Dışı Masif İçi Saydam

HÜLYA ERTAŞ

Sancaktepe’de konumlanan Ford Otosan Ar-Ge Merkezi, TEM Otoyolu'na bakan masif kütlesiyle kendini tanımlarken iç avlulara bakan cepheleriyle şeffaflaşarak içine dönüyor.

Hülya Ertaş: Bir tipoloji olarak Ar-Ge binası yeni bir kavram, öte yandan Ford Otosan Ar-Ge Merkezi’nin konumlandığı yer de kent ile otoban arasında tanımsız bir arazi. Bu belirsizlikler içinde yapı nasıl şekil aldı?
Cem İlhan: Ar-Ge binasına, genel ofis tipolojisinin bir türevi ya da alt açılımlarından biri olarak bakılabilir. Ford Otosan da otomotiv sektörü içinde ciddi Ar-Ge yatırımı yapan köklü firmalardan biri ve bu ölçekte bir Ar-Ge yatırımını yapan ilk kuruluş. Bugüne dek Ford Otosan’ın ofisleri farklı konumlardaki yapılara dağılmış haldeydi. Bunları bir Ar-Ge merkezinde bir araya getirme fikri oluşunca önceden firmanın araç stok alanı olarak kullandığı Sancaktepe’deki arazi gündeme geldi. Burası hem TEM Otoyolu bitişiğinde, hem de İstanbul’a olabildiğince yakın konumuyla çalışanların işlerine odaklanmasını kolaylaştıracak bir mesafedeydi. TEM Otoyolu çok farklı ve dağınık ölçekte, irili ufaklı kütlelerin bir araya geldiği, zaman zaman çözülüp kaybolduğu, zaman zaman yasadışı yerleşimlerin baş gösterdiği çok uzun, kilometrelerce giden bir yol. Bizim için en büyük zorluk böylesi bir yerde binanın kendini göstermesi talebine yanıt vermekti. İşveren Ar-Ge merkezinin Ford Otosan’ın sektör içindeki konumunu, prestijini de vurgular bir dile sahip olmasını istiyordu. Böyle bir bağlamsızlık içinde kendini oraya oturtacak, referanslarını genel anlamda kuracak bir şekilde tasarımı nasıl yönlendirebileceğimizi uzun süre düşündük. Algısal olarak yapıyı görünür kılarken bir yandan da Ar-Ge yoğunluklu, dikkat gerektiren çalışma alanlarını barındıracak bir binada kişilerin kendi etkinliklerine odaklanmasını istedik. Bir anlamda içe dönük olmalıydı bina, içinde konumlandığı çevreden belirli bir oranda ayrışmalıydı. Öte yandan program da oldukça büyüktü; burada şu anda 1500 kişiyi bulacak sayıda Ar-Ge çalışanını barındıran ve yaklaşık 37 bin metrekarelik kapalı inşaat alanına sahip bir büyüklük var.

murat germen, istanbul, ar-ge merkezi, sancaktepe, ford otosan, tece mimarlık, cem ilhan, yapı, arge
fotoğraflar: murat germen
giriş meydanı
otoyola bakan kütlenin giriş cephesi
kafeteryaya ve ortak alanlara inen merdiven
iki blok arasındaki yükseltilmiş iç bahçe
iki blok arasındaki sirkülasyon alanları ve ortak alanlar
gece görünüşü
konsept diyagramı
vaziyet planı
1. bodrum kat planı
zemin kat planı
1. kat planı
2. kat planı
kuzey görünüşü
güney görünüşü
doğu görünüşü
kesit
kesit
kesit

Bütün bu tanımlar, çerçeveler ve beklentiler içinde biz programı biraz parçalamaya ve bölmeye başladık. Kabaca aslında ikiye ayırdık diyebiliriz. Bu ayrılma biraz da arsanın geometrisinin tanımladığı şekilde oldu. Alanın geometrisi, farklı açıların bir araya geldiği bir kompozisyona götürüyor. Tesadüfi gibi görünen ama arsanın açılarından, konturlarından çıkan belli açılar var. Bu ana yapılardan biri olan A Blok, TEM’e yüz vererek ona koşut bir şekilde konumlanan ofis kütlesi. B Blok ise onun arkasında kalarak çok algılanmıyor ve doğrudan yapının içine girdiğimiz zaman kendini açıyor. Bu bölünmenin sonucunda ortak yaşam alanının da kalbi olarak işleyen iç avlu ortaya çıktı. Bu ortak alan korunaklı olmalıydı ve TEM’in kendine has koşulları nedeniyle bu iç avlu uzaktan algılanmıyor. Bunu bir adım daha öteye götürüp topoğrafya ile oynamak tasarımdaki ikinci önemli kararımız. Dümdüz otopark alanını ciddi bir biçimde 5-6 metreye varan farklı kotlara ulaştıracak şekilde yeniden yorumladık. Programın büyük bir kısmı, yaklaşık yarısı sıfır kotunun altında çözülüyor. Buralarda ağırlıklı olarak kapalı otopark, laboratuvar, tasarım stüdyosu gibi özelleşmiş mekanlar dışında kafeterya, teras, buluşma mekanı, iç bahçe gibi ortak mekanlar da bulunuyor.

Üçüncü tasarım kararımız ise programın ikiye ayrılması sırasında başvurduğumuz metafor. Bir elmayı ortadan ikiye kestiğimiz zaman dışındaki kabuk ile birbirine bakan yüzlerin, yani kendi kesitinin ayrıştığını görürüz. Bu bina da bu metaforu izliyor: Dışarıdan yapıyı tarifleyen beyaz mesh ve meshin tanımladığı kabuğu görürken kütleyi ortadan ayırdığımız zaman tamamen şeffaflaşan ve içe bakan yüzlerle karşılaşıyoruz. Kabuk fikrinin dıştaki ve içteki algıları birbiriyle tezat oluşturuyor. Tamamen şeffaflaşarak hem doğal ışığı içeri alıyorsunuz hem de çalışma sırasındaki bu iç bahçelere sürekli bakma, ulaşma imkanınız oluyor. Dış kabuktaki meshin seçilmesinin nedeni, bu malzemenin bir yandan ofislere gün ışığını alırken öte yandan yapı formunun masif bir etki yaratmasına olanak tanımasıydı. Çift cidarlı böylesi bir çözümle, içeriden neredeyse tül gibi algılanan bu mesh sayesinde iç mekanın dış dünyayla ilişkisi de koparılmamış oldu.

HE: Binaya dışarıdan bakıldığında kaç katlı olduğu gibi bazı yapısal detaylar anlaşılamıyor. Bu masiflik etkisinin ardında yatan nedenler neler?
Cİ: Doğru. Kat algısı neredeyse yok. Yekpare, oturaklı, ağırlığı olan bir yapı ama bir yandan da peyzajın üstünde yüzer gibi duruyor. Ben o yüzden ilk başta, büyüklüğünü de göz önünde bulundurunca yapının adeta bir balinaya benzediğini düşünmüştüm. Kat algısını hiçbir şekilde tam çözemediğimiz 120 metre boyunda 15-20 metre yüksekliğinde iki tane iri kitle mevcut peyzajın üzerinde adeta ona değmeden yüzüyor. Bu da bizi o dinamizm kriterine getiriyor. İlk başta arabanın aerodinamik unsurları, otomobilin özünde olan o hareketin, devinimin bir şekilde bu yapıya yansıtılması yönünde işverenin bir beklentisi vardı. Bunu onlarla yaptığımız toplantılarda açık ya da örtük olarak okuyorduk. Dinamizmi veren cephelerdeki bu yatıklık, açılanmalar sadece kabukla bitmiyor, iç mekanın bazı düşey taşıyıcı elemanlarında, birbirine dik olmayan açılar çizen köprülerle de devam ediyor ve bina kesitlerinde ve görünüşlerinde de algılanıyor. Mesela bu açılar nedeniyle bazı köprülerin yarım kot eğimli olduğu sanılabiliyor. Bu optik oyunların hepsi aslında maksatlı ve algıyı her noktada farklı kılan, istenerek yapılmış şeyler. O sürprizler, farklı perspektifler bunun kendini yavaş yavaş açan bir yapı olmasını sağladı. Bunlar hep peşinde olduğumuz temalardı ve çoğunu da hayata geçirdiğimizi düşünüyorum.

HE: İşlevsel olarak çok da ayrışmayan, birbirine benzer departmanların bulunduğu bu iki kol aşağıdaki ortak alanlarda birleşiyor.
Cİ: Evet, altta onları bağlayan bir baza var, bu bağlantıyı kuvvetli bir şekilde kuran mekan ise kafeterya. Çünkü orası tam da herkesin en çok bir araya gelebileceği yer, doğal bir işlevsel fırsat. İki ayrı ofisin alta inip özellikle öğle tatilinde 500-600’er kişilik grubun altta birbirine kavuştuğu, herkesin birbirini gördüğü, merhabalaştığı ortak alanlar tam da zemin ve zeminin bir altında gerçekleşiyor. Kafeteryanın açıldığı bu çökük avlu, mevcuttaki düzlüğü, monotonluğu, buranın aslında olamayan topoğrafyasını manipüle etme düşüncesinden ortaya çıktı. Bunu gerçekleştirdiğimizi sanıyorum çünkü aynı zamanda bu çökük avlu devamlı gölgelikli bir ortamda oturup rahat rahat sohbet edilmesini de sağlıyor. Turnikelerden geçtikten sonra göz çarpan cam köprü, aslen zemin kotta iki kolu birbirine bağlıyor. Ona doğru yüründüğündeyse merdivenlerle ulaşılan bu çökük avlunun varlığı fark ediliyor. Bu, daha önce de sözünü ettiğim binanın yavaş yavaş kendini açması fikrimizin bir uzantısı. Bir diğer avlu ise peyzajını DS Mimarlık’ın yaptığı, kafeteryanın üzerinde zemin kottaki bahçe. Ancak orası ya idari nedenlerle ya da başka sebeplerden hayal ettiğimiz kadar çok kullanılmıyordu. O iç avlu ilk başta seyredilen, çalışma ortamını görsel anlamda zenginleştiren, mekansal sürekliliği sağlayan bir unsur olarak kaldı, bire bir yaşanan, kullanılan bir düzeye henüz geldi. Daha canlı ve kalabalık bir yer haline gelmesini umuyoruz.

HE: Yapılar asıl mekansal değerlerini bu avlular, bahçeler gibi boşluklarla kazanıyorlar.
Cİ: Kayıp gibi gözüken büyük zenginlikler diyebiliriz bunlara bence de. Aynı fikirdeyim. Mesela bu yapının sirkülasyon alanları, açık ve kapalı dolaşım alanları normal bir ofisin yüzdesinden biraz yukarıdadır. O konuda da işverenin hakkını vermek lazım. Hiçbir şekilde o ilk tasarımın, ana fikrin üstüne çok gidip de onu bozacak, onun saflığını yitirecek bir tutum sergilemediler. Hiçbir şekilde ana kurguya, içindeki çok özel tanımlar içeren belli hacimler dışında müdahaleleri olmadı. Tasarım stüdyosu, onun laboratuvarları, birtakım test odaları gibi ihtisaslaşmış mekanlara özgü özel donanım, ışık ihtiyaçları, konfor şartları gibi meselelerde tabi ki müdahil oldular ama bunlar hiçbir şekilde binanın kendi dilini, ana fikrini bozmadı.

Etiketler:

Ne düşünüyorsunuz?

0 yorum TARTIŞMAYA KATIL

İlgili İçerikler: