Dijital üretim atölyesi olarak kullandığımız ufacık mekana hükmeden yarım tonluk parlak turuncu robot kolun karşısında oturmuşken, kendimizi şu soruya cevap ararken bulduk: “Bir mimar olarak biz kimiz?” Ne ortogonal kenarlı alelade modernistlerden, ne de nasıl üretileceğine dair en ufak fikri olmadığı geometrilere ağzının suyunu akıtan blob1 sever parametrik tasarımcılardandık. Hesaplamalı tasarım, internette bulunan herhangi bir kodun birkaç parametresiyle oynayıp gereksiz başka bir tane daha waffle structure, triangulated mesh, ya da en büyük günah olan voronoi2 temelli geometrilerinden üretmek değildi kesinlikle.

helloWorld.3 Bu, hesaplamalı tasarım ve dijital üretim ile ilgili her konuyu inceleyeceğimiz mütevazı aylık köşemizin ilk sayısı. Mimarın zaman içindeki evrimini, daha sonraki sayılarda genişleteceğimiz bir altlık olarak, üç bölümde sunan kısa bir özet ile başlıyoruz. Lafı daha fazla uzatmadan kim olduğumuzu anlamaya yönelik mesleki iç gözlemimize geri dönelim.

Mesleğin etimolojik arka planı bize bazı ipuçları veriyor aslında. Arkhitekton (ἀρχιτέκτων), tam da kelime anlamıyla şef (ἀρχι) inşaatçı/marangoz (τέκτων) olarak, mesleğin inşa etme/yapma eylemiyle geçmişteki yakın ilişkisini gözler önüne seriyor. Oxford’un İngilizce sözlüğüne baktığımızda, mimar4 (architect) kelimesi günümüzde şu anlamda kullanılıyor:

Architect Telaffuz: /ˈɑːkɪtɛkt/

İsim

• Binaları tasarlayan, bazı durumlarda inşasını da yöneten/denetleyen kişi,
• Bir fikir ya da projenin bulunması ve ya gerçekleşmesinden sorumlu kişi

Peki ne oldu da sahadaki zanaatkar, şef marangoz, birden asli rolünü aşarak uzmanlaşmış bilgiye sahip denetçi/yönetici oldu ve zamanla herhangi bir işin yaratıcı yönetmeni olmakla eşdeğer anılır oldu? Bu süreçte hangi özellikleri yitirdik ve hangilerini kazandık?

Lonca üyeleri aralıksız çalışırken. Four Crowned Saints’in altındaki Predella rölyefi, Nanni di Banco, 1410-1412
Nihayetinde Tanrı esas yaratıcıdır. God the Architect of the Universe, Anonim (c 1220-1230)

Teknoloji ve toplumsal etkileri üzerine yaptığı analizleriyle tanınan Amerikalı fütürist yazar Alvin Toffler’ı konuya dahil etmek doğru olacaktır. Özellikle Üçüncü Dalga (The Third Wave,1980) isimli kitabında Toffler, insanlık tarihi boyunca gerçekleşen üretim yöntemlerindeki değişikliklerin, yaşandıkları dönemlerde toplumsal etkiler yaratan paradigma kaymalarına neden olduğunu savunur. Bu paradigma kaymalarını “dalga” olarak nitelendiren Toffler, her dalga ile insanın nasıl düşündüğünün, konuştuğunun, çalıştığının ve dahi ahlak ve değer yargılarının farklılaştığını ifade eder.5 Mimarlık mesleği ve mesleğin sahibi olarak mimar da bu değişimden etkilenmiştir. Neolitik devrim sonrası avcı-toplayıcı toplumu, tarım toplumuna dönüştüren kayma olan İlk Dalga’yı endüstri devriminin tetiklediği, hızla insanları endüstriyel çağ toplumuna dönüştüren İkinci Dalga takip eder. Üçüncü Dalga ise bilgi çağı olarak da niteleyebileceğimiz, hali hazırda yaşadığımız bir geçiş dönemi olan endüstri devrimi sonrası toplumudur.

İlk Dalga,  Arkhitekton (şef marangoz)’un ortaya çıkışını sağlamıştır. İlk yapı ustaları kendi kendini eğitmişlerdi ve ilk mimarlık örnekleri temel barınma ihtiyaçlarını gideren meskenlerdi. Her ne kadar yerel mimarlık örnekleri hala bu kategori altında sayılabilse de, işleyeceğimiz konular gereği biz bu kavram üzerine odaklanmayacağız. Yoğunlaşacağımız mesken tipi daha ziyade ilahi varlık için üretilen, yapı ustasının yenilikler ortaya koyabilmek üzere  ilk mücadelesini verdiği, yerleşik hayata geçişte kentin şekillenmesine de aracılık edecek tipolojinin üretimi. İlahi otoritenin yeryüzündeki üst düzey temsilcileri olan hükümdar ya da rahipler bu meskenlerin inşasından ilahi otorite adına sorumluydular. Bu görev her ne kadar uzmanlaşmış bilgi gerektiriyor olsa da ilk zamanlarda mimarlık, antik çağlardaki multidisipliner yaratıcının kimliğinin bir parçası niteliğindeydi. Zoser piramidinin mimarı Imhotep’i ele alalım; kendisi aynı zamanda bir katip, gökbilimci, büyücü ve şifacıydı da.6 Antik Mısır’da mimarlık öğretisi rahip sınıfı ile yakından ilişkiliydi ve bilgi bir nesilden diğerine aktarılıyordu.

Yapı üretimi ile ilgili örgütlü bir kuruma ihtiyaç ancak kamusal yapı üretimi ihtiyacının arttığı Antik Yunan ve Roma dönemlerinde ortaya çıktı. Roma döneminde Collegium'ların oluşumu ile yapı ustaları/inşaatçılar bir grup olarak temsil edilmeye başlandı. Loncada edinilecek eğitimin yapı ustaları için yeterli olamayacağını dile getiren Vitruvius, yapı inşasının teorisini çalışmanın da en az inşa etmek kadar önemli olduğunu savunmuştur. Vitruvius’un Mimarlığın 10 Kitabı isimli eseri, mimarlık mesleğinin ihtisaslaşılması/uzmanlaşılması gereken bir tasarım alanı olması gerektiğine dair ilk yazılı kayıtlardandır. Bu ayrışma uğraşı, mimarın müşteri tabanını genişleterek seçkin ailelerin villalarının yapımı işinin getirdiği ivmeden kaynaklanmakta ve mimarın diğer yapı üretim profesyonelleri arasındaki statüsünü kuvvetlendirmekteydi.

Orta Çağ’ da ortaya çıkan loncalar, Collegium'ların doğal bir uzantısıdır. Günümüzde mimar, mühendis, marangoz ve inşaatçı olarak sınıflandıracağımız, fakat o dönemde bu meslekleri birbirinden ayıran çizginin bulanıklığı ve birinin diğerinin mesleğine bir şekilde müdahil olmasından ötürü loncalar bu farklı meslek kollarını daha da birbirleriyle ilişkilendirmiştir. Tapınmanın şekli değişmiş olsa da din bu dönemin de baskın gücü olmuştur. Kilise, çoğu zaman kralın gücünü dahi aşabilen daha büyük bir güce hakimdi ve müşteri olarak belediye meclisi ile yöneticilerin yerini almıştı. Tüm yaratıcılık faaliyeti tanrıya mal edilmişti ve kilise tarafından görevlendirilmiş diğer lonca üyelerinin yanında mimarın pozisyonu olsa olsa bir idareci düzeyine indirgenmişti.

Vitruvius, Augustus’ Gravür Sébastien Leclerc
Vitruvius hayalini Augustus’a pazarlarken. Gravür Sébastien Leclerc, 1684
Imhotep, Alberti ve Vitruvius. Hepsi bir arada! Kolaj Efe Gözen, 2017

Ancak Rönesans’ın başlangıcıyla, birey kavramının güçlenmesi sayesinde mimar toparlanabilmiş ve eski yaratıcı pozisyonuna sahip olabilmiştir. Birinci ve İkinci Dalga arasında kalan Rönesans bir kırılma noktası olmuştur. Merkantilizmin ortaya çıkışı toplumdaki seçkin bir azınlığa tarımsal yaşam biçimine alternatif bir yaşam sundu. Her ne kadar bir üretim sistemi olmasa da, İkinci Dalga’daki girişimciler için gerekli servetin toplanmasını sağlamış ve dalgalar arası geçişi ivmelendirmişti. Rönesans’ın gelişi ile mimarın rolü bugünkü tanımına daha yakın olacak şekilde yeniden tanımlanmıştı. Rönesans’a dek mimarlık ayrı bir meslek olarak tanınmamıştı ve diğer meslekler karşısındaki açık tanımını da ancak Rönesans itibariyle edinmişti.7

Mimarlar işveren, işçiler ve resmi idareciler arasındaki bağlantı için gereken mesleki ve sosyal ilişkilere sahip profesyoneller olarak tanınır hale gelecekti. Mimar taş ustası ve marangozdan daha da ayrışırken, kendini beşeri bilimler uygulayıcısı olarak konumlayıp ayrıcalıklı bir sosyal statü kurma çabasındaydı. Kilise de işlerini mimara verme şeklinde değişikliğe gidip, mimara loncanın bir parçası olarak iş vermektense artık mimarları yeteneklerine göre değerlendirip doğrudan görevlendirmeye başlamıştı. Gittikçe gelişen burjuvazi sınıfı ve zenginliklerini vurgulama hevesinin bir sonucu olarak mimarların müşteri profili tekrar özel komisyonları dahil edecek şekilde büyüyecekti.

Alberti, mimarın rolünün tekrar tanımlanmasındaki öncülerden biridir. Vitruvius’un mimarlık eğitimiyle ilgili yönteminin üzerine katarak, idealindeki mimari bütünlük, mimarın tasarladığı yapının tümünden sorumlu olmasını gerektirmekteydi; mimar tasarımcıydı, ancak inşa aşamasında herhangi bir zorunlu rolünün olmaması tasarım gerçeklenmesinin doğasındaki ikiliği işaret etmekteydi. Mimar ve inşaatçı arasında bariz bir fark yaratmış ve onlara yapının tasarım ve inşa süreçlerinde atadığı rollerle bu farkı ortaya koymuştur. Alberti’ye göre mimar yapıyı ayakta tutmak için istediği malzemeyi istediği teknik ve alet ile tasarlamakta özgürdü, zamanının ilerisinde kabul edebileceğimiz bu yaklaşım bugünün teknolojik gelişmeleri ile uyuşmakta ki bu bizim de sonraki sayılarda tartışacağımız konulardan.

Mimar’a yaklaşıyoruz, ancak şimdilik yolun üçte birindeyiz. Bakalım endüstri devrimi neler getirecek…

NOTLAR:
1 Blob-Architecture, Greg Lynn’in 1995’te metaball ile yaptığı serbest geometri çalışmalarını anlatmak için icat ettiği kavram.
2 Birçok mühendislik dalında optimize edilmiş temsil oluşturmada kullanışlı, ancak bir mimarlık kavramı olarak kullanılabilecek en kötü matematiksel diyagram.
3 Herhangi bir bilgisayar dilinin sentaksını anlamaya yönelik öğretilen ilk kod satırları.
4 Dilimize ise Arapçadan geçen mimar, TDK tarafından “yapıların planını yapıp bunların gerçekleşmesini sağlayan kimse” olarak betimlenmektedir. Belki de göçebelikten dolayı dilimize biraz geç uğramış olan bu kavramı bu yüzden batı dünyasındaki karşılığı ile inceliyoruz.
5 Toffler, A. (1980). The Third Wave. New York: Collins.
6 Kostof, S. (1977). The Practice of Architecture in Ancient World: Egypt and Greece. In S. Kostof, The Architect Chapters in the History of the Profession. New York: Oxford University Press.
7 Ettlinger, L. D. (1977). The Emergence of the Italian Architect during the Fifteenth Century. In S. Kostof, The Architect - Chapters in the History of the Profession (p. 96). New York: Oxford University Press.

Etiketler:

Ne düşünüyorsunuz?

0 yorum TARTIŞMAYA KATIL

İlgili İçerikler: