Rene Magritte Müzesi: Başkalaşan Geçişler

ÇİĞDEM ASLANTAŞ

“Benim resimlerim hiçbir şey anlatmayan görsel imgelerdir. Akla gizemi getirirler. Doğrusunu isterseniz, benim resimlerimi gören biri kendi kendine şu basit soruyu sorar: 'Bunun manası ne?' O resmin bir manası yoktur. Çünkü zaten gizem de aslında hiçbir şeydir, bilinmeyendir.”
Rene Magritte

“Her imgede bir görme biçimi yatsa da bir imgeyi algılayışımız ya da değerlendirişimiz aynı zamanda görme biçimimize de bağlıdır.”
John Berger

Gündelik yaşam nesneleri, taşıdıkları somut değerlerin ötesinde, bulundukları bağlam ile zihinlerde değişken bir kavramsallık yaratıyor. Bu hal, nesneleri kendi maddi varoluşlarından sıyırıp, zaman içerisinde geçmiş, gelecek ve şimdiki an ile tuhaf bir bağ kurduruyor. Böylelikle iletişimde olunan nesneler içsel bir yapıya bürünüyor ve zihinlerde imgeler oluşturuyor. Bireyden bireye farklılık gösteren bu görme biçimlerinin referans noktalarından biri olan somut gerçeklik algısı da gerçeküstücü Rene Magritte’in resimlerinde bozguna uğruyor. Magritte eserlerinde, izleyicinin alışık olmadığı bağlamlara dünyanın gerçekliğini ekliyor. Bu gerçeklik yanılsaması ya da kırılması durumu nesnelere varlıksal olarak yeni anlam/anlamlar kazandırıyor. Nesnelerin görüntülerini doğal görünüşlerinin dışına çıkartıp, mantığa ve akla ters düşecek biçimde, düşsel bir ortam içinde gözler önüne seriyor. Ressamın yarattığı bu gerçeküstü evrenin önemli eserlerinin ve hayatına dair birçok detayın yer aldığı Rene Magritte Müzesi ise Belçika’nın başkenti Brüksel’de bulunuyor.

GERÇEKÜSTÜCÜLÜK VE RENE MAGRITTE
İlk manifestosu, hareketin lideri kabul edilen Andre Breton tarafından 1924 yılında hazırlanmış olan Gerçeküstücülük hareketi, savaşa ve onun getirdiği toplumsal bunalımlara karşı ortaya çıkmıştı. İçine doğmuş olduğu Batı ahlak ve akılcılığına, sanayinin ve kapitalizmin ürettiği eşitsizliğe sertçe karşı çıkan sanatsal ve kültürel akımlardan biri olarak insanın tüm bunlarla kendi düşsel ve sezgisel yetileri aracılığıyla savaşabileceğini öne sürmüştü. Hareketin temeli, Freud’un psikanalizinde de görülen (otomatizm tekniği) “rüya ile gerçekliği birleştirme”ye dayanıyor. Yaratımlarında rüyalara ve sezgilere öncelik tanıyan bu akım, sanatı atfedilen yüceliğinden arındırıp, gündelik hayatta her insanın yaşamında var olabilecek bir duruma evirmek istiyordu.

Duane Michals, Magritte Coming and Going, 1965, jelatin gümüş baskı
Rene Magritte, Golconde, 1953, karton üzerine guaj; fotoğraf: J. Geleyns (Ro scan), CH. Herscovici’nin izniyle, SABAM Belgium
Rene Magritte, L’empire des lumieres, tuval üzerine yağlıboya, MRBAB Brüksel; fotoğraflar: CH. Herscovici’nin izniyle, SABAM Belgium
Rene Magritte, La bone foi, 1964-1965, tuval üzerine yağlıboya, özel koleksiyon
Rene Magritte, La saveur des larmes, tuval üzerine yağlıboya, MRBAB Brüksel

Gerçeküstü sanatın en önemli temsilcileri arasında yer alan Belçikalı sanatçı Rene Magritte’in ise akıma, kullandığı üslup zenginliğiyle çeşitlenmiş farklı bir bakış açısı getirdiği kabul edilir. Sanatının özünü oluşturan “gizem” temasıyla bütünleşen felsefi bir üslup geliştirmiş olan Magritte eserlerinde, zihinde gerçeklik duygusunu yaratan detayları bilinçli olarak yanlış uygular, gizli kalmış imgeleri ortaya çıkarır. Böylelikle geleneksel görme biçimlerini deforme eder, ani şok ve sürprizlerle izleyicinin bilinçdışı idrak mekanizmalarını devreye sokar. Mantığa ters düşecek biçimde, nesnelerin dünyasında gerçekle yapay arasında düşsel bir illüzyon yaratır.

Magritte, sürecinde kendiliğindenlik ve tesadüf de barındıran, bilinç ve bilinçdışını odağına almış düşsel yaklaşımların yerine akılcılık barındırmasıyla Gerçeküstücü akımda yer alan diğer sanatçılardan ayrılır. Magritte’in kullandığı teknikler (bilinen nesneleri başkalaştırma, özünü değiştirme vs.), nesnelerin algılanma biçimlerini sarsıcı biçimde değiştirir. Nesnelerin gerçek ve gerçekliğe denk düşmeyen, anlamsızlık içeren imgelerinin birleşmesi izleyiciyi ikili görmeye zorlar; rastlantısal ve aydınlatıcı bir çatışmaya yol açar. Esas vurgusu, salt görüntülerin değil, göstergelerin daha önemli olduğudur. Sanatçının en bilinen ve tartışma yaratan tablosu İmgelerin İhaneti’nde bu yaklaşım oldukça nettir: Pipo imgesinin altına olumsuz bir dille “bu bir pipo değildir” yazarak, dil ve imgelem arasındaki ilişkiyi alt üst eder. Böylelikle bireyin görme yoluyla algıladığı dünyanın sürprizleri ortaya çıkar, geleneksel görme alışkanlıklarının şifresi değişir. Akıl ve mantık dışı olanı kavramaya zorlarken imgelerin alışılagelmiş anlamlarını da ortadan kaldırır. Nesneler kendi imgeleri haline dönüşürken, toplumsal kimliklerini ve içerdikleri anlamları da kaybederler. Magritte’in eserlerinde sadece nesneler değil, nesnelerin içinde bulundukları mekanlar da algı paradigmasını kırar. İzleyici, nesnelerin içinde bulunduğu uzamdaki hacminin, fiziki varlığının gerçekliği üzerine sorgulamalar yapar. Bu durum böylelikle bakma ile görme arasındaki farkı daha güçlü bir biçimde ortaya koyarken, izleyicinin zihninde dil ve görme algıları arasındaki otorite mücadelesini de ortaya çıkarır.

MÜZE
Brüksel’de bulunan Rene Magritte Müzesi, sanatçının dünyadaki en büyük koleksiyonuna ev sahipliği yapıyor. Çok disiplinli mekanların, resimlerin, oymaların, çizimlerin, heykellerin ve boyalı nesnelerin yanı sıra sanatçının reklam afişleri, müzik notaları, fotoğrafları ve filmleri de müzede sergileniyor. 1984'ten sonraki yıllarda, Belçika Kraliyet Güzel Sanatlar Müzeleri’nin o sırada direktörü olan sanat tarihçisi Philippe Roberts-Jones, Magritte’in eserlerini Modern Sanat Müzesi’nin en önemli parçalarından biri haline getirmişti. O zamandan beri koleksiyon müzenin diğer katlarına doğru genişleyerek yayılıyor. 2005 yılında, koleksiyonun geleceği için Paris’te, Magritte Vakfı başkanı Charly Herscovici’nin arabuluculuğuyla toplanıldı ve Hôtel Altenloh’un tesislerinde bir Magritte müzesi kurulmasına kararı verildi. 2 Haziran 2009’da açılan müze toplamda 230 eser ve geniş bir arşivi de bünyesinde barındırıyor.

Neoklasik tarzda 1779 yılında inşa edilen Hôtel Altenloh’un, Mayıs 2008’de başlayan montajı, Haziran 2009’da tamamlandı. Devlet tarafından satın alındığı 1969 yılından 1978’e kadar Modern Sanatlar Müzesi’nin faaliyetleri için kullanıldı. Ağır şekilde bozulmuş olan yapı daha sonra, 1983-1984 yılları arasında tamamen yenilendi. Bitişik binalar güvenlik nedeniyle müzeden ayrıldı, daha sonra betondan yapılmış dördüncü bir cephe eklendi, tüm iç mekan olduğu gibi tamamen yıkılıp yeniden inşa edildi.

SERGİLEME ALANLARI
2.500 metrekarenin üzerinde bir alana yayılan sergileme senaryosunda, Magritte’in yaşamı ile kişisel çalışmaları kronolojik ve tematik bir rota etrafında şekilleniyor. Ziyaretçi öncelikle en alt seviyedeki banko, ıslak hacim ve vestiyerin bulunduğu alana ulaşıyor. Geniş boşluklarıyla ziyaretçide rahatlama hissi uyandıran bu alandan, geniş şeffaf cam kapıları ve açık renkli doğal taş zemini geçtikten hemen sonra, sanatçının siyah beyaz portre fotoğrafıyla en az tavan kadar etkileyici bir karşılaşma gerçekleşiyor. Ardından ziyaretçi kendini, üstten sarkan “U” şeklinde sıralanmış Magritte eserleri arasında buluyor. Sanatçının, bu eserlerin arkasında yer alan bir diğer etkileyici fotoğrafı ise müzeye giriş selamı niteliğinde. Dolaşım senaryosu en üst katta bulunan üçüncü seviyeden başlayacak şekilde kurgulanmış; ziyaretçi bir asansör ile bu sergileme alanına yönlendiriliyor.

SEVİYE 3
Magritte’in 1898-1929 yılları arasındaki eserlerinin yerleştirildiği alanda, sanatçının Konstrüktivist dönemi ve “7 Sanat” grubuyla olan ilişkileri yer alıyor. Chirico etkisinin ve ilk Sürrealist çalışmaların görülebildiği alanda temalı vitrinler, müzede saklanan Sürrealist arşivlerinin zenginliğini sergileyen turun önemli bir parçasını oluşturuyor. Burada tarihi dergilerden Magritte’nin özel mektuplarına ve yazışmalarına kadar geniş bir arşiv bulunuyor ve sanatçının arkadaşlarının (ELT Mesens, Paul Nougé, Camille Goemans ve Louis Scutenaire) ve Paris’te yaşadığı esnada tanıdığı Fransız Sürrealistlerin (André Breton, Paul Eluard ve Louis Aragon) videoları ve birlikte çalıştıkları eserler sergileniyor. Sergileme alanlarının genel aydınlatması ve sergileme birimlerinin koyu zeminleri, eserlerin öne plana çıkmasını sağlıyor. Zeminde açık ahşap parke kullanımı ise bir karşıtlık yaratarak tuhaf bir kayma hissine sebep oluyor. Öte yandan, Magritte’in eserleri arasında, yarattığı gizemli zaman ve mekan parçalar içinde gezinirken bir mekan olarak müzenin desteği hissedilmiyor; sanatçının düşler aleminde salınan eserleri ile müze kurgusu bu anlamda oldukça kopuk. Bütüncül, ziyaretçisini sarmalayan bir kurgudan ziyade bir arşiv, sadece izleniyor.

Rene Magritte Müzesi cephesinde restorasyon boyunca kalan L’empire des lumieres
Müze iç mekan sergileme ve dolaşım alanları; fotoğraflar: Royal Museum of Fine Arts of Belgium
Müze iç mekan sergileme ve dolaşım alanları; fotoğraflar: Royal Museum of Fine Arts of Belgium
Müze iç mekan sergileme ve dolaşım alanları; fotoğraflar: Royal Museum of Fine Arts of Belgium
Müze iç mekan sergileme ve dolaşım alanları; fotoğraflar: Royal Museum of Fine Arts of Belgium

SEVİYE 2
Ziyaretçinin keşif duygusunu sergileme alanlarından çok ara geçişlerin kurgusu tetikliyor. Bu geçişlerde, gezilecek alanın kısa bir özeti büyük boyutlu görsellerle destekleniyor, ayrıca geniş pencereler ile Brüksel’in panoramik görüntüsü çerçeveleniyor. Gün ışığının cömertçe gezinmesi bir nevi içerdeki karanlık kurgunun dengelenmesi anlamına da geliyor. Takip eden alanda ise Magritte’in 1930-1950 yılları arasındaki Brüksel’e dönüşü izleniyor. 1930’lu yılların ekonomik kriz ortamından etkilenen sanatçı, kendisini “aptalca eserler” olarak adlandırdığı, imgeyi ve tekrarı kavraması açısından önemli addettiği reklamcılıktaki işine adamıştı. Nazilerin işgali ile Brüksel’den ayrılan Magritte’in İkinci Dünya Savaşı sırasında “tam güneş ışığı” Sürrealizm’den İzlenimci bir versiyona bürünen resmini, “Vache” (Fransızcada kaba, bayağı anlamlarında kullanılan kelime, duygulardan ziyade fiziksellikle ilişkilendiriliyor) olarak adlandırılan dönemini sergileyerek Paris ile olan bağlantıları belirsiz bir şekilde yeniden kuruyor. Sergileme kurgusu üst katla aynı olan alan, yine güçlü karşıtlıklardan besleniyor.

SEVİYE 1
Müzenin son katının ara geçiş alanında, geniş pencerelerin çerçevelediği kent manzarası ile önüne yerleştirilen etkileyici heykel bekliyor ziyaretçiyi; uzayıp giden şehir içinde kaybolan detaylar heykele arka fon oluştururken, az sonra girilecek alanın kapalılığını da dengeler nitelikte. Sergileme alanı diğer tüm katlardaki kurguyla aynı şekilde düzenleniyor. 1951-1967 yılları arasında “Alanın Büyülü Alanı” başlıklı Magritte’in tekrarlama araştırmalarına ve “The Light of Dominion of Light”a ve Arnheim Bölgesi’ne odaklanmış büyük Magritte görüntüleri yer alıyor. Müzenin geneline sirayet etmiş his burada da tekrarlanıyor: Ziyaretçi Magritte’in büyülü kozmosuna dahil olamıyor, onu sadece dışarıdan izleyebiliyor ve tek duyulu iletişim yerini duygusuz bir etkileşime bırakıyor.

Magritte mantığa ve akla ters düşecek biçimleri, şaşırtıcı ve düşsel ortamlar yaratarak izleyicilerin zamansız bir yaşama katılmalarını sağlar ve böylece dünya gerçekliğinin görme biçimlerini değiştirir. Böylesine bir meydan okumayı, sıradan nesnelerin alışılagelmiş anlamlarını başkalaşıma uğratarak, gerçek ile gerçek olmayan arasında illüzyon oluşturarak elde eder. Eserlerinin her birinde yakalamaya çalıştığı oldukça gerçekçi ve sıradan gündelik nesneleri imkansızı hedefleyerek, en olmayacak bağlamlarda muazzam bir ustalıkta yaratılan gizemle oluşturur. Bu bilinçdışından gelen büyülü gizem hali, mekansal olarak müzenin sergileme alanlarında hissedilemese de ara geçiş alanlarında ziyaretçiyi yakalamayı başarıyor.

KAYNAKÇA

Etiketler:

Ne düşünüyorsunuz?

0 yorum TARTIŞMAYA KATIL

İlgili İçerikler: