunu hissedersiniz. Mevsime göre keskin güneşi, asfaltla çoğalan sıcağı, ara sokaklardan gelen rüzgar veya esintiyi, yağmurun kaldırımda yarattığı su birikintilerini yaşarsınız yolculukta. Sanırım en çok da araçların sesi ile hareket edersiniz, yürüme hızınızı başkalaştılar bu ses. Bütün bunlar sarıp sarmalar sizi. Bu akış içerisinde her gün size erişen bir mesaj vardır, biriken.

Benim gündelik yolculuğumun bir parçası böyle sarıp sarmalanır. Bu şehirde yaşayan her birimizin yolculuklarının bileşkesinde neler olur, nasıl olur? Hikayeler nasıl gelişir? Göremediklerimiz nedir? Gündelik peyzajlarda yürüme ve durma hakkımız ne kadardır? Bu haklar nasıl oluşur diye düşünmeden geçemiyorum.

1 Hanlon, J., Hostetter, E., & Post, C. (2011). Special Issue Introduction: Everyday Landscapes: Past and Present, Presence and Absence. Material Culture, 43(2), 1-5.

2 Gros, F. (2018). Yürümenin Felsefesi. 7. Baskı.(A. Ulutaşlı, Çev.). İstanbul: Kolektif Kitap.

Etiketler:

Ne düşünüyorsunuz?

0 yorum TARTIŞMAYA KATIL

İlgili İçerikler: