Katılımcı Üretimin Peşinde

GÜZİN ÖZTOK

Geçtiğimiz aylarda Konut Konferansı’na konuk olan Urban-Think Tank (U-TT) kurucularından Alfredo Brillembourg ile şehrin inşası üzerine konuştuk.

Güzin Öztok: Öncelikle kısaca Urban-Think Tank’in nasıl bir ekip olduğunu anlatır mısınız?
Alfredo Brillembourg: Urban-Think Tank, Caracas şehrini nasıl yeniden birleştirip şekillendirebiliriz sorusu üzerine farklı disiplinlerden gelen bir grubun çalışmalarıyla başladı. Bu yüzden Caracas Think Tank ismini taşıyorduk önceleri, ardından Caracas’la benzer problemlere sahip diğer kentlerle de ilgilenince Urban-Think Tank’a dönüştük. Ekibimizin yarısını mimarlar oluştururken diğer yarısında mühendisler, yazarlar, sosyologlar, film yapımcıları ve benzeri başka disiplinlerden gelen kişiler yer alıyor.

GÖ: Katılımcı sürece önem veren çok disiplinli bir çalışma grubu olmanın iyi ve kötü yanları neler? Alejandro Aravena bir konuşmasında katılımcı mimari üretim süreçlerinin zannedildiği kadar romantik olmadığını, farklı fikirlerin fazlasıyla çatıştığını anlatmıştı. Örneğin kullanıcılar tasarımcılardan farklı düşünerek daha sert bir söyleme sahip olabiliyorlar.
AB: Bence mimarların katılımcı tasarımdaki yeni rolünü tutkala benzetebiliriz. Mimarlar pek çok farklı disiplini anlayabilecek bir yetiye sahip, bu nedenle moderatör gibi davranıp bu disiplinlerin bir araya gelmesini sağlayabilirler; çünkü mimarlar aslen mühendislik, sosyoloji, kültürel çalışmalar gibi farklı alanlarda da çalışıyorlar. Bu bir bakıma mimarlık bilgisinin içine gömülü bir durum. Yani pek çok şey biliyoruz ama pek çok şeyin bir kısmını biliyoruz. Bu nedenle bir tutkal olarak oldukça iyi bir malzemeyiz. Bir şehrin tasarımındaki katılımcı konuşmada tercüman olabiliriz. Mimarların rolü fikirleri görselleştirmek, bizim gücümüz buradan geliyor; şeylerin nasıl olabileceğini hayal etme gücümüz var. Bu gücü kullanarak insanları bir fikir etrafında toplayabiliriz. Fikirler görülebilir olduğunda insanlar da görüşlerini aktarabilir. Katılımcılık sadece fikirleri toplamak değildir, aynı zamanda katılımcı sürecin dengesini kurmaya dairdir. Katılımcı tasarımın, bir şehri inşa etmek için çok önemli ve ilginç bir yol olduğunu düşünüyorum; çünkü şehir zamanla inşa olur. Şimdi bu süreç biraz daha yavaş, ama yavaş olmasında bir sorun yok ki. Şehirler eski çağlardan beri zamanla inşa edilmiştir, yani şehirler katmanların üzerindeki katmanlar gibidir. Şimdi neden ani bir değişimle birkaç yıl içinde şehir kurmaya çalışıyoruz ki? İnsanlık halinin çok daha önemli olduğunu düşünüyorum ve bu yüzden tekrar hümanist bir çağın içindeyiz.

GÖ: Türkiye’de sanırım katılımcı tasarım süreçleri yeni yeni tartışılıyor. Bu yüzden bazı başarısız örnekler de olabiliyor, örneğin bir mimari yarışmanın jüri sürecinde halkın oyuna başvuruluyor ama bu, yeterince etkin olmayan bir yöntem olarak kalıyor.
AB: Katılımcı tasarım 1960’larda Berkeley’de başlamış olan bir gelenek. 60 ve 70’lerde bazı çok önemli mimarlar bunun bir parçasıydı. O zaman çok önemli bir araçları eksikti, bugün internet sayesinde çok önemli bir paylaşım aracına sahibiz. Uygulamalara, algoritmalara sahibiz, katılıma yardımcı olan pek çok aracı kolayca geliştirebiliyoruz. Böylece insanların şeyler hakkında ne düşüneceğini sosyal medyayla kolayca ortaya çıkarabiliyoruz. Bu, katılımcı plan için inanılmaz bir sıçrama. Peki, nasıl işliyor bu süreç? Bir yarışmada değerlendirme yapmaları için mahalleden seçilmiş kişilerle konuşmak şeklinde olmuyor, gerçi bu kötü bir şey değil; ama bugün katılımcı planlama biraz daha farklı. Şehir mahallelerden oluşur, belediyelere bölünür. Her mahalle aslen bir temsilciye sahiptir, çok tanınmayabilir ama o topluluğun bir temsilcisi vardır. Bu nedenle katılımcı sürecin yerelleştirilmesi, mahalle ölçeğine indirilmesi gerekiyor. Bu yüzden büyük bir şehirden söz ettiğimizde belediye başkanıyla görüşüp şehir için farklı fikirlere çağrı yapılmasını sağlayabilirsiniz. Bunu internetten açık bir çağrıya dönüştürdüğünüzde yüzlerce fikriniz olabilir. Bu da katılımcı bir süreç. Ama yerel düzeyde bir problemle mücadele ediyorsanız, mahalleyi gerçekten değiştirmek istiyorsanız mühendislerden, ekolojistlerden, mimarlardan oluşan bir uzman grupla çalışmanız gerekiyor, EnGIO (Environment Governed Integrated Organisation – Çevreye Duyarlı Entegre Organizasyon) ile işbirliği kurmak gerekiyor, hemen her toplumda sivil toplum örgütleri yer alıyor. Örneğin göçmenler için bu gibi sivil kuruluşlar var. Bu kuruluşlarla ortak çalışabilirsiniz, yani aslında katılımcı planlamada ortak çalışabileceğimiz pek çok kurum zaten mevcut. Mesela, ilgili bütün disiplinleri içeren ve şehirlerin daha açık ve demokratik bir yolla inşa edilmesini araştırıp öğreten bir üniversite de hayal edebiliriz. Açık çağrı gibi basit bir fikirden en karmaşık olanlarına doğru gitmek mümkün.

fotoğraflar: urban-think tank

GÖ: Urban-Think Tank açık kaynaklı bir mimarlık olarak görülebilir mi?
AB: Tabi, bütün tasarımlarımız açık kaynak, yani birisi tasarım için ödeme yaptıktan sonra tasarım herkese açık hale geliyor. Herhangi bir belediye başkanı, önceden ödemesi yapılmış olan tasarladığımız bir projeyi kullanabiliyor. Kamusal altyapı, taşıma ve ulaşım, eğitim ve konut üzerine çalışıyoruz. Bütün bu kamusal bina projeleri birer prototip ve bu prototipler geliştirilen bütün işlerde tekrarlanmak üzere var.

GÖ: Mimarsız mimarlık meselesini düşünürsek örneğin gecekondu bölgesinde o yere özgü farklı bir sosyal bir yapılanma olabiliyor, insanlar kendi yaşam alanını üretmek, mekanlar değişime daha açık olmak zorunda kalıyor. Mimarlar bu alanlardan ne öğrenebilir?
AB: Şehirleri antik zamandan beri insanların kendisi kurdu. Mimarın bu sürece dahil olması yeni bir durum. Rönesans’ta krallar ve üst seviyedeki insanlar için inşa ediyorlardı. 1800’lerde Haussmann’ın Paris master planı gibi projeleriyle büyük ölçekli işler başladı. 20. yüzyılda tabi ki mimarın rolü büyüdü ve şehri inşa eden tekil bireye dönüştü. Yerleşik hale gelmiş bir düşünce var, modernizm ve ussallaştırma bütün dünyayı kontrol edebileceğimizi, toprağın, dünyanın nasıl kullanılacağını belirleyebileceğimizi söylüyor. Ama öyle olmadığını gördük; hükümetler yeterli paraya sahip değil, yeterince hızlı inşa edemiyoruz ve mimarların bina prototipleri birer başarısızlık abidesi oldu. Örneğin St. Louis’deki yüksek katlı binalar yıkılmak zorunda kaldı. Arabalar, otoyollar gibi 20. yüzyıla ait olan ve gelişmekte olduğunu düşündüğümüz bu prototiplerin pek çoğu esasen başarısız oldu. Geriye enformal olan “gerçek şehir” kaldı ve başarısız olmadı çünkü insanların gerçek ihtiyaçlarına eğilebildi. Tabi ki enformal şehri olduğu gibi korumalıyız demiyorum, aksine enformal şehir zamanla güncellenmeli. Örneğin buradaki gecekonduları ele alalım. İnsanlar şehre gelince onlara toprak verildi ve kendi evlerini yaptılar, bu evler yasallaştırıldı. Bugünse o bölgelerin pek çoğu yüksek katlı binalara dönüştü.

GÖ: Çünkü o gecekondu bölgelerini daha sonra yıktılar.
AB: Hayır, yıkmadılar. Evet bazıları yıkıldı ama pek çoğu çok katlı binalara yani apartmanlara dönüştü. Bu insanların bir kısmı böylece arsa geliştirici oldu. Şimdi de bu apartmanlar yıkılıyor ve yüksek katlı binalara dönüşüyor. Bu, kurumlar yerine insanların para kazandığı yavaş bir dönüşüm. Yani binlerce küçük müteahhit para kazandı.

GÖ: Ama bugün gecekondu bölgelerini yıkan hükümet ve belediye.
AB: Bugün yeni bir durumun içindesiniz. Geçtiğimiz on yıl oldukça yeni bir durum yarattı. Şimdi hükümetiniz toprağın devlet malı olduğunu söylüyor. Binaların depreme dayanaklı olmadığını bahane ederek mülkiyetinizin olmadığını söylüyor. Örneğin İstanbul Surları’ndaki evleri yıkarak bölgeyi geleneksel mimarlığa dönüştürmek istiyorlar. Bu büyük bir problem çünkü yaşadığınız yerdeki mülkiyet hakkı elinizden alınırsa kimse bir kuruş bile yatırım yapmak istemez. Her gün hükümetin mülkiyetimi elimden alabileceği korkusuyla yaşamak en büyük hata.

GÖ: Hükümet iyi amaçlar doğrultusunda gelişen kentsel dönüşüm olarak nitelendiriyor bunu.
AB: Evet, hala Stalinci bir şekilde düşünüyorlar, gerçekte gelir düzeyi yüksek kişiler için binalar üretiyorlar ve mahallesinden koparılan kişiler buraya geri dönemiyor.

GÖ: Binaların büyük bir kısmı kullanılmamış, boş halde kalabiliyor üstelik.
AB: Evet, bazı inşaat firmaları, şehri herkesin dahil olduğu ve yaşadığı bir yer olarak görmek yerine para elde etme yolu olarak görüyor. Özellikle Türkiye’de maalesef ki devlet ve özel sektör bunu teşvik ederek kamuyu gözetmiyor.

GÖ: Peki, Venezuella hükümeti U-TT’e yardım ediyor mu?
AB: Hükümetlerin yapmakla yükümlü olduğu işleri yapması gerekiyor, bizim de onlara bunu yaptırmamız gerektiğine inanıyorum. Kamusal alan üzerine çalışmak hükümetin yapması gereken işlerden biri örneğin; ama bu alanlara lüks konut projeleri inşa etmek kamusal alan çalışması olmuyor. Yalnızca halkın çok zengin olan yüzde birlik kesimi için üreterek şehiri inşa edemeyiz. Bütün halkı temsil etmekle yükümlü olan hükümetin kurumuna sadık kalmasını sağlamalıyız. Venezuela’da hükümet bütün projelerimize yardımcı oldu. Sağ ya da sol kanattan olmaları fark etmeksizin bütün belediyeler destekledi. Ama şimdi biz de zor bir durumun içindeyiz, yarı diktatörlüğe dönüştü yönetim. Çin’de de böyle bir durum var. Öte yandan ABD’de bir altgeçiti yapmamız yaklaşık yüzyıl sürdü, çünkü kamuya çok fazla danışıldı. Çin, bunun beş katı uzunluğundaki bir altgeçiti iki yılda inşa edebilir. Görünen o ki demokrasi hızlı altyapı inşası için çok iyi uyarlanmış bir yönetim değil. Çin, Rusya ve belki Türkiye gibi ülkeler hızlı inşanın daha etkili olduğunu düşünüyor. Böyle bir durumda ülkedeki sosyal dokuyu zedelediklerini fark etmiyorlar. Tabi ki bu durumda işler geri tepecek. Latin Amerika’da da pek çok diktatör oldu, konut bloklarının pek çoğu diktatörler tarafından yapılmıştı. Sonucun iyi olmadığını deneyimledik. Gayrisafi milli hasıla belki büyüyebilir ve hükümet de bunun iyi bir şey olduğunu zannedebilir ama böyle bir durumda zengin ve yoksul arasındaki uçurum da büyür, tıpkı Caracas’ta olduğu gibi. Şehrin %60’ı yoksul ama gayrisafi milli hasıla büyüyor, peki bu zenginlik kime yarıyor?

Etiketler:

İlgili İçerikler: