Havalimanından Sonra

İZGİ UYGUR

Atatürk Havalimanı’nın kapatılacağını duyduğumuzda birçoğumuz işlevsiz kalacak geniş arazisinin İstanbul’daki pek çok semt gibi ağaçsız, yeşil alansız yoğun bir kentsel dokuya dönüştürüleceğini düşünmüşüzdür. Ancak, 24 Haziran 2018 seçimlerine az bir süre kala, bu alanın bir “millet bahçesi" olarak değerlendirileceği açıklandı. Alanın akıbeti gündeme getirilmişken, bu yazı aracılığıyla mekansal olasılıkları, havalimanlarının işlevsel kentsel peyzajlara dönüşmesi üzerine dünyadan örneklerle tartışmayı hedefledim.

Dünya nüfusunun yarısından fazlasını barındıran şehirlerin, yakın gelecekte kendi kendine yetmek ve şiddetli çevresel değişikliklere uyum sağlamak zorunda kalacakları bugünden öngörülebilmekte. Dolayısıyla şehirleri geleceğe hazırlamak için, kentsel alanları dönüştürürken ileriye dönük değişimleri ve tehditleri göz önünde bulundurmak gerekir. Örneğin, günümüzde bu tehditlerin küresel ölçekte en tehlikelisi olduğu söylenebilecek olan iklim değişikliğinin, halihazırda aşırı hava olayları, deniz seviyesi yükselmesi, habitat ve türlerin yok oluşu, okyanusların asidikleşmesi ve mevsimsel kaymalar gibi gözlemlenebilen sonuçları mevcut. İklim değişikliğinin etkileri, kentsel ve kırsal alanlarda, iklim zonlarına, yerel vejetasyona, su kaynaklarına yakınlık durumuna göre de farklılık gösteriyor. Örneğin Türkiye’de, elli yıl içinde ciddi bir kuraklık artışı yaşanacağı tahmin ediliyor. Son yıllarda şiddetli fırtına ve sel olaylarına maruz kalıyor olsa da İstanbul'un da bu durumdan etkileneceği söylenebilir. Aynı zamanda, dünyadaki birçok kıyı şehri gibi İstanbul da kıyı semtlerine ve su rezervlerine tehdit olacak deniz seviyelerinin yükselmesi sorunuyla karşılaşacak. Bu gibi çevresel değişiklikler, fiziksel olarak sel ve yangın gibi dengesizliklere yol açacağı gibi vatandaşların temiz suya ulaşımını da etkileyecek; böylece, özellikle gelişmekte olan ülkelerde ve imkanları az olan gruplar üzerinde kaynaklara ulaşım ve yetersiz altyapı açısından sosyal ve ekonomik dengesizliklere yol açacak. Görüldüğü üzere, iklim değişikliği etkileri tekil değil, oldukça çeşitli ve mevcut durumun gelecek olan etkiler karşısında yetersiz kalacağı açık. Bugün artık birçok ülkede, iklim değişikliğinin kentsel ve kırsal etkileri araştırılıyor ve bu konuya ilişkin teknolojik gelişmeler destekleniyor. İstanbul’un da, yoğun nüfusuyla, gelecek on yılların ve yüzyılların muhtemel ekonomik, kültürel ve coğrafik dönüşümlerini değerlendirmesi ve bu dönüşüme hazırlanması gerekiyor.

Dünyanın farklı bölgelerinde yapılan araştırmalar, çeşitli alanlarda yeni yerel pratiklerin ortaya çıkmasını da sağlıyor. Örneğin deniz seviyelerinden etkilenen kıyı bölgeleri sel baskınından korunmaya çalışırken, iç kesimlerde sulama üzerindeki baskıyı azaltan tarım teknikleri geliştiriliyor. 2005 yılında Katrina Kasırgası’ndan ciddi şekilde zarar görmüş olan New Orleans, kenti çevreleyen 563 kilometre uzunluğundaki deniz duvarlarını yükseltip güçlendirirken, 2012 yılındaki Sandy Kasırgası’ndan sonra New York farklı bir yaklaşım sergiledi. Afetin ardından düzenlenen Rebuild by Design yarışmasının öne çıkan projelerinden Scape’in “yaşayan dalgakıran (living breakwaters)” projesi, yükselen deniz seviyelerine ve şiddetlenen fırtınalara karşı dalgaların oluşturduğu erozyonu farklı kesitlerdeki bariyerlerle azaltmayı hedefliyordu. Aynı zamanda bu dalgakıran sistemi deniz hayvanları için habitat oluşturarak deniz ekosistemine de katkı sağlamaktaydı. Her yaz gittikçe artan sıcaklık dalgalarının hissedildiği şehirlerde ise kentsel ısı adası etkisini azaltacak yöntemler aranıyor. Sağladıkları gölge ve buharlaşma sayesinde kentlerde bu etkileri azaltan ağaçların korunması, onlar için daha iyi yaşam koşullarının hazırlanması, doğru türlerin seçimi ve ağaçlandırma düzenlerinin tasarlanması gibi gereklilikler doğrultusunda Amerika, Avrupa ve Avustralya’daki birçok şehirde kent ormanı planlama projeleri yürütülüyor. Örneğin, iklim değişikliği modellemesiyle 2030 ve 2070 yıllarında oluşabilecek çevresel etkileri değerlendiren, Reed Hilderbrand’in liderliğinde yürütülen Cambridge Urban Forest Master Plan projesi, farklı senaryolara göre Cambridge’deki bütün ağaçları içeren kent ormanı için master plan hazırlamayı hedefliyor.

Atatürk Havalimanı; fotoğraf: Grzegorz Jereczek
Grassland; fotoğraf: Phil Underdown
Güneş enerjisi tarlasına çevrilmiş Oldenburg Havalimanı; IFE Eriksen
Yarışma aracılığıyla kentsel parka dönüşmüş olan Riem Havalimanı, Münih; fotoğraf: Wolfgang Stief
Havalimanı yapısı “mülteci merkezi” olarak da kullanılan, kentsel park örneklerinden bir diğeri olan Tempeholf eld, Berlin; fotoğraf: Dagmar Schwelle, visitBerlin’in izniyle
Güneş enerjisi tarlası olmadan önce Oldenburg Havalimanı; fotoğraf: Bin im Garten

İstanbul ise yıllardır mekansal olarak köklü bir değişimden geçiyor olsa da, açık ve yeşil alanların korunması ve iklim değişikliğinin olası etkilerine karşı önlem alınması konularında yeterli bir gelişme gösteremedi. İklim değişikliği önlemlerinin yanı sıra, doğal afet durumunda toplanma alanları oluşturulması, doğal ve tarihi alanların korunması gibi geç kalınmış girişimler için stratejik peyzaj altyapısı sistemine ve kentsel planlama ve uygulamasına da acil olarak ihtiyaç var. Dolayısıyla, yeşil alanlarının yetersizliği İstanbul’un söz konusu çevresel dönüşümlere uyum sağlama kapasitesini azaltacağından Atatürk Havalimanı’nın yeni işlevinin tekrar düşünülmesi bu anlamda da oldukça önemli. Var olan bina ve uçuş pistlerini yeniden işlevlendirerek alanın farklı kullanımlara açılmasını sağlayacak bir "peyzaj şehirciliği” (landscape urbanism) stratejisi, havalimanı arazisini eğitim, üretim ve iklim değişikliğinin yerel ve küresel etkilerine adaptasyon merkezi haline getirebilir.

PEYZAJ ŞEHİRCİLİĞİ
Mimarlık, şehircilik, peyzaj mimarlığı arasındaki katı sınırları ve tanımları kırarak yapılı çevrenin tasarımında bütüncül bir yaklaşımı hedefleyen peyzaj şehirciliği, Charles Waldheim tarafından 1997 yılında gündeme getirilmiş yeni bir disiplin. Peyzaj, uzun bir zaman boyunca şehre getirilen yeşil olarak görüldü ve bu yeşil alanların beraberinde refah ve sağlığın yanı sıra ekonomik ve sosyal gelişme getireceği düşünüldü. Bunun başlıca nedeni, 19. yüzyıldan itibaren süregelmiş şehir ve doğa ikiliğidir. Şehri doğanın antitezi olarak gören bu geleneksel bakışta şehir teknolojinin, binaların, altyapının ve kirliliğin olduğu bir yerken doğa el değmemiş, yeşil ve güzel kırsal alanlardır. Ancak artık, küreselleşmenin bir sonucu olarak, dünyadaki fiziksel ve sanal ilişkiler ağının daha güçlü hissedildiği şehirlerin, çevrelerinden ayrı ve bağımsız birer yapı oldukları düşünülemez. Benzer şekilde, kentsel peyzajlar da şehir içindeki süreçleri fiziksel, sosyal ve ekonomik olarak etkiliyor. James Corner, Terra Fluxus adlı makalesinde bu ilişkiyi, şehrin ve peyzajın birbirinden ayrı ve karşıt olarak düşünülemeyeceğini, peyzaj mimarı Frederick Law Olmsted’in halkın şehir stresinden uzaklaşması niyetiyle tasarladığı Central Park’ın emlak piyasası üzerindeki etkisiyle örneklendirir.1 Olmsted, 19. yüzyılda sadece belli bir kesime hitap eden parklar yerine, şehirdeki herkesin sağlıksız şehir koşullarından uzaklaşabileceği bir park tasarlamıştı. Ancak tasarımcısının asıl amacının ötesine geçen Central Park, açılışının ardından geçen beş yılda çevresindeki binaların ekonomik değerlerinin yüzde 1000 oranında artmasına yol açtı.

Kentsel peyzajların etki alanı sadece şehirle de sınırlı değil; “doğal alanlar-yeşil alanlar ve yerleşim-şehir” bir bütün ve karşılıklı olarak birbirlerini etkilemekte. Neil Brenner, kentsel-kırsal-banliyö ayrımlarındansa, yerleşilmiş alanların (build-up areas) ve onların eylemsel peyzajlarının (operational landscapes) daha geçirgen bir yapıda olduğunu ve karşılıklı değişim ve dönüşümle var olduklarını belirtir.2 Brenner’ın “gezegensel kentleşme (planetary urbanization)” olarak adlandırdığı bu durum, şehrin kendi sınırları içinde kalmayıp uluslararası nakliyat rotaları, ulaşım ağları ve iletişim altyapılarından madenlere, turist rotalarına, tarım ve endüstri alanlarına kadar, yerleşimin yoğunlaştığı alanların ötesinde fakat yine şehrin etkisindeki bölgesel peyzajlara yayıldığını gösterir. Dolayısıyla “doğa”, yani ormanlar, okyanuslar, nehirler ve hatta atmosfer aslında kapitalist şehirleşmenin oluşturduğu eylemsel peyzajın bir parçası haline gelmiş durumdadır.

Bu bağlamda başvurulabilecek peyzaj şehirciliğinin en önemli temalarından biri, mekan ya da form tasarımından çok, kentsel ilişkilerin kurulması için gerekli sistemlere ve zaman içindeki kentsel süreçlere odaklanmasıdır. Çünkü şehirleşme, sadece mekansal form ve estetikten ibaret değildir; mekansal formla birlikte şehir tasarımcılarının sosyal olarak adil, politik olarak özgür ve ekolojik olarak mantıklı birtakım akışkan zaman-mekan süreçleri tasarlamaları gerekir.3 Sonuç olarak şehirler, biyolojik, kültürel, sosyal, ekonomik ve politik olarak dünyadaki diğer şehirlerle, ekosistemlerle, doğal yapılarla sürekli dinamik ilişkiler içinde olan kompleks yapılardır. Bu nedenle, kentlerin geleceğini kurgulamada, zaman-mekansal süreçlerin ekolojik olarak analiz edilmesi ve sistemlerin anlaşılması bunların daha iyi yansıtılmasını sağlar. İnsan kaynaklı (antropojenik) iklim değişikliği de, tüm bu bölgesel dinamik ilişkilerin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır ve kentsel süreçlerin tasarlanmasıyla bu etkileri azaltmak ve hatta tersine çevirmek mümkün olabilir.

Sürekli bir değişim halindeki şehirler için kentsel peyzajların dönüşümü oldukça normal bir süreçtir. Bu aynı zamanda, değişen koşullara uyum sağlayabilecek, “daha iyi” şehirlerin oluşturulmasında bir fırsat olarak görülür. Özellikle işlevini yitirmiş ticari ve askeri havalimanlarının park, tarım arazisi, güneş enerjisi üretimi gibi farklı işlevli alanlara dönüştürülmesine dünyadan birçok örnek verilebilir.

DÜNYADAN HAVALİMANI PARKLARI
Havalimanları, 20. yüzyılın ortasından bu yana, toplu taşımaya geçilmesinin etkisiyle, her gün daha da hızlanan yaşamlarımızın vazgeçilmez bir parçası konumundalar. Endüstriyel alanlar gibi, zamanında şehir sınırları dışına kurulmuş havalimanları da, zaman içinde yeni yerleşimlerle çevrelendiler. 20. yüzyılın sonlarından itibaren, havalimanlarının şehrin yeni kenarlarına taşınması uygun görüldü ve şehir merkezine yakın kalmış eski havalimanları, yeşil alanlara ve üretken arazilere dönüştürüldü.

Post-endüstriyel alanlar gibi, havalimanları da büyük oranda geçirimsiz yüzey ve atıklarla kirlenmiş toprak barındırıyor olsa da, oldukça geniş bir alana sahip olmaları nedeniyle, kent için büyük potansiyel taşıyorlar.

Yerleşimin yoğun olduğu bölgelerde, yeşil alanların azlığından, geçirimsiz yüzeylerden ve koyu renkli malzemelerin ısıyı emmesinden dolayı, kentsel ısı adaları oluşur. Bunun yanında geçirgen yüzeylerin az olması nedeniyle yeraltı su kaynakları beslenemez ve şehre yakın olan su kaynakları kullanılamaz. Ancak kentsel parklar, ölçekleri doğrultusunda kentsel ısı adası etkisini ve hava kirliliğini azaltır, biyoçeşitliliği artırır, rekreasyon amaçlı kamusal açık alanlar sağlar ve böylece şehirde görülen iklim değişikliği etkilerini azaltmaya yardımcı olur. Sonia Duempelmann’ın Flights of Imagination kitabında belirttiği gibi, havalimanı arazisine kurulan parklar, genelde “sürdürülebilir kentsel park” olarak görülür; alana özel bitkiler kullanılır, sürdürülebilir inşa, bakım ve yönetim pratikleri benimsenir, doğal hayat ve toplumun katılımını sağlayacak bahçecilik ve tarım aktiviteleri sağlarlar.4

Mimari yarışmalar aracılığıyla kentsel parklara dönüştürülen havalimanlarına Atina’daki Hellenikon Havalimanı (2001), Münih’teki Riem Havalimanı (1995), Berlin’deki Tempelhof Havalimanı (2012), İzlanda’daki Reykjavik Havalimanı (2013), Venezuela’daki Caracas Havalimanı (2012), Fas’taki Casablanca Havalimanı (2007) ve Çin’deki Taichung Havalimanı (2011) örnek verilebilir. Bu projelerin genel hedefleri benzer olsa da, tasarım yaklaşımları, çevresel ve sosyal politikaların etkisiyle ortaya çıkan ürünler farklılık gösterir. 1990’ların ortalarında Toronto’daki havalimanının kapatılması sonucu açılan Downsview Park yarışması ise uluslararası alanda havalimanlarının yeni kentsel peyzajlara dönüştürülmesi üzerine açılan tasarım yarışmalarının öncüsüdür.

Terk edilen havalimanlarının kentsel dokuda yarattığı boşluk, tasarımcılara yeni kentsel model denemeleri için olanak tanır. Downsview Park yarışmasında finale kalan James Corner, Stan Allen, Bernard Tschumi ve Rem Koolhaas/OMA projeleri de terk edilmiş havalimanının dönüşebileceği potansiyel peyzajları tasarlama süreçlerinde, ortaya kritik peyzaj şehirciliği örnekleri çıkarmışlardı. Bu anlamda, James Corner ve Stan Allen bitkilerin süksesyonu, hayvanlar için habitat oluşturma ve hidrolojik sistemlerin yanı sıra programlama ve planlama üzerine çizimleri yoluyla da, doğal ve ekolojik sistemlerle modern şehrin sosyal, kültürel ve altyapısal sistemleri arasında ilişki kurmuşlardı. Örneğin, yarışmayı kazanan OMA’nın projesi “Tree City”, binaları değil, ağaçları ve bitki topluluklarını parkın ana elemanı ve kentleşmenin katalizörleri olarak tanıtıyordu.5

Birçok havalimanı parkı, çevresindeki kentsel koşulların gelişmesini sağlayacak doğrultuda tasarlanır. Bunlardan bazıları oluşturdukları parkın mikroiklimini değiştirmeye yönelik öneriler sunarken bazıları da rüzgarın yönüne ve kullandıkları materyallere göre kent iklimine katkıda bulunur. Örneğin, yine yarışmayla seçilen, Philippe Rahm’ın Tayvan’da bulunan Taichung Gateway (2012) projesi, şehir sakinlerinin tropik iklimde açık alanda rahat bir şekilde vakit geçirmelerini sağlamak üzere park içinde iklimlendirme tasarımı öneriyordu.6 1995-2006 yılları arasında inşa edilen Münih’teki Latitude Nord tasarımı Riem Park ise gürgen, çam ve meşe ağaçları ile oluşturulmuş olan korular ile yerel iklime katkıda bulunuyor. Diyagonal planıyla orman ve şehir arasındaki rüzgar akımını güçlendirerek yaz aylarında şehrin ısı adası etkisini azaltmaya yardımcı oluyor; parktaki 10 hektar büyüklüğündeki yapay göl de rekreasyonel amaçlı kullanılıyor.

Dönüştürülen havalimanları arasında enerji kullanımı, tarım faaliyetleri, eğitim ve rekreasyonel aktiviteler gibi kentsel yaklaşımlar sunan projeler de görülür. Örneğin, Almanya’daki Oldenburg Havalimanı, ülkenin yenilenebilir enerjiyle ilgili hedefleri doğrultusunda, 59.100 panelle güneş enerjisi tarlasına çevrildi. Almanya Gatow’daki havalimanı için yapılan yarışmada ise kazanan proje spor alanları ve meyve ve sebze bahçeleri öneriyor. Benzer şekilde, Quito Ekvador’daki havalimanının Parque Bicentanario’ya (Bicentanario Parkı) dönüştürülmesi için 2008 yılında açılan yarışmada kazanan proje orman, çayır ve geçiş zonu olmak üzere üç farklı ekosistem ve bunlara bağlı aktiviteler öneriyordu. Projede, çıkmaz sokakların oluşmaması için şehrin var olan ulaşım ağını parkın içinde yürüme ve bisiklet rotalarıyla devam ettirirken ortaya çıkan grid de tarım arazisi olarak kullanılıyor. Aynı zamanda, tarım alanları ve müze sayesinde ziyaretçilerin yerel ve ulusal tarım endüstrisi ve kültürü hakkında bilgi sahibi olmaları ve alanda bu konuda çalışmalar yürütmeleri de öngörülüyor.

Almanya’dan başka bir örnek ise 2011 yılında yapılan yarışmada 78 proje arasından seçilen GROSS.MAX.’ın Berlin’deki Tempelhof Havalimanı için hazırladığı öneri. Projenin amacı, alanın tarihsel dönüşümünün yapılan küçük müdahaleler sonucunda farklı kullanımlarla gelecekte de devam etmesi. Diğerlerinden farklı olarak, alanın var olan açıklığının korunması gerektiğini ileri sürmesinin en önemli nedeni de değişen havanın gökyüzü ve alan üzerindeki ışık ve renk etkisinin rahatça gözlemlenmesidir. Aynı zamanda çiçekli bir çayırın arılar ve kelebekler gibi birçok böcek için çekici olması bu boş alanda habitat oluşturulmasında önemlidir. Parkın kentsel açık alan sistemine bağlanmasıyla farklı ölçeklerde rekreasyonel alan sunması da bu fikri destekliyor.7

Bu örneklerin hemen hepsi için belediyeler tarafından mimari yarışmalar açıldı ve sonucunda tasarımı seçilen peyzaj mimarları ve mimarlarla uygulama süreci için anlaşıldı. Benzer şekilde, Almanya ve Amerika gibi ülkelerde yeni gelişen kentsel alanların tasarım süreçlerinde de belediyeler sürecin açıklığına ve bu süreçlerde halkın katılımına değer verir. Şehir sakinlerinin çevreleriyle ilgili memnuniyetleri, belediye çalışmalarının temel amaçlarındandır. Böylece, hem uzmanlar hem şehir sakinleri kentte yapılan işlerin arka planlarından haberdar olur ve düşüncelerini özgürce paylaşır. Bu şeffaflık yaklaşımı ve belli bir dayanağı olan kentsel tasarımlar, bazen mimari yarışmalar ile bazen de halka açık toplantılar ve konunun uzmanlarıyla düzenlenen Çalışma Kolu Toplantıları (Task Force Meetings) ile sağlanır.

İSTANBUL VE ATATÜRK HAVALİMANI
Ancak, ne yazık ki İstanbul’daki mekansal süreçler genellikle uzmanların ve halkın katılımı olmadan gerçekleşir. Oysa ideal bir süreçle Atatürk Havalimanı arazisi, konumundan ve büyüklüğünden dolayı, iklim değişikliği müzakereleri ve gelecekteki koşulları açısından, bölgesel olarak kendi kendine yetebilen ve küresel ölçekte ilişkilerini koruyan bir şehir oluşturmaya vesile olabilir.

Zira söz konusu alan, şehirde oldukça stratejik bir konumda bulunuyor. 11 milyon 650 bin metrekare yüzölçümüyle İstanbul’un yüzölçümünün yaklaşık olarak % 0,2’sine denktir ve şehirdeki diğer yeşil alanlarla karşılaştırıldığında oldukça büyük bir alanı kaplar. Öte yandan Marmara Denizi, Küçükçekmece Gölü ve gelecekte deniz seviyesinin yükselmesiyle genişleyerek, iç kısımlara doğru ilerlemesi beklenen Ayamama Deresi’nin yakınında oluşu, havalimanını su kaynakları açısından önemli bir yere taşıyor. Dolayısıyla, alanın geçirgen yüzeyler veya sulak alanlar barındırması halinde, sel baskınları azalabilir ve yeraltı su kaynaklarının beslenmesi sağlanabilir. Yeşil alan barındırması, şehrin hava kirliliğini ve kentsel ısı adası etkisini azaltırken, su kaynaklarıyla daha iyi ilişkiler kurmasını sağlayabilir. Bunların yanı sıra arazi, etrafında bulunan birçok büyük semt için rekreasyon alanı sağlayabilecek olmasının yanında, kuşlar ve diğer hayvanlar için habitat oluşturma potansiyeli de taşıyor.

Tüm bunlara rağmen İstanbul’da yakın zamanda kapatılacak olan Atatürk Havalimanı için bir mimari yarışmanın düzenlenmemesi ya da buna dair bir gündem olmaması ve belediyenin havalimanı yerine yapılacak olan millet bahçesi projesini tepeden inme bir şekilde uygulamaya koyacak oluşu, bir kısmı bu yazıda da incelenen birçok nedene yeterince odaklanılmadığına ve dünyadan örneklerin göz ardı edildiğine işaret ediyor. Oysa risk almayan, kimliksiz projeler için özellikle İstanbul gibi bir metropolde harcanan kentsel mekanlar da, iklim değişikliğine adapte olacak şehirlerin geliştirilmesi için gereken zaman da artık tahminlerin ötesinde değerli.

Atatürk Havalimanı’na bitişik olan Yeşilköy’de büyümüş bir peyzaj mimarı olarak, havalimanına yapılacak bu büyük çaplı projenin, İstanbul’un geleceğini yönlendirebileceğini düşünüyorum. İstanbul’un iklim değişikliğini azaltmak ve artan olumsuz etkilerine uyum sağlamak üzere izleyeceği stratejileri içeren tasarımlar, hem şehrin dünyada bir odak haline gelmesi hem de ekonomik ve sosyal açıdan gelişmesi için kritik bir öneme sahip.

NOTLAR
1 Corner, James. 2006. “Terra fluxus.” In The Landscape Urbanism Reader. edited by Charles Waldheim, 21-33 New York: Princeton Architectural Press.
2 Brenner, Neil. 2013. “Theses on Urbanization.” Public Culture 25 (1): 85-114.
3 Harvey, David. 1997. “The New Urbanism and the Communitarian Trap.” Harvard Design Magazine, S/S 1997. http://www.harvarddesignmagazine.org/issues/1/the-new-urbanism-and-the-communitarian-trap
4 Dümpelmann, Sonja. 2014. Flights of Imagination: Aviation, Landscape, Design. Charlotsville: University of Virginia Press.
5 Czerniak, Julia. 2001. CASE: Downsview Park Toronto. Prestel Pub.
6 Dümpelmann, Sonja, and Charles Waldheim. 2016. Airport Landscape: Urban Ecologies in the Aerial Age. Harvard Graduate School of Design.
7 http://worldlandscapearchitect.com/gross-max-sutherland-hussey-win-parklandschaft-tempelhof/#.W51UvpNKiGQ

Etiketler:

İlgili İçerikler: