Kentsel Huzursuzluk

GÜZİN ÖZTOK

Kasım ayında düzenlenen Konut Konferansı’nda konuşmacı olan Diller Scofidio + Renfro ekibinden Charles Renfro ile işleri ve özellikle High Line projesi üzerine kısa bir söyleşi gerçekleştirdik.

Güzin Öztok: Diller Scofidio + Renfro’nun projelerinde sanat ve mimarlık birbiriyle nasıl ilişki kuruyor, bunu nasıl tarif edersiniz?
Charles Renfro: Ana akım olmayan tiyatrolarla sanat konusuna başladık. Kamusal sanatla birlikte yaptıklarımız sokaklara taşındı. Toplumun özellikle mekana ve kamusal mekana dair güncel fikirleriyle tanımlanan kültürel koşullar, üretimimizin tetikleyicisi oldu. Ayrıca kimlik, cinsiyet, politika, duygu gibi başlıklara da önem verdik. Dünyada nasıl bir yol izlediğimiz, güncel kültürün bedenimizin hareketlerine nasıl yerleşik olduğu da işlerimiz üzerinde etkili. Bu meseleler sanat projelerini tetikledi ve ardından son 15 yıldır yapılandırdığımız mimari işlere doğru yol aldı. Bu nedenle ikisinin arasındaki ilişki, deneyime dair bir fikirden kaynaklanıyor. Deneyim, sınırlı bir mekanda sabit izleyicilerle elde edilebilir ya da daha fazla izleyici için bir kentte, kentsel mekanda benzer şekilde inşa edilebilir.

GÖ: Deneyim söz konusu olunca beni en etkileyen işiniz Blur sanırım. Mekanın belirsiz, geçici ya da tekinsiz olabilmesine de iyi bir örnek, çünkü mekanı çoğu zaman daha katı hayal ederiz. Bu bağlamda sizin mekan tanımınız nedir?
CR: Çalışmalarımızın odağı deneyim inşa etmek, bina ya da herhangi başka bir şey değil. Bu nedenle sürekli ve biçimsel bir pozisyonumuz yok, bunun yerine belli bir deneyimi yaratacak olan gerekli formu araştırıyoruz. Blur projesinde formsuz, köşesiz, tanımsız, sürekli değişen bir mimarlık yapmakla ilgileniyorduk, daha da önemlisi bu mimarlığın görme yetisini ortadan kaldırmasını ve insanların görmeyi yeniden değerlendirmesini istiyorduk. Blur’a girdiğinizde bir şey göremiyordunuz, böylece diğer duyularınız devreye giriyordu. Bu açıdan düşününce formsuz bir mimarlık yaratmak esas mesele değildi. Form, mimarlığın yan ürünü gibiydi. Blur projesinde mimarlık buhar ve sisten oluşuyordu. Sis ise tanımı gereği formsuzdur.

GÖ: Blur’un içindeyken ziyaretçilerin aynı anda hem korkmuş hem de meraklanmış olduğunu okumuştum.
CR: Evet, pek çok işimizde beklenmedik durumlar yaratmayı deniyoruz. En son mimari üretimimizde mesela binayı, dünyayı farklı bir şekilde görme ve anlama aracı olarak ele aldık. Boston Güncel Sanat Enstitüsü’ndeki medya odası, binanın yanındaki suyu çerçeveliyor, böylece çevredeki binaları ya da nesneleri görmemiş oluyorsunuz. Bu şekilde su ve odanın çevresindeki alan, soyut bir konsept haline geliyor. Bu mekana giren insanlar, çerçevelenmiş alana bakınca bir TV ekranına baktıklarını sanıyorlar. Oysaki sadece odanın çevresindeki alanı farklı bir şekilde çerçeveledik.

GÖ: Peki, kamusal alana geri dönersek High Line projesinin üçüncü etabı da tamamlandı. High Line, kentsel bir alanın dönüşümü konusunda referans bir proje. Dönüşümün ve geri kazanımın arka planındaki metodolojiyi anlatır mısınız?
CR: High Line, kullanılmayan endüstriyel mimarlığın bir parçasını alıp, uyum sağlayabilen, yeniden kullanım alanına dönüştüren bir projeydi. Bence bütün şehirler yaşayan ve birlikte çalışan bir yapıda olmalı. Eğer şehirde terk edilmiş bir bölge varsa orayı muhtemelen yeniden düşünmek için bir fırsat da var demektir. Bu yüzden High Line, endüstriyel bir bölgenin yeniden kullanımı için bir yöntem öneriyor. Bununla birlikte High Line’ın şartları, formu ve gerçekleşme süreci New York şehrine ve New York’un özellikle o bölgesine ait. Diğer bir deyişle High Line’daki öneri ve çözümlerin başka bir alana taşınması mümkün değil. Her bir bölge kendine has ihtiyaçlara göre cevaplar bekliyor. Bu zor, çünkü o bölgenin meselelerinin içine detaylı bir şekilde dalmak gerekiyor. Yerel halkın ihtiyaçlarını anlamak, tarihi koşullara hizmet etmek, bir alanın geleceğine karar vermek gibi zor meseleler var. Bütün bunlar, paylaşımcı bir şekilde ve eşzamanlı olarak cevaplanmalı. O alana ve probleme has bir çözüm üretilmeli.

fotoğraflar: iwan baan

GÖ: High Line’ın giriş ve çıkış saatleri var. Bu neden?
CR: Öncelikle kişisel olarak High Line’ın bir park olduğunu düşünmüyorum. High Line kentsel bir altyapı birimi. Biraz da müze gibi, yani kültürel bir tesis. Alanın düzgün bir şekilde korunması için parkın açılış ve kapanış saatleri var. 24 saat boyunca açık olsaydı geliştirmek ve sürdürmek mümkün olmazdı. Ama bir açıdan bu, ne tamamen kamusal ne de halka kapalı bir müze gibi, yani High Line yeni bir tür kentsel deneyim diyebiliriz. Bir şekilde bu iki durumun melezlenmesi söz konusu. Ama giriş serbest olduğu için kamusal park tipolojisini kök olarak kabul ediyor, öte yandan bazı katmanlarda özel bir kurumun verebileceği yararlara sahip.

GÖ: İstanbul’u dolaşma şansınız oldu mu?
CR: Bu üçüncü gelişim ama 15 yıldır gelmemiştim. Kentsel peyzajda değişen çok şey olduğunu görüyorum. Süslü dükkanlardan yüksek katlı yapılara kadar çok değişim var. Ama öte yandan burada özellikle gençlerin huzursuzluğuna çok dikkat ediyorum. Dünyadaki pek çok şehirde benzer bir huzursuzluk ortamı var, hatta şimdi Amerika Birleşik Devletleri’nde bu meseleler var, daha ırkçı bir sebebe sahip ve pek çok şehirde protestolar var. Yani çok fazla hoşnutsuzluk var ama meselenin kökleri birbirine benziyor. Parası olan ve olmayan insanlar arasında büyük bir ayrışma var. Amerika şehirlerindeki ırksal haklara dair problemlerin kökeni de bu parasal bölünmeye dayanıyor. Bu, hükümetlerin açık bir şekilde belirtmediği büyük bir problem. Ama toplumları dengeleyecek kollara sahibiz, mimarlık vasıtasıyla bunu yapmayı deneyebiliriz ya da en azından yardım edebiliriz. Mesela hükümetleri kamusal işlere ikna ederek doğru yola yönlendirebiliriz. Bugün buraya konut hakkında konuşmak için geldim. En çok zorlandığım şey, pek çok kurumsal iş üretmiş ve görece az özel konut üretmiş bir batılının ya da New Yorklu’nun gözünden konut tartışmasını nasıl konumlandıracağım konusu oldu. Yani hükümetin durumu, kamunun konut ya da şehir üretiminde durduğu noktanın hassasiyeti meseleyi zorlaştırıyor. Çünkü şehir, temel olarak içinde yaşayanlardan oluşur. İstanbul hakkında düşünmek ilgi çekici, özellikle ziyaret ettiğim bu günlerde insanlardaki hoşnutsuzluğu deneyimleyebilecek miyim, merak ediyorum.

GÖ: Gezi protestoları kamusal alan için daha fazla düşünmemizi sağladı sanırım.
CR: Tabi ki, şimdi High Line’ın giriş çıkış saatleri hakkındaki sorunu daha iyi anladım. Bu soru, kamusal alanların özelleştiğine dair potansiyel bir sonuca yönlendiriyor. Bununla birlikte High Line projesinde artık kullanılmayan bir alan söz konusuydu. Hatta bu alan halkın erişimine bile açık değildi, üzerine çıkmak yasaktı. Bu bağlamda High Line sokaklar ve caddeler gibi davranmıyor olsa da bu projeyle birlikte kamuya bir hediye verildi. Zaten High Line’ın sokak gibi olması gerektiğini ya da buna ihtiyaç duyduğunu düşünmüyorum.

Etiketler:

Ne düşünüyorsunuz?

0 yorum TARTIŞMAYA KATIL

İlgili İçerikler: