Yarışma Ekipleri Niçin Hala Sonuç Benzerliklerinden Mızmızlanıyor?

KENAN GÜVENÇ

Mimarlık, ortaya çıktığı 19. yüzyıldan bu yana ve her zaman o yaygın misal ile köpeğin kuyruğunu değil, kuyruğun köpeği salladığı fikri üzerine kurulu bilinçli bir yanılsama olagelmiştir: Mimarlık nesnesi binalar, mimarlık eğitimi aracılığıyla insanı hayatın içine yuvalanabileceği güvenli bir mekansal kodlamalar programı olarak mimara aktarılmıştır ve mimar kendisine yüklenmiş bu anahtar vasıtasıyla -elindeki dekoder ile- ölçüye gelmez, kestirime tabi tutulamayan yanları dahil hayatın tüm canlılığını gündelik yaşam içinde çözündürebilme yetkesi edinir. Tüm masa başı mimarlık alan pratikleri (üniversiter eğitim, ofisçilik, yarışmalar, yayın ve uzantıları vs) bu yanılsamayı döngüsel olarak besler ve yanılsamanın yol açtığı sayıklamalar üzerinde yükselir. İyi huylu nice insanın ofis pratiklerinin sayıklamaları, birden ağır iktisadi üretim koşullarının duvarına çarpıp dövülmeye başlar, “söylem ve pratik” ayrımı belirir. Yanılsamaya duyulan inançla üretim süreçlerinin katılaştırdığı dünyanın çatışması ister istemez bir bunalıma dönüşür.

Mimarın yanılsamaya yaslı düşünsel etkinlik alanı artık fosil bir retoriktir. Bu noktada ofisçilikten ayrışan üniversiter eğitim-yarışma-yayın pratikleri üçlüsü simbiyotik bir ilişki sergiler. Yarışma ekipleri aslında “ofis retoriklerinin” pratikte yarışma aracılığıyla gerçekleşebileceği yanılsaması üzerine kurulurlar. Birkaç yeni mezun insan ofis pratiklerini idealize edeceğiz vehmi ile bir araya gelir ve fakat iki, bilemediniz üç yarışma sonra takke sıyrılır mabat görünür: Ekipçe yapılan yarışmalar sonucu anlaşılır ki ekip değil, eğitim sisteminin fosil haline getirdiği hayat monokültür “ürünler” olarak bu kez yarışma içinde yayılmaktadır (monokültürel -tek bakış kaynaklı- ürünlerden biri de kurulmuş bu yeni ekiptir). Bu açıdan aslında bir adaptör olarak yarışmalar eğitim sisteminin piyasa yönelimli son şekillendirme evresidir. Yanılsamanın bir başka boyutu da budur: Yarışmaların öğrencilik sonrası yeni bir pozisyon alışın ilk başladığı an değil de eğitim sisteminin okul dışına uzamış son halkası olmasıdır. Yarışma ekibinin bileşenleri olan insanlar hiçbir şekilde prototip insanlar değillerdir, olmamışlardır fakat onlar artık modernizmin yarattığı androidlerdir. Ekip, tasarım sürecinde ekibin ortaya koyduğu çalışmaların sonuçlarınca imal edilmiş mimarlık androidlerinden oluşan bir ekiptir. İnsan yaptığı şeyin uzantısı haline gelir.

Modernizm, mimarlık ve mimarlık eğitimi kisvesi altında bu insanların, mevcudiyetlerini üzerine kurduğu her farkındalık/biliş halini (cognitive attitude) onlardan çalmıştır. Bunu iki şekilde yapar. Birincisi, sosyal olarak insanın hayat modları (toplanma, buluşma, karşılaşma) ile “yer” arasındaki ilişkilenme ve etkileşimin doğası olan “iş üzerinde ya da işleme esnasına belirme” (working-act) dinamikleri, başlangıç koşulları bir kere sabitlenip oluşturulduğunda hep aynı sonuçları veren Newtoncu bir mekanizmada ve Öklitçi geometrinin dilinde kodlanarak durdurulur. Bu mekanizmanın dili içinde insani faaliyet, işlerliği esnasında var olabilir şey olmaktan çıkar ve kullanıcısını da imal ederek endüstriyel bir hal kazanır. İkincisiyse tabiat “dengede akış” (Ludwig von Bertalanffy) süreçleri olmaktan çıkarılıp bina yakın çevresini kurgulayan kontrol edilebilir nesne prosedüre dönüştürülür (hava akımlarının meteoroloji raporlarına dönüştürülmesi gibi). Canlı yaşarlılığı sosyal ya da değil ,varoluşunun inşası esnasında mümkündür. Oysa modernist/Newtoncu/Öklitçi düzenek, yaşarlılığın anlarını kendi mimarlık kalıplarını gerçekleştirmek ile yükümlü kılar.Yani insanlar artık modernizm/mimarlık içindir, ona beden kazandıran androidlerden başka bir şey değildir.

Bu anlattıklarımın, yarışma önerilerinin birbirlerine benzerliği konusu ile alakası nedir?

Louis Kahn “Bir okulda, bir ofis binasında, bir fabrikada, bir kilisede, bir hastanede bir insan kurumu görürsünüz.” diyor. İşte bu insan kurumunun etkinliğine ilham veren ortamın doğasının tasarlanması gerektiğinden, yani kahve fincanının değil de kahvenin tasarlanması gerektiğinden bahsediyor. İnsani etkinliğin salt kahve içme eyleminde değil, aynı zamanda onu kuşatan ve/veya uzantısında beliren tüm faaliyet tonlamaları ile doğasını bulacağını söylüyor; misal güzel kahve yapabilmek ve fal bakmak vs. Ya da modernist bir kavram ile, yapı tektonikleri açısından ele alarak (modernizme kendi silahı ile ateş edeyim) yapıların, yapım tekniklerinin yoğurduğu karakter ışımasına, yani tektoniklere, mimarın tasarım düşüncesinin başında ve tüm bileşenlere “program+strüktür” nezdinde ergimiş olarak sahip olduğundan dem vuruyor. Bu fikir Gottfried Semper’den bu yana 150 yıldır ortalıkta dolanıp duruyor. Tektonik kavramı yapı konstrüksiyonunun yapı bileşenlerinin (doğrama, saçak, duvar vs) bir sözlük derlemesi olarak kompozisyonda toplanmasının, bu bileşenleri inşaat elemanı olmaya çevireceğini uyaran, zihinsel iklime referanslı bir kavramdır. Kahn’ın “insan kurumlarının doğasının” araştırılıp yeniden ve yeniden kurulması gerektiği fikriyle tektonik sorunsalını yan yana getirir ve bu ikilinin gözünden mesela “belediye binası” yarışmaları sonuçlarına bakarsak niçin yarışma önerilerinin tek bir yaklaşımın varyasyonları olarak sonuçlandıklarını da açıkça görebiliriz.

Ülkenin belediyecilik ve şehirciliği 150 yıldır sürekli değişip başka başka doğalara büründüğü halde bu insan kurumuna Türkiye mimarlarının verdikleri tepki hiç değişmemiştir. Çünkü onlar o büyük modernizm/mimarlık yanılsamasının etkisi altında bina denen şeyin, içinde belediyeciliğin nasıl yapıldığının değil, kurum olarak temsiliyetinin ne olacağının (bir kere daha what! değil how! sorunsalı) işareti olduğunu zannedip durmuşlardır. Siz eğer kurumun doğasıyla yani onun tarihsel, sosyal ve kültürel mod değişikliklerinin örüntüsüyle ilişkilenmiyorsanız kahve içilen fincanlar farklı farklı olacak ama içilen kahve hep aynı kahve olarak kalacaktır. Tüm eğitim sisteminin aslında endüstriyelleşmiş bilginin, bilgi birikiminin, sınıf ölçeğinde öğrencilere dağıtımı olarak gerçeklenmesi, kişisel yargının da daha doğmadan ortadan kalkma gerekçesidir. Hayatımıza “kahve” işlemektedir, sayısız fincanın “görüntüsü” değil. Mırrasından espressosuna, Mehmet Efendi kahvesinden Con kahveye, Nescafe’den filtre kahveye kahveyi insan kurumu haline getiren şey, yani onu “şekil” olmaktan çıkarıp yaşantımızın kendisi kılan şey işte bu mod tonlamasıdır. Halet-i ruhiye, mizaç, kip... Ne derseniz deyin artık!

İş bu kadarla da sınırlı değildir üstelik: Belediye binalarına ilişkin mimari proje yarışmalarında önerilerin neredeyse tek bir “belediye yapısı şekillenmesinin” çeşitlemeleri olarak şekillenmesinin de ötesinde mimari proje yarışmasının konusu ne olursa olsun -ister hastane, ister kültür merkezi, ister belediye- niçin hep aynı “mimari dile”/şekle sahip olageldiği üzerinde çok daha fazla düşünmemiz gerekiyor. Modernizmin 19. yüzyılda ortaya attığı mimarlık fikrinin zorunlu sonucudur bu; mimarların sorunu değildir. Mimarlık modernizmdir ve bundan başka daha iyi ya da daha kötü “mimarlık” yoktur. Modernizm bir mono-kültürelizasyon olarak tek “dillidir”. Üniversiter eğitim sistemi de modernizm/mimarlığa odaklı bir endüstriyalizmdir. (Tüm eğitim sisteminin “mimarlığın günlük hayatımızda gördüğümüz o çirkin şeylerden başka bir şey olduğu”, “daha iyi bir mimarlığın mümkün olduğu” yanılsaması üzerinde beslenip, kendini meşrulaştırdığı açıktır.)

Kısaca, şehirlerin varlığı ve çoğalması insanlığa hayırlı olmamıştır.

Not: Yarışmalara giren mimarların hemen tümü ya okuldan yeni mezun olmuş ya da yarışmacı kimliği edinmiş orta yaş kuşağında insanlardır.

Etiketler:

Ne düşünüyorsunuz?

0 yorum TARTIŞMAYA KATIL