Korona Günlerinde Kentlerin Sosyo-Ekolojik Hafızası ve Salgınlar Bize Ne Söylüyor?

ESRA SERT

Eğer bağışıklık sistemimizin bile tarihsel bir hafızası var ise, kentlerin de sosyo-ekolojik bir hafızası olduğundan söz edebilir miyiz? İşte bu hafızada 19. yüzyıl önemli bir yer tutuyor. 19. yüzyılda hastalık yapıcı mikrop teorisi (germ theory), kentsel çevrelerde benimsenen hijyen, halk sağlığı, sıhhi altyapı, kentin organizasyonu gibi çok önemli önleyici önlemler yerine; kimyasal maddeler, ilaçlar, aşılara uzanan ve ad hoc olarak tanımlayabileceğimiz kar için üretilen, geçici çözümlerle dolu bir medikal dünyaya adım atmamıza vesile olmuştu. Bu radikal değişiklik sonrasında ekosistemin iki yüzyıl içinde daha önceki dönemlerden çok daha hızlı bir şekilde yangınlar, seller, fırtınalar, azalan tür çeşitliliği, karbon salınımı, artan solunum yolu rahatsızlıkları ve salgınlarla değiştiğini; biyofiziksel, ekonomik ve sosyal olarak daha kırılgan bir dünya ile karşı karşıya kaldığımızı hesaba katarsak yeniden kentleşme pratiklerimize, yaşama pratiklerimize ve yaşadığımız çevrelerin sağlığımız ile yakından ilişkisine yeniden odaklanmamız iyi olmaz mı? Çözümü nefesimizi tutarak iki yüzyıllık bir alışkanlıkla hem tıp ve bağlantılı bilim dallarında emek veren bilim insanlarından mı bekleyeceğiz? Onlar iyi ki varlar ve derdimize derman olmaya fazlasıyla çalışıyorlar. Ama vaka üzerine geliştirilen acil medikal çözümlerin yerine daha başka köklü değişikliklere, kentlere ve yaşama biçimlerine ihtiyacımız yok mu?

Çözüm ile birlikte hızlıca salgının nedenlerine gelirsek bütün dünya Çin’in beslenme biçimini konuşuyor ama çok az kimse dünyanın en fazla çimento üreten1 ve tüketen (yani en fazla yapılaşan!) ve en fazla karbon salınımı yapan ülkesinin Çin2 olduğundan bahsediyor. 2017-2018 verilerine göre çimento üretiminde Türkiye’nin dünyada yedinci sırada olduğunun da altını çizelim! Küresel olarak karşı karşıya olduğumuz Covid-19/koronavirus salgınını, pek çok ülkede iki yüzyıl öncesindeki karantina günlerini veya bazı distopik filmleri, kitapları3 anımsatan halini ve kentsel yaşamımızla yakından ilişkisini anlamlandırmak için şimdi biraz geriye gidelim ve 19. yüzyıl İstanbul’una uzanalım.

İstanbulluları en az nüfus artışı, artan uluslararası ticaret ilişkileri, büyük yangınları, depremleri kadar etkileyen bir salgına, kolera günlerine uzanalım. İstanbul’daki ilk kolera salgını 26 Temmuz 1831 yılında gerçekleşmişti. İkinci dalga salgın 1847’de, üçüncü dalga salgın Kırım Savaşı yıllarında (1853-55), dördüncü dalga ise 1863 yılında Singapur’da başlayan ve deniz ulaşımı rotası aracılığıyla 1865 yılında Osmanlı Donanması’na ait bir geminin Kasımpaşa’ya yanaşması ile İstanbul’a yayılan salgın hastalıktı. Kolera (Vibrio cholerae) bakterisi, önce Kasımpaşa’da yetersiz sağlık koşullarında yaşayan ve çalışan fakir işçilerin canını hızla aldı ve onların bedenlerini kullanarak tüm İstanbul’a yayıldı.4 Söz konusu kolera günlerinde yaklaşık otuz bin insan hayatını kaybetti ve salgın tarihe İstanbul’un Büyük Kolera Salgını olarak geçti.5 Özellikle şimdiki Tarihi Yarımada’da yaşayan İstanbul halkının medikal bakıma ulaşamayan fakir halk olduğu bilgisi dönem ile ilgili kaynaklarda mevcut. Genellikle dönemin yönetici tabakasının (bürokratlar, padişah ve ailesi gibi) Boğaz hattında yaşadığını ve bu bölgeyi sadece manzarası için değil, tam da temiz sağlıklı havası ve suyu nedeniyle İstanbul’un sağlıksız ortamından ve keşmekeşinden uzak bir biçimde yaşamak için de seçtiğini6 ve bu durumun ilerde değineceğim kentin altyapısının coğrafi şekillenişinde ve kentin metabolizmasının7 işleyişinde büyük rol aldığını not düşeyim.

Kaynak: https://en.wikipedia.org/wiki/1899–1923_cholera_pandemic#/media/File:Cholera.jpg
Kaynak: Wellcome Images/Science Source (https://www.sciencesource.com/archive/Second-Cholera-Pandemic--Body-Removal--1832-SS21318050.html)
Aşılama Kaynak: https://www.history.com/topics/inventions/history-of-cholera
COVID19-Coronavirus; kaynak:https://www.kxan.com/top-stories/local-state-of-disaster-declared-in-williamson-county-amid-coronavirus-pandemic/
COVID-19 Haritası; kaynak: https://www.dailymail.co.uk/sciencetech/article-8116757/Microsoft-launches-interactive-map-tracks-coronavirus-pandemic-real-time.html

On dokuzuncu yüzyıl kentlerinin 21. yüzyıldaki varislerine, tıp ve temel bilimlerdeki gelişmelerle el ele vererek eşitsiz ama modern bir su altyapı sistemi bıraktığını söylemek mümkün. En genel anlamıyla,8 19. yüzyıldaki gelişmelerden beri su kaynakları insan atıklarıyla doğrudan kirlenmiyor, kanalizasyonumuz denizlere doğrudan sokaklardan akmıyor evet; fakat bütün bunlar daha kompleks ve daha az görünür yollarla yapılıyor. Ve bugün evlerimizde çeşmelerimizden akan suyun nereden ve nasıl geldiği, hangi aşamalardan geçtiği bilgisi de o kadar kolay erişebileceğimiz, değiştirebileceğimiz türden değil. Başka bir deyişle müdahalemize açık değil. Bunun en önemli nedeni karmaşık bir ağ olarak çalışması, teknolojisi ve yaygınlığının yanı sıra su altyapısının ya ulus devletler, ya şirketleşmiş ulus devletler ya da özel şirketler tarafından kontrol ediliyor oluşu. Biz buna “modern su altyapı sistemi” diyoruz. Bu sistemin komplike hale gelmesi ve görünmez bir ağ olarak var oluşunun büyük motivasyon kaynaklarından birisinin de “hijyen” koşullarını sağlamak, sağlık koşullarını kontrol altında tutmak olduğunun altını çizelim. İşte tam da burası sosyal olanla doğal olanın ayrılamayacağını en kolay kavrayabileceğimiz yer. Modern su altyapısı sisteminin gelişmesinde önemli bir katalizör olarak Avrupa’yı ve İstanbul’u da etkisi altına alan salgınlardan bahsetmemiz mümkün. Bu kentsel sistemde kolera salgını ile sağlıklı yaşamaya ve çalışmaya elvermeyen kentlerde umutla yaşamaya çalışan, üreten ve yığınlar halinde hayatını kaybeden halklar bulunuyor. Bu durumun kendisi 19. yüzyıl Avrupa kentlerinde yerel yönetim ve devletler ile bilim insanları ve şehir üzerine düşünenleri yan yana getirerek çözüm olarak bugünkü altyapısal şehirleri yaratmıştır. Tam bu sıralarda İstanbul’da salgınla baş edebilmek için hem insanların beden sağlıkları hem de bunu sağlayabilmek için kentlerin sağlıklı çevreler olarak organizasyonuna dayanan Turuk ve Ebniye Nizamnamesi (26 Kasım 1861) olarak anılan çevresel halk sağlığı ile ilgili bir dizi kural gündelik hayata girmişti. Ve yazının başında da belirttiğim gibi bundan hızla uzaklaşarak bakteriyolojiye, kimyaya bel bağladık. Kirlenen sular klorlanacaktı, su arıtma tesisleri yapılacaktı, su el değmeden şişelenecekti…

Şimdi de kapitalizmin kendi eseri olan önümüzde uzanan kırılgan yüzyıl ve şehirler için “ad-hoc“ çözümü hazır: İnsansız fabrikalar, online toplantılar, eğitimler… Peki, bizim çözümümüz ne olacak? Şehirleri, sokakları, karşılaşma olanaklarımızı yeniden geri almayacak mıyız?

Mike Davis son yazısında9 dünyanın şu anda “medikal bir Katrina” felaketinin önceki evrelerinde olduğunun altını çiziyor ve acilen uluslararası eşit bir sağlık altyapısı sistemi kurulmasını öneriyor. Temel antibiyotik, antiviral ilaçlar, aşılar ve benzeri medikal bakım ve yardıma insani bir hak olarak herkesin ulaşabilmesinin önem ve aciliyetinin altını çiziyor. Yalnızca şanslı bir azınlığın evinden çıkmadığı, geniş emekçi kesimlerinin böyle bir dünyada hala çalışmaya devam ettiği, etmek zorunda kalacağı, yeterli bakımı alamayan ve iyi şartlarda yaşayamayan ve dolayısıyla en kırılgan olan kesime dikkatleri çekiyor.

17 Mart akşamı haberlerde Sağlık Bakanlığı’na bağlı bilim kurulunda diş hekimleri ve eczacıların da temsil edilmesi gerekliliğinden bahsediliyordu. Diyorum ki halk sağlığı meselesine sadece tıbbın ilgili alanındaymış ve sadece bu alanla sınırlı çözümler olabilirmiş gibi düşünmesek; salgınlar ve halk sağlığı ile ilgili bilim kurulunda kent bilimciler, mimarlar, tarihçiler, sosyologlar, psikologlar da yer alsa ve hep birlikte multi-disipliner bir çalışmayı hayata geçirsek? Salgın günleri atlatıldıktan sonra da çalışmalara devam edilse, hatta kurullar genişlese ve üniversitelerden öğrenci temsilcileri, iş kollarından işçi temsilcileri, mahalle temsilcileri ve vatandaşlar yer alsa, söz söylese ve hep birlikte yaşanabilir, ekosistemi daha fazla kırılgan hale getirmeyen, hasta etmeyen kentler için el ele verse…

Salgınlar ve kentlerin sosyo-ekolojik hafızası geçici çözümler yerine kalıcı-koruyucu çözümler üretmemizi, bilimler arası katı sınırları kaldırmamızı ve uluslararası bir dayanışma ve sağduyu geliştirmemizi söylüyor.

En son olarak evde canı çok sıkılan mimarlık öğrencilerine bir öneri yaparak yazıyı bitireyim. En hızlı yapabileceğimizden başlarsak ve konumuz acil çözümler ise, bulunduğunuz kentlerde bu ve benzeri durumlar için tıp öğrencileri ile kafa kafaya vererek başlansa mesela… Hızlıca ek yatak kapasiteli hastaneler, bakım yerleri, karantina alanları, yaşam alanları oluşturabilmek için nasıl alternatif bir organizasyon ve tasarım yapabiliriz? Bunun üzerinde düşünmeye değer!

Notlar:
1 https://www.globalcement.com/magazine/articles/1054-global-cement-top-100-report-2017-2018
2 http://www.globalcarbonatlas.org/en/CO2-emissions
3 “Death in Venice” Thomas Mann (1912), “Love in the Time of Cholera” Gabriel Garcia Marquez (1985), The Hot Zone (1994) Richard Preston ve Steven Soderbergh’in ünlü filmi “Contagion” (2011) sayılabilir.
4 Ulman Y.I. & Yıldırım N, (2006) The Great Cholera Epidemic of İstanbul in 1865. 40th International Congress on the History of Medicine, Proceedings 1, Budapest, Hungary, s.269.
5 a.g.e.
6 Buharlı gemiler, İstanbul’da vapur şirketi Şirket-i Hayriye’nin kurulması (1854) ve Boğaz hattına günlük düzenli seferlerin de katkısı olduğunun bilgisini atlamadan.
7 Bu metin İstanbul’un metabolizmasını kıyısının sosyo-ekolojik dönüşümü üzerinden anlamak için ODTÜ Mimarlık Fakültesi’nde “Urban Metabolism of İstanbul: Transformation of Waterfronts Between 1839-2019” başlıklı, Prof. Dr. Güven Arif Sargın danışmanlığındaki doktora tezim için yaptığım araştırmalara dayanıyor.
8 En genel anlamıyla dedim çünkü bugün dünyanın bazı ülkeleri hala sağlıklı bir su altyapısı ve su erişimine sistemine sahip değil.
9 https://jacobinmag.com/2020/03/mike-davis-coronavirus-outbreak-capitalism-left-international-solidarity

Etiketler:

İlgili İçerikler: