Değişimden Öğrenmek

HÜLYA ERTAŞ

4.İstanbul Tasarım Bienali küratörü Jan Boelen ile dünyadaki değişimlerin tasarım pratiğine etkisi, bienalin teması "Okullar Okulu" ve gelecek potansiyelleri üzerine konuştuk.

Hülya Ertaş: Her ne kadar bienal altı mekana yayılıyor olsa da Taksim Meydanı’ndan Karaköy’e oradan da Fındıklı’ya doğru takip edilebilir bir rota üzerinde yer alıyor. Bienali gezerken bu rotanın da tasarlanmış olduğu izlenimine kapıldım, zira Akbank Sanat’taki Bozum Okulu ile başlayan bu rotanın ilk söylemi “Şimdiye kadar öğrendiğiniz her şeyi unutun ve bienali gezmeye öyle başlayın.”
Jan Boelen: Sanırım haklısın. Tabi ki de asıl istediğim, dağıtılmış, merkezsizleştirilmiş bir modeldi. Sergi mekanları sınıflar, sokaklar da okulun koridorları. Her ne kadar izleyicilerinin çoğunun Akbank Sanat’tan başlayacaklarını tahmin etmiş olsak da bu önlerindeki tek seçenek değil. İsteyen istediği mekandan başlayabilir bienali gezmeye. Akbank Sanat başlangıç noktasını imlemiyor ve de belirli bir düzen ya da hiyerarşide konumlanmıyor. Bozum ve öğrenilmiş olanların unutulması (unlearning) teması, aslında tüm bienal mekanlarında var zira bu her yerde dile getirmek istediğimiz bir yaklaşımdı. Akbank Sanat’ta belki bu, biraz daha doğrudan varlık göstermiş olabilir. Kentin kendisi bienal için en önemli mekanlardan biriydi, sadece sergi mekanlarına değil aynı zamanda işlere de bağlam kattığından. Her bir sergi mekanında kente ve bağlama dair işler yer alıyor. Herhangi bir bienalde olmuş olabilecek projeler değil bunlar. İstanbul Tasarım Bienali için üretildiler ve bu sayede de umuyorum ki sergi mekanlarından sokağa adım attığınızda kenti farklı görmenizi ya da onunla ilgili farklı düşünmenizi sağlıyorlar. Bu niyetle tüm sergi mekanlarında, pencerelerin önünü açarak sokakla, İstiklal Caddesi ile ilişki kurulmasını sağlamaya çalıştık. İlk kez bu sene Galata Rum Okulu kullanılmayarak tasarım bienalinin geleneksel tipolojisinde bir kırılma yaşandı. Bunlar çok önemli kararlardı.

HE: Aklındaki rota nasıldı? Onu nasıl kurguladın?
JB: Önceki bienallerden, İstiklal’i, Karaköy’ü ve bu civardaki mekanları ve rotayı zaten biliyordum. Her ne kadar çok bilinçsizce olduğuna inansam da nesnelerin yapılması, satılması, değer üretilip takas edilmesi, kültürel enstitülerin de burada konumlanması ile sanki her şey bu mahallede bir araya geliyormuş gibi düşünüyorum. Bunu şimdi böyle okuyabiliyorum, başlarda bu kadar net ifade edemezdim. Ayrıca hanlar gibi ürünlerin farklı kısımlarının farklı atölyelerde üretildiği, tamirlerinin yapıldığı ve satıldığı ortamlar da çok ilgimi çekiyordu. Bir nevi tuhaf bir ekoloji ortaya çıkıyor ki bunu çok ilham verici buluyorum. Ve bu İstanbul’da halen mevcut. Mesela şu anda Brüksel’de oturduğumuz lokantanın yanındaki sokağın adı Kasap Sokağı ancak ortada o kasaplık geleneğinden kalmış hiçbir şey yok. Burada tarih olan şey, İstanbul’da hala işlevsel. Eski zanaat ve tedarikçilerinin nasıl birbirleriyle bağlı olduklarını, birbirlerini nasıl etkilediklerini görebiliyorsunuz. Bu gerçek anlamıyla bir sokak okulu ve siz bir insan olarak onun etrafında bir ortam kurabiliyorsunuz. Böylesi bir mahalle fikrini gerçekten seviyorum.

Dünyaları Örmek - Akışlar Okulu, Ebru Kurbak
Yalnız Gezegen - Akışlar Okulu, Ebru Kurbak
Sıkça Sorulmayan Sorular - Akışlar Okulu, Ebru Kurbak
Sıkça Sorulmayan Sorular - Akışlar Okulu, Ebru Kurbak

Aynı zamanda mekanlarını paylaşma konusunda çok açık olan kültürel enstitüler (Akbank Sanat, Yapı Kredi Kültür Sanat, Pera Müzesi, Arter, Salt Galata ve Studio-X) de çok önemliydi. Hepsi bir arada neredeyse büyük bir platform meydana getirdiler. Bu hissi aldıktan sonra, tıpkı sokağı kullandığımız gibi bu mekanların kendilerine içsel mevcut altyapılarını da kullanabileceğimizi anladım, mekanlara çok fazla yatırım yapmamız gerekmeyecekti. İçine yerleştiğimiz mekanların olanakları ile programı da biçimlendirebilecektik, örneğin Pera Müzesi’ndeki sinema/oditoryum, Akbank Sanat’taki baskı atölyesi ya da Studio-X’teki mutfak.

HE: Bu aslen politik bir bienal ancak bu niteliğini izleyicinin gözüne sokmadan, daha inceden ortaya koyuyor. Bilgi akışı, küreselleşme, standartlaşma, göç, iş-sonrası, iklim değişikliği, tüketimcilik, gıda güvenliği gibi meseleler aslen oldukça politik olsa da bienalde bunlara yanıt olarak üretilmiş işler o kadar da politik bir his vermiyordu. Aynı zamanda Design Academy Eindhoven’da ders de veriyor olduğun için genç nesillerle daha fazla vakit geçirdiğin öngörüsüyle soruyorum, sence post-politik dönemi atlattık mı mimarlık ve tasarımda?
JB: Tasarım nötr değildir. Bugün mesela burada bu şekilde oturup sohbet ediyor olmamız, hatta et yeme eylemimiz politik. Ona karşıt bir aktivist hareket var çünkü daha büyük bir politik sistemin parçası. Bu sistemler bize uygulanır, bizler etrafında tasarlanır. İstesen de istemesen de bu sistemlerin kurallarına, yönetmeliklerine tabisindir. Bu da tüm eylemlerimizin politik olduğunu ve politik olan her şeyi etkilediğini imler. Eğer ki tasarım şimdilerde her yerde ve her zaman hazır ve nazırsa, bu her şeyin politik bir eylem ya da politik bir ifade olduğu anlamına gelir.

Tasarımın nötr bir şey olduğunu düşünüyorsan oldukça naifsin demektir. Tasarım alanına bakacak olursan tıpkı bu elimizde tuttuğumuz çatal gibi pragmatik, çözüm-odaklı şeylerin yer aldığını görürsün. Bazıları bu çatalın malzemesinin nerelerden geldiğini, üretim sürecinde ne tür koşulların çalışanlara sunulduğunu, nasıl buraya ulaşımının sağlandığını sorgulamaya başladılar. Zira tek bir nesne üzerine uygulanan çok sayıda sistem var. Ve tasarımcılar da bunlar konusunda karar almada çalıştıkları firmalara yardımcı olabilirler. Bu tasarıma bakma biçimlerinden biri. Bir başkası onu eleştirel bir araç olarak görmek. Örneğin mücadele etmek, tartışmak, protesto etmek için bir araç; artık bir meseleye doğrudan bir çözüm bulma amacı taşımayan bir araç. Tasarım nesneleri bugünlerde aynı zamanda olası geleceklere dair spekülasyon yapmak, anlatılar ya da senaryolar kurmak için başvurulan nesneler de olabiliyor. Ya da sosyal medya gibi ağları kurmak, bağlantıları kurmak için ilişkisel roller de üstlenebiliyor. Her türden nesne farklı roller üstlenebilir ve farklı şekillerde konumlanabilir. Tüm bunları tasarımın gerçekten tamamıyla politik olduğunu anlatmak için söylüyorum.

Şimdilerde tasarım ile onun politik varlığı üzerinden ilişkilenmeye başladığında bunu daha çok bir tavır olarak geliştiriyorsun. Bauhaus zamanında da tasarım politikti. Bir ütopya kurmak istediler. Bugün anladığımız haliyle bunda başarılı olamamış olsalar da herkes için daha iyi bir dünya yaratma üzerine kurulu bir ideolojileri vardı. Yeni teknolojilerin de yardımıyla tasarımı sadece yeni nesnelerin üretimi ve satılması üzerine kar amaçlı bir uğraş olarak görerek bir mühendis gibi çözüm odaklı çalışan ya da pazarlamacı gibi davranan çok sayıda tasarımcı var. Onlar da bu tavırlarının oldukça politik olduğunun ve sonuçları olacağının bilincine varmalılar. Ve bu oldukça sık bir şekilde inkar edilen bir durum, şirketlerin ya da organizasyonların neredeyse %90’ı bunu yok sayıyor. Herkes ikiyüzlü bir durumda neredeyse. İkimizin de iPhone’u var, bunların nerede ve hangi koşullarda üretildiğini biliyor olmamıza karşın. İklim değişikliğini tetikleyen en büyük kirletici olduğunu biliyor olmamıza karşın ikimiz de et yiyoruz. Kimse tam anlamıyla düzgün değil. Herkes biraz yanlış ve bununla başa çıkmanın başka yollarını bulmamız gerek.

HE: Bienalde üzerinde durulan meseleleri listelerken fark ettim ki bunlar bugünün çok geçerli meseleleri olsa da bir yandan da çok modası geçmiş konular. 1970’lerden beri dünya gündeminde bunlar.
JB: Evet, ama zaten böyle temalar her 40 yılda bir geri gelir. Bu, Rus ekonomistin tanımladığı Kondratiev dalgası. Bu meseleler üzerindeki tartışma Sanayi Devrimi’nin başlarında ilk kez ortaya çıktı; sonra 1910 krizinde; sonra tekrar ve tekrar ortaya çıkan krizlerde gündeme geldi. Her seferinde de iktidarda ve toplumda kaymalar yaşandı. 2008‘deki krizle de sistemin akışında bir bozulma baş gösterdi. Şimdi bu meselelerin modası geçmiş gibi geliyor çünkü 10 senedir konuşup duruyoruz. Oysa kökleri 1970’lere, hatta 30’lara dek uzanıyor. Reel politikadaki durumları da bu anlarla çakıştırmak mümkün. Tüm bunların nasıl birbirine bağlı olduğunu görmek ilginç.

HE: Şimdilerde her şeyin daha da bir ivme kazanmış olması, bu dalganın boyunu kısaltacak mı?
JB: Öyle bir ihtimal var, eğer kullanımı da ivmelendirmeye başlarsan. Misal Kara Ekoloji adlı kitabında Timothy Morton, nesneleri çekici bulan insanları bu tuzağa çekmeye devam etmeyi ve tüketimciliği kullanarak daha iyi bir dünya yaratmayı öneriyor. Daha fazla tüketelim ama iyi bir şekilde.

HE: Benzer bir şekilde Dmytri Kleiner da teşebbüs komünizmini (venture communism) öneriyor. Tüm bunlar bir yandan da hızla alakalı. Archdaily’deki söyleşinde tasarımın dünyadaki değişimleri yakalamakta yeteriz kaldığını söylüyorsun. Her şey çok hızlı oluyor, tasarım da ona ayak uydurmaya çalışıyor. Öte yandan bu hız da tasarlanıyor. Yani hız ile tasarım arasındaki ilişki iki yönlü. Bu açıdan bakarsak tasarımı yavaşlamak için ya da büyümeme (degrowth) için kullanabilir miyiz?
JB: Evet. Zaten aslında teknolojiyi, iletişimi, bilgi teknolojilerini biz tasarladık. Çok hızlı, saniyenin onda birinde ticaret yapılabilmesini, küresel olarak iletişim kurabilmemizi hep o sağlıyor. Bu da gittikçe ivmeleniyor ve bizim ona tepkimiz ve kabullenme biçimimiz de değişiyor. Bu hareketlilik aslen gerçek bir gereksinimden ortaya çıkmıyor. İçinde bulunduğumuz ekonomik ve teknolojik tuzakların toksik bir bir aradalığı olarak ortaya çıkıyor. Neyi neden yapıyor olduğumuzun izini kaybettik ve sadece kar elde etmek için bunları yapmaya başladık. Kar güdüsüyle teknoloji bir araya gelince bazı şeyleri neden yaptığımızı anlamlandırmaya yine de yetmedi. Cedric Price’ın 1960’larda çok net bir şekilde dile getirdiği durum tam da bu: “Teknoloji çözümse, sorun neydi, pardon?” Gördüğün gibi bu endüstriyel sistemin işler halde olmasını sağlamak için yeni teknolojiler icra ettikçe daha da fazla kar ediyoruz. Ampullerden floresanlara ve şimdilerde de LED’e geçişte bunun izlerini çok rahatlıkla görebiliriz mesela. Ya da transistörlerden bilgisayarlara geçişte. Tümü aynı mantık.

HE: Bu mantık aynı zamanda mimarlık ofisleri gibi görece küçük işletmelere de sinmiş durumda. İnsanlar işe alınıyor, sonra onların maaşlarının ödenebilmesi için her projeye evet deniliyor. Ofis makinesinin işlemesi, etik kararların önüne geçiyor.
JB: Onu işler halde tutmak zorundasın. Bu insanların kendi kendilerine yarattıkları bir tuzak. Bunun sonunda mimarlar aynı zamanda proje geliştiricilere, arsa geliştiricilere dönüşüyorlar. Nihayetinde de sistem kendi kendisini yiyor, şu an o noktadayız. Sadece mimarlık değil, finans piyasaları da bu şekilde düzenleniyor. Sonra gayrimenkul pazarı patlıyor, ardından finans piyasaları, sonrasında teknoloji balonu patlıyor. Her seferinde bu dünyalar kendi kendilerini yiyorlar. Malzeme dünyasında şimdilerde plastik üzerinden olan da bu. Kendi yarattığımız ve çok iyi işleyeceğine dair boş bir inanca kapıldığımız şeyler bunlar. Yine de bu anlamsız yarıştan vazgeçmedik. Kimse ne yapıyoruz, neden yapıyoruz ya da buna gereksinimimiz var mı diye sorgulamıyor.

Güven Veren Bir Beden - Ölçekler Okulu, Mark Henning
Güven Veren Bir Beden - Ölçekler Okulu, Mark Henning
Yaşamaya Devam - Dünya Okulu, Sulsolsal
Yaşamaya Devam - Dünya Okulu, Sulsolsal
Geçiş Okulu - Akışlar Okulu, Aformal Academy + Ark.World
Bedenleşmiş Bilginin Çözümlenmesi - Sindirim Okulu, Bakudapan
Halk Eczanesi - Sindirim Okulu, Eat Art

HE: Bienalde beni en çok etkileyen işler, detaylıca tasarlanmış ve tek bir konuyu çok spesifik olarak inceleyen ama bunu yaparken de küresel koşullara dair büyük resmi gözeten işlerdi, Su Okulu ya da Güven Veren Bir Beden gibi. Öte yandan kendi çapında küçük ölçekli işler yapıp da onun dünya genelinde etkisi olacağını varsayan çalışmalara şüpheci yaklaşıyorum, gerçek anlamda bir etki bırakmadıklarını düşünüyorum. Tasarımın yerel ile küresel arasında, gündelik yaşamdan gezegen çapına ölçekler-arası işleyebilmesi için bir formül var mı sence?
JB: Analizine tam olarak katılmıyorum. Tek ve büyük bir çözüme değil, belki bir şeyleri iyileştirmeye çalışan çok fazla sayıda küçük girişime ihtiyacımız var. Bu da zor bir uğraş çünkü az önce de söylediğim gibi nedir bir şeylerin daha iyi olmasını sağlayan? Belki de masaya gelen İtalyan marka suyu gördüğümüzde, buradan bir şişe talep etmeliydik. Her safhada bu tarz iyileştirmeler yapmamız gerek. Mesela gelecek Oslo Trienali, büyümeme meselesine odaklı. İnsanlar benden nefret edecek ama bence bu çok saçma bir fikir. Çünkü büyümeme, dünya nüfusunun büyük kısmını oluşturan yerlerde, örneğin Afrika, Hindistan ya da Çin’deki insanlara sahip olduklarının daha azına sahip olmaları gerektiğini söylemek üzerine kurulu. Çünkü henüz refahın yeniden dağıtımını çözmüş değiliz. Öncelikle büyümemiz lazım ki büyümeme mümkün olsun. O zaman soru şuna dönüşüyor, mademki büyüyeceğiz, nasıl bir büyüme istiyoruz? Ben sağlıklı bir büyüme isterim, yaptığım her küçük eylemi hesaba katan -tıpkı buraya bisikletle gelmem, yerel bir marka su içmem hatta musluktan içmem, gibi- ve büyümeme demek yerine olayları daha perspektife oturtan bir yaklaşımdan yanayım.

HE: Ancak büyümeme hareketindeki önerme zaten yeterince büyüdüğümüz, asıl meselenin bu refahı yeniden dağıtmak olduğu üzerine kurulu.
JB: Her bir küçük insan grubunda refahın birikmesi lazım. Gerçek sistemsel değişiklikler lazım. Herkes ufak ufak mevcut sistemi bloklamaya, hafiften değiştirmeye başlarsa tüm sistemin değişimi için bir potansiyel açığa çıkar. En azından benim umudum bu yönde.

HE: Ben daha karamsarım. Çünkü sistem, karşıtlarının üzerine kapanmak üzerine kurulu. Bunu en son açık kaynak yazılımların ağı olarak işlev gören GitHub’ın yazılım devi Microsoft tarafından satın alınmasında bir kez daha açık bir şekilde gördük.
JB: Ben oldukça iyimserim ama haklısın sistem bu şekilde işliyor. Üzerinde çalıştığımız projelerden biri, alglerden üretilen biyo-plastik araştırması. Ve bu proje ancak çok büyük ölçeğe taşınabilirse işe yarar. Projeye gerçekten inanıyoruz ve olabilecek en büyük endüstriyel ortak ile çalışmak için zorluyoruz, zira burada küresel bir değişim söz konusu. Öte yandan da mesele, bu araştırmadaki bilgiyi yerel olarak dağıtmak. Çift yönlü çalışmak zorundasın. Daha evvel bu tarz teknolojilere erişimi olmamış mahalleler ya da topluluklar bunu yerel olarak üretebiliyor olacak, öte yandan da sanayi devleri endüstriyel ölçekte üretim yapacak. Aksi takdirde çalışmaz.

Bilgiyi çok hızlı bir şekilde merkezsizleştirmen lazım. Büyük firmalar belirli bir kalitenin zorunlu olduğu daha hassas parçaların üretiminde, yerel topluluklar da daha farklı seviyelerde teknik ya da teknoloji gerektiren parçaların üretiminde rol alabilir. “Ya o ya bu” değil de “hem o hem bu” modeliyle bakmak lazım.

HE: İstanbul Tasarım Bienali’ne geri dönecek olursak bienalin başlığındaki Okullar Okulu’na ithafen sergileri ve kamusal programıyla bienalin kendisi nasıl bir okul? Bu tarz projelerde bazen başlangıç fikri ile son ürün arasında farklılıklar olabilir, bienal nasıl değişti süreçte?
JB: Bir çoğulluk, tek bir okul değil. Öte yandan dediğin bu durumda doğru değildi. En başından itibaren bu proje benim için oldukça netti, yaptıkça da daha da netleşti.

HE: Açık çağrıdan sonra içeriğin yeniden çerçevelenmiş olabileceğini düşünmüştüm.
JB: Daha çok sürekli bir edit etme hali vardı. Açık çağrı sayesinde de seçme lüksümüz vardı, gelen malzemelere göre edit ede ede ilerledik. Bu da bienali ortaya koydu. Ta en başta ne istemediğimizi biliyorduk ama ne istediğimizi doğrudan formülleştiremiyorduk. Öncülü olmadığı için de kendimize referans alabileceğimiz bir proje bulamıyorduk. Tasarım eğitimi üzerine yapılmış, bizim anlatmak istediğimize odaklanan bir sergi projesi yoktu, bulamadık.

HE: Bienali tasarım eğitimine odaklanan bir bienal olarak okumuyorum ben.
JB: Evet, tasarım eğitimine değil, öğrenmeye odaklı. Tasarımın bizi nasıl etkilediği, nesnenin bize neler öğrettiği, bilgi takası için nasıl aracılık edebileceği üzerine. Böylesi bir öğrenim anlayışı ya da tavrı belki de eğitimin geleceğinden daha önemli. Eğitimle alakalı değil ama yapmak istediğim tasarım eğitimini yeniden tasarlamaktı. Projenin nihai hedefi bu.

HE: İstanbul, katılımcıları, izleyicileri ve de kendisi açısından bakacak olursak bu bienalin mirası ne olacak?
JB: Öncelikle küratörler olarak bienalin çok fazla mecrada yayınlanmasından çok mutluyuz. İkincisi, bir bağ kurmak için iyi bir araç olduğunu düşünüyoruz. Design Academy Eindhoven’daki öğrencilerim Türkiye’den insanları davet ederek tasarım eğitimi üzerine bir tartışma yürütecekler. Ya da bienalde yer almış farklı gruplar birlikte çalışmaya başlıyor. İstediğim tam da buydu. Bienali yaptık, bitti ve her şey tamam, olmamalıydı. Uzun vadeli ilişkiler kurulmaya başlandı. Öte yandan da Türkiye’nin tekrar biraz daha dışarıya açılarak uluslararası perspektife yer açmasının önemli olduğu görüşündeyim. Çok farklı ortamda artık yeterince sayıda Erasmus öğrencisi olmaması, benim bir süredir ortalıkta olan ilk yabancı konuk olmam gibi ifadelerle karşılaştığım için bu kapanmayı hissettim. “Uluslararası alandan kişilerle daha büyük tasarım alanını nasıl üretebilirim” ile “bienal bittikten sonra bu tasarımcılar nasıl birlikte çalışabilir” sorularını bir arada düşündüm.

HE: Ben mesela Ebru Kurbak ile tanışmak istiyorum. İşlerinden çok etkilendim.
JB: Evet, ben de daha çok şey bilmek isterim onunla ilgili. New York’ta yaşayan bir arkadaşımın Instagram’dan yolladığı bir post üzerinden haberdar oldum Ebru’nun işlerinden. Sonra da hemen iletişime geçip konuşmaya başladım onunla. Sonra da işte şimdi bienalde. Uluslararası bağlantılar kurabilmeleri için Türkiyeli tasarımcılara bir platform sunmamız gerekiyordu. Bence bu çok önemliydi. Çünkü çok iyi tasarımcılar var ve uluslararası alanda bilinmiyorlar. Bu belki de Türkiyelilerin mantalitesiyle, bağırıp kendini göstermektense mütevazı olmalarıyla alakalıdır. Çok çalışkanlar. Benim için bu büyük bir keşifti. Bundan önceki bienallerin küratörlüğünü üstlenmiş olanlara bir eleştirim olacaksa o da bu tarz birbiri içine geçen farklı dünyaların eksikliği olabilir. Açıkçası bu sonuncu bienal olursa çok mutlu olurum, zira Türkiye’nin tasarım bienalinden daha farklı bir şeye gereksinimi var. Günbegün tasarım ve mimarlık üzerine çalışan bir enstitü lazım. Şimdikinden daha farklı bir şekilde organize olarak Türkiye ile dünyanın geri kalanı arasında bağlayıcı işlevi görecek bir küçük üs gibi işlemeli ve günbegün çalışmalı, iki yılda bir değil. İKSV bunu yapabilir, bunun için gerekli iletişim ağına, kişi portföyüne sahipler, herkes onları biliyor. Bu modeli iki yılda birden günbegüne değiştirirlerse çok daha efektif bir iş olur. Bu iki yılın sonunda yapılanları ortaya koyan sempozyum gibi etkinlikler olabilir, hatta bunlar biraz da havai fişeklerle sunulup şimdikine benzer ilgi rahatça alınabilir.

Etiketler:

Ne düşünüyorsunuz?

0 yorum TARTIŞMAYA KATIL

İlgili İçerikler: