“Devşirilmek” ya da “Devşirilmemek”: Osmanlı İstanbul’unda Bizans Kiliselerinin Tarihsel Süreci

MUSTAFA ÇAĞHAN KESKİN

Köşemizin bu ayki sayısında yer vereceğimiz konuğumuz; genç kuşak mimarlık tarihçilerinden Yrd. Doç. Dr. Mustafa Çağhan Keskin. Bu sayıda, korumanın önemli tartışma konularından olan; taklit, sahte tarihselcilik, “ihya” adı altında olmayan geçmişlerin, “geçmiş gibi yeni” binaların inşası sorununa değineceğiz. Bugün amiyane tabirle “Çakma” Selçuklu, “Giydirme” Osmanlı cepheleriyle kuşatılan fiziki çevremiz, koruma ve restorasyon ilminin ilginç bir dönemini temsil edermiş gibi bir hava içerisindeyiz hepimiz. Hayıflanıp duruyoruz. Ancak “böylesi bir taklit meselesinin daha derin kökleri olabilir mi?” sorusu da gelmiyor değil akla. Bu, sadece günümüz muhafazakar erkinin eğilimleri sonucunda koruma elitini dahi çeşitli biçim ve yöntemlerle diz çöktürerek gerçekleşen bugüne özgü bir sorun mu yoksa toplumumuzun ve muhafazakar siyasetimizin derinliklerinde yatan içgüdü mü? Osmanlı Dönemi üzerine uzmanlaşmış Keskin’e bu “ihya” meselesinin, sahte tarihler, kimlikler inşa etme faaliyetlerinin, günceli yıkıp sahte referanslar yaratma olgusunun, Osmanlı'da da örnekleri var mı, varsa özellikle hangi dönem bu tür bir yaklaşımla özdeşleştirilebilir veya bu tür bir genelleme yapılabilir mi sorularını sorduk. Görülüyor ki tartışmak istediğimiz kavram gerçekten de yeni sayılmaz. Keskin koruma meselesi ve sahte tarihselcilik olgusu arasındaki ilişkiyi Osmanlı'da Bizans kiliseleri üzerinden tartışıyor ad infinitum’un bu sayısında. Murat Çetin

Ulusal ve sosyal medyada, zaman zaman, Balkanlar'da özgün işlevini kaybetmiş bir Osmanlı camisinin dramı, İslam dinine saygısızlık ve Türk düşmanlığı ile çeşnilendirilerek sunulur. Alt metni, günümüzde kilise, müze ya da bir işletme olarak kullanılmakta olan “ecdad yadigarı”nın yeniden özgün işlevine kavuşmasına yönelik bir temenniyi barındıran bu tip haberlerin bazen provokatif söylemler içerdiği de gözlemlenir. Özellikle, minaresi yıktırılmış ve kiliseye dönüştürülmüş camiler için duygusal tepkiler verilir; işlevsel dönüşümün, yapısal varlığı koruduğu gerçeği, dini-milli duygular ekseninde şekillenen bakış açısıyla, göz ardı edilir. Türkiye’de özgün işlevini çok zamandır yitirmiş olan bir kilisenin durumu ise empati kuran bir bakış açısıyla değerlendirilmez. Hatta örneğin, uzun süre müze statüsünde olan İznik ve Trabzon'daki Ayasofya müzelerinin Müslüman halkın ibadetine açılması coşkuyla karşılanır; İstanbul Ayasofya Müzesi’nin ibadete açılması hasretle beklenir.

Osmanlı geleneğinde, yeni fethedilen bir Hıristiyan yerleşimindeki en büyük kilise fethin bir simgesi olarak camiye dönüştürülürdü. İstanbul’un fethinin hemen ardından camiye dönüştürülen ilk kilise Ayasofya oldu. Günümüzde cami olarak varlığını sürdüren daha küçük ölçekli diğer Bizans kiliseleri ise özellikle Müslüman halkın ihtiyaçları göz önünde bulundurularak zaman içinde devşirildi. Kiliselerin başka işlevler verilerek dönüştürülmesi, kuşkusuz, kilisenin kullanıcısı olan Hıristiyan cemaat için bir trajediydi. Temelde, kenti İslamlaştırma motivasyonuna dayanan bu girişim, ironik şekilde, devşirme camilerin günümüze kadar Bizans mimari karakteristikleriyle korunmalarını sağladı.

Kariye Camisi / Chora Kilisesi
Fener Rum Patrikhanesi'nden bir mozaik; Fatih Sultan Mehmed ve Patrik Gennadios
Ayasofya Müzesi'nde Allah ve Hz. Muhammed yazan hat levhaları ile Meryem ve İsa mozaikleri

Doğrusu, İstanbul’un fethini takip eden süreçte kentin mevcut yapı stokunu kendi ihtiyacı doğrultusunda değerlendiren Osmanlılar, çok az kilisenin günümüze ulaşamamasından doğrudan sorumludur. Osmanlılar tarafından özellikle yıktırılan kilise sayısı çok azdır; bunlardan en dikkat çekici olanı Agioi Apostoloi (Türkçede Havarriyun) Kilisesi’dir. Kentin kurucusu Konstantin’in mezarını barındırdığına inanıldığından sembolik bir değeri olan Agioi Apostoloi Kilisesi’nin üzerinde, kurucu imparatorla özdeşlik kuran yeni imparator Fatih Sultan Mehmed’in adını taşıyan külliye yükseldi. Hali hazırda harap durumda olan bazı kiliseler yeni yapıların inşası için malzeme kaynağı olarak kullanıldı. Devşirilen Bizans kiliseleri ise çok küçük değişikliklere maruz kaldı. Temelde, ikonostasisin ortadan kaldırılarak, apsis kısmına mihrap ve minber eklenmesi, figüratif mozaiklerin sıvanması ve bir minarenin inşasıyla gerçekleşen dönüşümün ardından yapıların çoğu genel hatlarıyla Bizans mimari karakteristiğini taşımaya devam etti. Osmanlı döneminde yapılan onarımlarda, kubbe dış yüzeylerinin kurşunla kaplanması dışında, inşa tekniği ve malzemeye genellikle sadık kalındı.

Öte yandan, Osmanlı ortamının toplumsal-kurumsal dinamikleri, büyük ölçüde, devşirilmemiş Bizans kiliselerinin özgünlüğünü kaybetmeden günümüze kadar ulaşmalarına engel oldu. 19. yüzyıla (1839 Tanzimat ve 1856 Islahat reformlarına) kadar, Hıristiyan halkın yeni bir kilise inşa etmesi neredeyse olanaksızdı. Var olan kiliselerin koruma ve onarımı ise ancak özel izin ya da durumlara bağlıydı. Osmanlı şeyhülislamlarına ait çeşitli fetvalarda deprem, yangın ya da başka bir nedenle ortadan kalkan veya onarıma muhtaç hale gelen bir kilisenin, eğer cemaati halen mevcut ise, yeniden inşa edilebileceğine olur verilmişti. Ancak, yeniden inşa süreci bazı şartlara bağlıydı. Örneğin, 17. yüzyıl ortalarına kadar, yeniden inşa sırasında ancak daha önce kullanılmış taş ve ahşap malzeme kullanılabilirdi. Kubbe, form olarak İslam mimarisi ile özdeşleştiğinden, yeniden inşa edilen kiliselerde kubbe bulunmamalıydı. Yine de inşa edilecek kilise, daha önceki ile aynı şekilde olmalıydı. Aynı şekilden kasıt doğrudan kilisenin boyutlarıydı. Yeniden inşa süreci, belirtilen şartların yerine getirildiğinden emin olmak adına Hassa Mimarlar Ocağı tarafından ciddiyetle denetlenmekteydi. Tüm denetimlere rağmen, yeni bir kilise inşa etmesi neredeyse olanaksız olan Hıristiyan Osmanlı tebaası, kilisenin ortadan kalkmasını ya da tahrip olmasını fırsat bilerek, çoğu kez eskisinin yerine ihtiyaçlar doğrultusunda daha hacimli bir yenisini inşa etme eğiliminde olmuştu. Yeniden inşa olanağını elde etmek için kiliselerin bizzat Hıristiyan cemaat tarafından tahrip edildiği dahi görülmüştü. Bazı durumlarda, kilisenin eskisinden daha büyük olduğuna tanıklık eden Müslümanlar ortaya çıktığında, fetva makamı tekrar devreye girer, inşa edilen kilisenin yıktırılması gerektiğine hüküm verilir ya da eskisinden daha büyük olarak inşa edilen kiliseye el konarak camiye çevrilirdi.

Yeni kilise inşa etme konusundaki engeller, Hıristiyan tebaanın elinde kalan Bizans kiliselerinin zaman içinde büyük değişikliklere uğramasına neden oldu. Özellikle, Tanzimat ve Islahat reformları ile kilise inşa etme konusundaki engeller ortadan kalktığında, Hıristiyan tebaa, bu kez güncel mimari beğeni ve teknikleri kullanarak yeni kiliseler inşa etmek üzere bir heyecana kapıldı. Yüzyıllar boyunca onarım, yeniden inşa, eklemeler ve kaçak genişletme gibi nedenlerle zaten değişikliğe uğramış olan, ancak yine de Hıristiyan tebaanın ihtiyaçlarına cevap veremeyen Bizans kiliselerinden bazıları bu kez doğrudan yıktırılarak yerine yeni kiliseler inşa edildi. Bu yeni kiliselerin, yerlerine inşa edildikleri, kökeni Bizans dönemine ulaşan yapılara ilişkin tek referansı, konumları ve eski kiliseden taşınan kutsal emanetler oldu.

Süreç, Osmanlılar tarafından zorla dönüştürülen yapıların Bizans mimari ürünleri olarak günümüze ulaşmasını sağladı. Osmanlılar tarafından Hıristiyan tebaaya "bağışlanan" Bizans kiliselerinin çoğu ise dönem şartlarının dayatmasıyla, Bizans’ın kendi evlatlarının eliyle "ihya edilerek" (19. yüzyıl) Osmanlı mimarlığının ürünleri olarak günümüze ulaştı.

Etiketler:

Ne düşünüyorsunuz?

0 yorum TARTIŞMAYA KATIL

İlgili İçerikler: