Neo-liberal politikaların tasarım ve planlamayla ilişkili meslek alanlarını doğrudan araçsallaştırmasının ivme kazandığı günümüzde, toplumsal yaklaşımı öne çıkaran, alternatif arayışındaki grupların arttığını gözlemliyoruz. Yüzde doksan ve üzeri olarak tanımlanagelen, sesini duyurabilme olanakları kısıtlı, yoksunlukla boğuşan, geniş madun kitlelerinin sözünü söyleyebilmesi, kendi ve ortak kararlarını alıp uygulayabilmesi için uzun vadeye yayılan bir mücadele söz konusu. Çoklu kesimlerin bir araya gelebildiği, ihtiyaca yönelik veya proaktif konular etrafında, değişken ağlar halinde yayılan bu grupların önemsediği yaklaşımlardan birisi de “katılımcılık”.

Bizim de üyesi olduğumuz Herkes İçin Mimarlık Derneği’nin (HİM) süreçlerinde görülen katılımcılık, işin niteliği, coğrafyası ve aktörleriyle şekillenirken, her durumda farklılaşan pozisyonlardan yön buluyor. Katılımcılık, belirli ilkelerin korunarak hareket edilebileceği ancak her defasında aynı yöntemlerin uygulanamayacağı, aksi takdirde öğrenilmiş ezberlerin tekrarlanacağı bir yaklaşım. Projeler özelinde herkesin nasıl katkı koyabileceği üzerine sürekli düşünmek, farklı iş kalemlerini uç uca ekleyerek değil, iç içe geçirerek tekrar tekrar değerlendirmek gerekiyor. Sorumluluk almak, ancak başkalarının dahil olabilme yollarını da açık tutmak, kolektif kanıları bireysel inisiyatiflerle eyleme geçiren mekanizmalar kurmak önem kazanıyor. İşin sürdürülebilmesi, birilerinin aldığı sorumluluğu sürecin sonuna kadar taşıması ve gerekli durumlarda kolektif bilincin devreye girerek boşlukları doldurmaya devam etmesiyle mümkün olabiliyor. Tariflenen bir görev paylaşımı değil, birbirinden ve çevreden beslenmeye devam eden bir işleyiş. Bu noktada emek hiyerarşisi ve mesleki bilgi sahibi olma gibi öne çıkma durumlarını dengelemeye çalışmak ancak varlıklarını da yok saymamak gerekli gözüküyor. Dolayısıyla ne hızlıca ve oy çokluğuyla karara varmak bir çözüm, ne de belli kalemlere belli kişilerin karar vermesi. Süreçleri uzatarak, araçları çeşitlendirerek, farklı aktörleri oyuna sokarak dengelenmeye ve alınan inisiyatifler üzerinden küçük ölçekli müdahalelerle ilerlenmeye çalışılıyor.

Katılımcılığın ön plana çıktığı süreç odaklı pratiklerde tek seslilikten kurtulabilmek ve eyleme geçebilmek için aktörleri çoğaltmak önem kazanıyor. HİM’de yürütülen herhangi bir proje için konunun belirlenmesinden, çalışmanın tamamlanmasına kadar sürekli açık çağrılarla ekibin beslenmeye devam edilmesi buna bir örnek. Konuya ilgi duyan ve zaman ayırabilecek dernek üyelerinden oluşan ekibe ilk çemberde yerel halktan iletişimde olunan, bazen ilişkili bir sivil toplum kuruluşundan ve her zaman açık çağrıya cevap veren katılımcılar ekleniyor. Bu çeşitlilik gidilen yerde etkileşimi arttırdığı, ele alınan konuyu farklı deneyimlerle desteklediği için mühim. Çünkü ilk karşılaşmalarda iletişim, karşılıklı anlaşılmazlıklara ve ön yargılar dolayısıyla monoloğa dönüşme riski içeriyor. Çeşitlilikleri barındıran bir ekip olma gerekliliği aylar süren bir proje sürecinin sonunda bir kişi “biz sizin hakkınızda ‘maddi durumları yerinde ve herhalde buralara gezmeye gelmişler’ diye düşünmüştük” dediğinde daha iyi anlaşılıyor. Sahaya gitmek ve oradaki yaşantıya karışmak yerelde mümkün olduğunca çok kişiye ulaşabilmeyi sağladığı ve farklı tartışmaları bir arada barındırabildiği gibi projenin sahiplenilmesine de yol açıyor. Üniversite öğrencilerinin ağırlıkta olduğu katılımcıların yerinde edindiği farkındalık yeni bir işe koyulmak ve deneyimi başka yerlerde çoğaltmak üzere bir tohum olarak potansiyeli içinde barındırıyor. Yapılan çalışmalarda yer alan öğrencilerin kimileri zaman içerisinde HİM üyesi oluyor, kimileri ise kendi kurdukları veya farklı mevcut topluluklarda bu yönlerde arayışlarına devam edebiliyor. Biz de öğrenciyken ilk defa yerinde görmeye niyetlenmiş, acaba mümkün mü diye sorgulamamış, üniversitenin dışına çıkıp, aldığımız eğitimi toplum yararına çevirmenin heyecanını duymuştuk.1 Bugün de geçmiş deneyimden gelen bir refleks olmanın ötesinde, alternatif mimarlık yapma biçimlerinin ve sosyal konularda alınacak inisiyatiflerin çoğalması için, işlerin tasarım, organizasyon, bütçelendirme ve yerinde uygulama gibi farklı süreçlerinde öğrenci katılımının yolları aranıyor.

çaka’da proje ekibinin hazırladığı gazete

Taşımalı eğitim politikası dolayısıyla işlevsiz kalan köy okullarının köylülerin ortak kullanımına yönelik olarak ihtiyaçlar ve öngörüler dahilinde yeniden işlevlendirilmesi olarak özetlenebilecek Atıl Köy Okulları Projesi’nin seyri HİM’in katılımcılık denemelerindeki değişimleri açıklamakta önemli bir örnek. İlk niyetlerden Ordu Çaka projesi yoğun emekle tasarlanmış bir mimari ürün ve Çakalılar’a ulaşmak için üretilmiş çeşitli araçları içermekteydi. Bizlerin mimar gözüyle yapının oturumunun, karakteristik değerinin etkisine kapılmamızla başlayan süreç, son noktada yapısal gereklilikler dolayısıyla yüksek maliyetli bir tasarıma dönüşmüş ve inşa edilememişti. Ancak işin askıda kalmasının en önemli unsuru maliyetten çok, köylülerin “biz isteseydik zaten yapardık” benzeri söylemlerinde dile gelen işi sahiplenme eksikliği olmuştu. Sonraki projelerde derneğe gelen yerel çağrılar değerlendirilmiş ve yine tek kişinin ulaştığı süreçler bir noktada tıkanabilirken, niyetin köylünün geneline yayıldığı yerlerde projeler uygulama aşamasına da geçebildi. Projeleri zamana yaymak, sahada daha çok vakit geçirmek gibi taktikler cebinde parası olan bir “hayırsever” olma ön kabulünden kurtulup dayanışmayla üretime geçebilme denemelerinden bazıları olarak ortaya çıktı. İnsanların sizden beklentisi çoğunlukla mesleki bilgiyken yatayda ilişki kurabilmek için disiplini göz ardı etmemeyi başarabilmek de arayışlar arasında. Aynı meslek grubundaki katılımcılar arasında da geçerliliğini koruyan bu arayış karşılıklı öğrenme yoluyla süreç yürütülebilirse bilgiyi geliştirmek ve yaymak mümkün olabilir.

mesudiye
mesudiye’de değerlendirme toplantısı

Bir başka Atıl Köy Okulu Projesi olan Muğla Mesudiye’de, köyde daha fazla görünür olmak, o güne kadar gerçekleşen çalışmalar hakkında daha çok geri dönüş almak, köylünün konu etrafında bir araya gelişini arttırmak için uygulama atölyesinden önce bir peyzaj atölyesi gerçekleştirmeye karar verilmişti. Çaka’nın aksine Mesudiye’de odaklar çeşitlense ve sürekliliğini koruyamasa da konuya bir ilgi vardı. Proje ekibi bu ilgiyi toparlamaya yoğunlaşan bir pozisyon aldı. Peyzaj atölyesi, uzun ömürlü olabilecek ve tasarımıyla öne çıkacak bir niteliktense ufak dokunuşlarla, basit ama hızlı, etkisi farklı dönüşümleri tetikleyebilecek üretimler hedeflemişti. Bu niyet atölyenin son günü Mesudiyelilerin düğün coşkusuyla değerlendirme toplantısına katılması ve yine orada “Peki bunları yapmak için hep size mi ihtiyacımız olacak?” sorusu üzerinden dernek kurma kararı almalarıyla sonuçlandı. Tasarım ve uygulama aşamalarında yerel dernekle beraber çalışmaya devam ettiğimiz Mesudiye, Herkes İçin Mimarlık’ın kuruluşundan beri İstanbul’dan çıkıp oralarda söz söyleyen birileri olmak yerine, yerinde beraber sözler üretme amacının somut olarak gerçekleştiği yerlerden biri oldu. Yerelden gelen bir soru düşüncelerimizi tartışma ve geliştirme olanağı sağladı.

Deneyim üzerinden meseleleri açmak, süreçleri değerlendirmek için sürekli yenilenen soruları akılda tutarak ilerlemek gerekiyor. Sonuç ürün, katılımcılık, mimari değer ne ifade ediyor? Bunlar yoksa anlam kayboluyor mu? Her konuda bütüncül bir yaklaşımla cevaplar bulunabilir mi, bu cevaplar başka konulara da uyabilir mi? Kapsayıcılık iddiası tek tipleştiren yaklaşımlara yol açar mı? Niş niyetler ve alt metinler, süreçler uzatılıp açık tartışma ortamı yaratılmadan aktarılamıyorsa kaynak nasıl bulunabilir? Kaynağın bulunamayacağı anlaşılana kadar sarf edilen emek havada mı kalıyor? Bağlayıcı kaynakları kullanmakla kaynak yaratmada katılımcı yöntemler denemek arasında ne gibi farklar olur? Gönüllü çalışma ne ifade eder ve gönüllünün emeği neye dönüşür? Toplumsal kaygı güden yaklaşımlar daha çok genç ve yaşlıların eğilim gösterdiği hayır işleri olarak mı algılanıyor?

Soruları çoğaltmak, tartışmayı katılımcı yaklaşımların imkanlılığının ötesine, sürecin kendisine, her bir denemenin potansiyeline kaydırabilir. Bu süreçlerin öğrettikleri, geliştirilen araçlar, kişisel deneyimler ve sorumluluk alma bilinci yayıldıkça uzun vadede genele yayılan değişimler beklenebilir. Buradaki beklenti fiziksel olarak büyük ölçekte üretimler ya da kalıplaşmış yöntemler değil, katılımcı süreçlerden beslenen küçük grupların çoğalması ve birbirine destek olmasıyla ulaşılabilecek çok sesli bir ortam olarak gözüküyor. Öğrencilerin ve diğer aktörlerin bahsi geçen bu çalışmalara katılımları, belirli sürelerde işler üretmiş olmalarından çok, Rural Studio’nun kurucusu Samuel Mockbee’nin vurguladığı gibi bugün olmasa da belki yirmi yıl sonra ama elbet bir gün mesleğe ve dünyaya olumlu katkılar yapacaklarına olan inançta önem kazanıyor.2

NOTLAR
1 http://olcek1e1.blogspot.com.tr
2 https://youtu.be/EwZ6sov-UUQ

Etiketler: