Mirasın Altına Tüneller Kazmak*

SEVGİ ORTAÇ

Kent mücadelelerinde “korumak” dediğimiz eylemi “kurtarmak, savunmak, yardım etmek ve destek olmak” takip ediyor. Bu da bir mesafeyi, kırılgan bir tarafı tekrar tekrar üretme riskiyle karşı karşıya olmak demek. Koruma ile kollamanın ötesine geçmek ise bostanları kırılgan addettiğimiz verili bir özne ya da miras konusu olmaktan çıkartmayı talep ediyor bizden. Ancak aciliyetlerle çevrelendiğimiz şu hal ve gidişatta bu nasıl olacak?

Yedikule Suriçi, bostan

Müzeler, anıtlar, arşivler gibi hafıza belirleyen ve miras koruyan mekanlar her daim birer tahakküm yapısı olmaya adaylar. Çitleme dediğimiz, kent ve kır mekanında kaynakların tahakküm altına alınarak kapatılmasında olduğu gibi; hafızanın, mirasın da ulusal, ideolojik, kişisel, kurumsal anlatılarla tahakküm altına alınması tehlikesi her zaman baki. Surlar** ve bostanlar söz konusu olduğunda ise zaten müzeye sokup konservesini yapamayacağımız bir mekanlar, ilişkiler bütünüyle karşı karşıyayız. Çevresindeki hayatla ve o hayatın ihtiyaçlarıyla sürekli olarak dolacak bir miras alanı burası ve bizden korumak dediğimiz eylemin ötesine geçmemizi talep ediyor.

2013 yazında Yedikule Suriçi’ndeki bostanlar belediye tarafından molozla doldurulmaya başlandığında, bostanlarla yolu daha önceden kesişmiş bir avuç insan olarak bir araya geldik. Molozlar bile yeşillendi ama bostanları ve bostancıları “kurtaramadık” hala. Şimdi de hendek bostanlarındaki barakaların yıkılmasını takiben, buradaki tarımsal faaliyetin nasıl sürdürüleceğiyle ilgili başka bir sürecin başlangıcındayız. “Biz” dediğimiz birliktelik ise dönüp dolaşıp tekrar önümüze gelen sorulardan biri oluyor. Nasıl olacak sorusunun merkezinde, sanıyorum bu birliktelik biçimi oturuyor.

Molozla kaplı alanın ortasındayız, bağırışlar çağırışlar arasında geçen gergin bir gün. Bir kadın soruyor: “Siz kimsiniz, nereden geliyorsunuz, sizi kim gönderdi, kimin için çalışıyorsunuz?” Tam da siyaseti gündelik hayattan, vatandaşlık müessesesini toplumsal muhalefetten ayrıştıran, derdini söylemek isteyene denizin ortasında yoktan bir miting alanı var edip, homojen bir kitle halinde boşluklara bağırmasını emreden ses bu. Bizi politikacı, mahalleli, entel, arkeolog, tarihçi, mimar, sanatçı, çiftçi, akademisyen, işsiz diye kategorilere ayıran, aynı yerde yaşadığımızı unutturana kadar bölüp, ayrıştırıp, istifleyen ses. “Dağılın, herkes kendi ‘iş’ine baksın!”

Fakat bu tespitler içimizi rahatlatmıyor. Gerçekten bir iş var ortada, evet, ama biz kimiz, kimin için çalışıyoruz? Açılması gereken davalar, yazılması gereken dilekçeler, bir araya getirilmesi gereken insanlar, belgeler, kurumlar vs. Aslında işimiz olmayan bir işi sırf bir talebimiz var diye yaptığımızda, eylemin değil sosyal sorumluluk dediğimiz şeyin muğlak alanında geziniyoruz. Ortalıkta görünmez bir emek dolaşıyor. Kendi pratiklerimiz, uzmanlıklarımız ve bunlara dair kurumsal izleklerin bize sağladığı bir konfor alanı var; varlığımıza tanık olan, yaptığımızı onaylayan, şanslıysak kiramızı ödeyen bir gerçeklik alanı. Bunun dışına çıkmak istiyor muyuz gerçekten? Çıkarsak ayağımızı nereye basacağız?

Bostanları bir araştırma konusu, bir tarih kitabı, bir vicdan muhasebesi, bir meşguliyet alanı ya da bir proje olmaktan çıkartıp nasıl yaşadığımız alan haline getirebiliriz? Koruma, kurtarma, yardım etme, destek olma gibi eylemler bize daha baştan bir mesafe dayatıyor; tam da gündelik hayatı siyasetten ayıran mesafeyi. Bunu sürdürmeye çalıştıkça da iş, geçim, mücadele, uzmanlıklar ve otonomi zincirleme kazalarla yolu tıkıyor. Elle tutulamayan miras, araştırmacı gazetecilik, katılımcı mimarlık, kamusal alanda sanat diyerek var olan alanlarımızı seferber etmeye, esnetmeye çalışıyoruz. Dönüp dolaşıp etik ve otonomiyi kendi alanlarımızda tartışıp aradığımız, kurumlarla temiz işler yapmaya çalıştığımız, bunun yollarını zorladığımız alanda değil de başka bir zeminde buluşmak mümkün mü?

Aciliyetlerin ve koruma söyleminin, alışageldiğimiz ilişki biçimlerinin kurulduğu kurumsallıkların, alt üst ilişkilerinin ve uzmanlıkların ötesinde, ayağımızı basabileceğimiz bir zemine ihtiyacımız var. Bakışımızı, bir konu olarak bostanlardan ya da bir mağdur olarak bostancılardan kaldırıp birbirimize yöneltebileceğimiz bir hemzemine. Buna, aslında bostanlara “ortak mirasımız’” diyebilmek için de ihtiyaç duyuyoruz. mirası farklı öznelliklerle yeniden üretebilmek için de.

Yedikule Bostanlarını Koruma Girişimi aciliyetleri göğüsleyebilen, farklı uzmanlıkların, konumların, taleplerin yan yana gelme biçimlerini deneyimlediğimiz bir alan açtı bizim için. Yedikule Bostancılar Derneği kurulduğunda, bostanların ve bostancıların ekonomik gerçekliğiyle ve talepleriyle yüzleştik. Direnen Üretici Tüketici Kolektifi (DÜRTÜK) ise bu ekonomik gerçekliğin ortasında, üretim ilişkilerine müdahil olabileceğimiz, son derece yaşamsal ve gündelik bir alanda yüz yüze gelebileceğimiz politik bir zemin yaratmaya çalışıyor. Rolleri, konumları, bir aradalıkları hep yeniden üretmemiz gerekecek. Gerektiğinde yine bildiğimiz yöntemlere başvuracağız. Ama sonuç olarak miras dediğimiz şeyin ya da bostanların mirasının, biz katıldığımız kadar gerçek ve ortak olduğu bir alanı yaratmaya çalışıyor olacağız.

* Bu yazı, Autonomous Archiving (Ed: Artıkişler Kolektifi: Ö.Çelikaslan, A.Şen, P.Tan, dpr-Barcelona, İstanbul, 2016) **** için yazdığım Commons and Digging Tunnels Under the Heritage metninden uyarlandı.

**Kara Surları üzerine lafı şu metinde uzatıyorum, buraya da bakılabilir.

Etiketler: