Sanatçı ve tasarımcı Edoardo Tresoldi Zamanın Ötesinde Tasarım Kaşifleri serisinin altıncısı kapsamında Geberit’in davetlisi olarak İstanbul’daydı. Tresoldi ile geçici ve aşkın bir boyut kurduğu, kamusallığın farklı katmanlarını dahil etmeye yoğunlaştığı işleri ve pratiğinin temeline yerleştirdiği kavramları konuştuk.

Dirim Dinçer: Mimarlığın bir ömrü ve döngüsü olduğunu vurguluyorsunuz. Oysa ana akım söylem de yapanın kutsandığı, yapılanın da yoktan var etmek olduğu üzerine kurulu ve ortaya koyduğumuz yapının sonsuza dek var olacağını düşünüyoruz. Bunun ötesine geçebilirsek, kendi icraatınızın özüne yerleştirdiğiniz mimarlığın yaşam döngüsünü nasıl tanımlarsınız?
Edoardo Tresoldi: Mimarlıkta döngü ya da zaman kavramları üzerine malzemenin yaşamını düşünerek başladım. Tel kafesle bir hikaye anlatmaya başladığımda maddenin yokluğunun da onun bir parçası olduğunu düşündüm. Ölümsüzlük insanın ürettiği bir boyut, doğal bir süreç değil ve bence yaşamın en önemli öğretisini almak için bazen ölümden başlamak gerekli. Bir tasarımcı, sanatçı olarak bütüncül bir deneyim ortaya koymak için ne üretebileceğimi düşünürken kendi ürettiğimin ölümünün de ilginç olacağını fark ettim. Bu yaşam döngüsü de yokluk ve ölüm üzerine kurulu. İnşa edilmiş olan, mimari yapı ya da sanat eseri kendi yaşamımızdan bağımsız değil ve bir an için bir nirengi noktasının, peyzajın vs. nesnesinin ölümünü ve yok olmuş kısmını ortaya çıkarmak onun yokluğunun varlığını göstermek anlamına geliyor. Özellikle kişisel ilişkilerimizdeki gibi belli birinin, ailemizin yokluğunun varlığıyla yaşıyoruz zaman zaman. Benim de mimarlığın döngüsüyle ilişkim, burada aradığım bu: deneyimsel boyutu.

DD: Bu döngüde sona yaklaştıklarında da metafizik harabelere mi dönüşüyorlar?
ET: Harabelik, bahsettiğim mimarinin ölümüyle başlayan bir süreç aslında. Yerleştirmeler aracılığıyla şimdinin dili ile geçmişin mimari dili arasında bir bağ kurmaya çalışıyorum. Malzeme sadece zihinsel bir yansıma değil, yok olmaya yüz tutmuş ancak halihazırda var olan bir şey. Sanatla üretilmiş soyut bir boyut değil, mekana ait olarak var olan bir boyut. Mekanın hikayesi ile gelecekteki hali arasında bir ilişki üretebiliriz.

DD: Arkeolojik alanlarla ilişki kurmanın kolay olmadığını düşünüyorum; belki halihazır gerçekliğimize ait olmadıkları için. Heykelsi güzelliklerinden çok etkileniyoruz, araştırıyor, anlamaya çalışıyoruz ama ait hissetmiyoruz. İnsan bedeni bu mekanlarla nasıl ilişki kuruyor sizin işlerinizde?
ET: Nerede olursa olsun arkeolojik alan, festival alanı, kamusal alan vs. önce mekan algısını çalışıyorum, o boyutla ilgileniyorum. Arkeolojik alanda aşkın bir boyuta geçiyoruz, kendi zaman ve mekanımızda kalmaya devam etmiyoruz. Mekanda olduğumuz, mekanı ve malzemeyi hissedebildiğimiz ama öte yandan zamanda yolculuk ettiğimiz, eski günlerini hayal ettiğimiz heterotopik bir boyut. Örneğin Colosseum’a girdiğimizde gözlerimiz tribündeki insanları, halkı, alanda dövüşen gladyatörleri arar. Bu zihinsel bir boyut ve ben de işlerimi bu boyuta ait kılmaya çalışıyorum. Sanal bir boyut gibi görünebilir ama doğal bir süreç aynı zamanda. Mekanda bu hissi uyandırabilecek unsurlar üzerine odaklanıyorum. Benim için önemli olan yapının kapladığı hacim, bunun içindeki his ve şimdide var olan maddesellikle ilişki. Bu aşkın boyutu sadece geçmiş ve şimdiyle değil bir tür sanallık katmanıyla da birlikte tasarlayabiliriz.

Pueblo (2015), Siena; fotoğraf: Edoardo Tresoldi
Pensieri (2014), Sapri; fotoğraf: Gianvito Greco
Siponto Bazilikası (2015), Siponto Arkeolojik Alanı; fotoğraf: Roberto Conte
Siponto Bazilikası eskizleri, Edoardo Tresoldi
Siponto Bazilikası eskizleri, Edoardo Tresoldi

Belli bir deneyimin içinde farklı bir dil kurmanın ilginç olduğunu düşünüyorum. Geçmişe ait bir boyuta kendi işimi asıyor ve şu anın hikayesini anlatıyorum. Yerin tarihi çok ilgilendiğim bir konu değil, hissini, unsurlarını anlamaya çalışıyorum. Tarih kitaplarına dalmıyorum bunun için çünkü benim için önemli olan bu alanların ziyaretçileri. Yanından geçip giden insanlar mekanın geçmişine hakim olmadan hikayesini anlayacaklar ve bu his için bir deneyim üretmenin önemli olduğunu düşünüyorum. Bir hikaye anlatılabilir, anlaşılabilir ama bu hissedilmesi için yeterli değil. Özellikle arkeolojik alanlarda insanların evlerine iliklerine işlemiş bir hisle dönmeleri benim için önemli olan. Bu, mekanın potansiyeliyle ilgili de güçlü bir enerji üretebilir. Hikayeden hikayeye geçerken mekanın enerjisini yitiriyoruz ve mekan bir bilgi parçasına dönüşüyor sadece.

DD: Kimlerle işbirliği yapıyorsunuz arkeolojik alanda çalışırken? Aslında epey tartışmalı olabilir çünkü.
ET: Siponto’daki iş için Kültür Bakanlığı ile çalışmaya başladığımda ilk kez böyle bir bağlam içinde çalışıyordum. Arkeolojiyle ilgili sadece belli kavramları biliyordum. Bazen mutlaka bilinmesi gerekenleri bilmek hiçbir şey ifade etmeyebiliyor. Bakir olmak, yeni bir konuda çocuk gibi olmak daha fazla potansiyel taşıyor. Herkese aptalca sorular sorabilirsiniz bir konuda yeniyken. En iyi fikirler de bu boyuttan çıkıyor. Oldukça akıllı insanlarla arkeologlar, sanat tarihçileriyle çalıştım ve benim bakış açımı anlayıp beni yönlendirdiler. Siponto’yu bir sanatçının perspektifinden düşünebildiler. Yuvarlak bir masanın etrafında, merkeze konabilecek çözümü bulmaya çalıştık. Oldukça deneysel bir iş çıktı ortaya ve bu ancak işbirliğiyle mümkün oldu.

Bu konu önemli bence de çünkü çok fazla sorun var. Özellikle Avrupa’da pek çok eski eser ve kalıntıyla iç içe yaşanan yerlerde zor bir konu. Geliştirilen projelerde yapının geçmişine ait izleri göstermek zorundasınız evet ama kendimizin bu çağa ait olduğunu unutuyoruz kimi zaman. Mekanda var olarak tarihin bir parçası olmanın önemli olduğunu düşünüyorum. Gelecekte biz de geçmiş olacağız. Buradan düşünmek ilginç olabilir: Hem geçmişe hem şimdiye hem de geleceğe saygılı bir müdahale yaratmak. Evet, 200 yıl önce yaşamış insanlara ve üretimlerine saygı duyuyorum ama gelecek nesillerin kendi varlıklarını üretebilecek alanları olmasına da saygı duyuyorum. Bu çok uzun bir hikaye. Yok olmak üzere olan bir binaya gelip, geçmişten bir biçimin içine şu andan konuşabileceğim bir şey asabilirim, 15-20 yıl sonra yok olabilir ve mekanı boşluk olarak bırakabilirim. Böylece benim yokluğumla insanlar kendi hikayelerini yaratmaya başlarlar.

DD: Arkeolojik alanların kamusallığının, kültür mirası ile toplum ilişkisinin çeşitli şekillerde güçlendirilmesi konusunda İtalya’da da artan bir ilgi var. Buradan yola çıkarak sanat nasıl aracılık eder bir alanın kamusal niteliğine? Kendi işlerinizin fiziksel olarak kamusallığa nasıl bir katkısı var ya da var mı?
ET: Tasarlamaya kamu sanatçısı olarak başladım; sanat ve kamu sanatı birbirinden çok farklı disiplinler. Kamuya ait bir alanda çalışmak diğer insanların deneyimleri, mekanın kültürel unsurları gibi pek çok etmenle bir arada çalışmayı gerektiriyor. Farklı çünkü karmaşık bir ilişkiler dinamiğinin içine giriyorsunuz. İnsan akışının sürekli olabildiği bir iş tasarlanabildiğinde bunu müzik dinlemeye benzetiyorum. Sizi etkileyen bir şarkı dinlediğinizde bir tür kutu oluşur etrafınızda ve on yıl sonra aynı ezgiyi duyduğunuzda aynı duyguyu, kokuyu, durumu, rengi hatırlarsınız. Kamusal alan da aynı. Çocukluğumuzda gördüğümüz bir yere yeniden gittiğimizde kutudakilerin değişmiş olduğunu görürüz, daha büyük hatırlıyoruzdur ama değildir mesela. Yıllar önce tanışmış olduğunuz biriyle karşılaşmak gibi.

Etherea (2018), Coachella Müzik Festivali; fotoğraflar: Roberto Conte
Etherea (2018), Coachella Müzik Festivali; fotoğraflar: Roberto Conte
Etherea (2018), Coachella Müzik Festivali; fotoğraflar: Roberto Conte
Control (2015), Londra; fotoğraf: Blind Eye Factory
Chained (2015), Milano; fotoğraf: Blind Eye Factory

İşlerim dolayısıyla kamuyla farklı ilişkiler de kuruyorum. Örneğin, Sapri’deki deniz kıyısında Pensieri projesi üzerinde çalışıyordum bir süre önce, insanlar bana mesajlar, mekana dair şiirler, hikayeler, fotoğraflar göndermeye başlamışlardı. Bu tür bir ilişkinin çok potansiyeli var; insanların gündelik hayatlarının içkin bir parçası bu alanlar. Açıkçası kapalı, özel kullanımlı alanlarda çalışmak daha kolay, kendilerine özgü boyutları var. İnsanlar evlerinden çıkıp işleri görmek için başka, kendi boyutlarının dışında bir mekana giriyorlar. Ancak kamusal alan, bütün olarak herkesin yakınlık duyduğu bir parça. Bu yüzden yumuşaklığı arıyorum, cüretkar, heykelsi müdahaleleri değil. Başından beri neredeyse görünmez olanı yapmaya çalışıyorum; herkesin görebileceği ama anlamak için zaman harcamaları gerekeni. Caddeye yakın yerleştirilmiş, agresif olabilecek bir reklam panosu gibi bir şey değil, kolektif bir anın bir parçası olacak bir şey üretmeye yoğunlaşıyorum.

DD: Geçici mi olmalı peki bu işler, kalıcı mı? Gücünü geçicilikten alıyor, kalıcı olduğunda yoklukla nasıl bir ilişki kurar?
ET: Bunun cevabı kalıcı derken ne kast ettiğine bağlı. Ayrıca kullandığın malzemeye de. Çelikle ya da inox (paslanmaz çelik) ile çalışabilir, 15 yıl ya da sadece bir sene aynı yerde kalabilecek eserler üretebilirim. Sanırım buradaki fark ne tür bir deneyim ortaya koymak istediğin. Benim yerleştirmelerimin ömrünü çok soruyor insanlar. Cevap ne kadar istersek o kadar galiba, ama bence önemli olan bu değil. Farklı bir malzemeyle 200 yıl kalacak bir iş de üretebilirsin ancak sanırım işin şiirselliği bozulmaya başlar. Söylediğim gibi ben ölümünü düşünerek başlıyorum dolayısıyla geçicilik kalıcılıktan daha çekici geliyor. Ama aynı zamanda kendi ürettiklerim gelecekte nasıl harabeye dönerdi bunu da çok merak ediyorum. Mimarlığın fiziksel deneyimi üzerine çalışırken ne tür bir harabeden nasıl bir fiziksellik çıkardı, bunu görmek ilginç olurdu. Tabi ki tüm bunları, bu dinamiği size işi öneren kişilere anlatmak zor oluyor ama yine de bu konseptin, böylesi bir deneyimin üzerine düşünmenin benim işlerimi ilginç yapan şey olduğunu düşünüyorum.

DD: Yaratmaya çalıştığınız deneyimle de örtüşür şekilde çalışıyorsunuz. Tel kafes pek de kolay bir malzeme değil bu biçimde çalışmak için. Nedir bu malzemeyle ilişkiniz?
ET: Hiç kolay değil gerçekten, karnımı yaraladım yakınlarda, sanat münasebeti diye anlatıyorum. Başlangıçta söylediğim gibi, neredeyse görünmez olduğu için tercih etmiştim. Güçlü bir şey yaratmak istiyordum ama aynı zamanda sahnede de olmak istiyordum. Çok duygusal ve biraz da stresli ama kendi işimle yakın olmayı seviyorum. Dolayısıyla tel kafes bana bu şansı verdi; büyük ve şeffaf aynı zamanda strüktürel olarak başka bir malzemeye ihtiyacı yok, kendi strüktürü var. O düşsel boyutlar, tamamen kafesin kendi strüktüründen geliyor. Mimarlıkta olduğu gibi yüzeylerle çalışmaktan çok farklı heykelde kullanmak bir malzemeyi. Mimarlıkta yüzeyi düzlem olarak çalışabilirsin, heykelde ise atarak ya da ekleyerek, malzemenin kendisiyle çalışırsın. Tel kafesin ise teniyle çalışıyorsun ve bunu bir esere dönüştürmek için onun hareketine göre biçimlendirmeyi bilmen gerekiyor. Kimi zaman zor bunu yapmak, bir tarafta baskı kurunca diğer tarafı bozuyorsun vs. Ama bu aynı zamanda tel kafesin kendi fizikselliğini de ortaya çıkarıyor ki bu benim aradığım şey. Malzemenin hareketini arıyorsunuz. Küçük ölçekte çalışırken elimle, orta ölçekte kolumla, daha büyük olanlarda artık tüm bedenimle çalışmaya başlıyorum. Büyük yapılar yine büyük makinelerle inşa ediliyor. Sadece makinelerle mekan ilişkisi kuruyorsun. Ama bizim için daha farklı bu, malzeme rulolarını elle açıyor, kesiyor, dikiyoruz; oldukça fiziksel bir ilişki. Dokunaklı da tabi, Coachella’daki Etherea gibi dört ya da altı metrelik bir sütunu ya da kemeri yapmanın ne demek olduğunu düşününce. Benim için gökdelen gibiydi Etherea.

DD: Orda üç farklı ölçekte yapı üretmiştiniz, ama genel olarak işlerinizin ölçekleri de epey değişiyor; kafesten kiliseye, kentsel strüktüre. Daha önce de tasarımın farklı alanlarında çalışmıştınız. Tüm bu farklı boyutlarda tekrarlanan ne?
ET: Bu işe başlamadan önce epey şey yaptım. Ama sanırım en önemli kısmı sahne tasarımıydı. Hem tiyatrolarda hem filmlerde çalıştım. Örneğin İtalya’nın uzak yerlerinde, kasabalarda, dağlarda çekim yaptık. Yapı ya da mekanı öğrenmek ve ilişkileri anlamaktı bu esasen ve sadece mekanla bir hikayeyi gösterme dilini bulmak ilginçti ve şu an yaptığımla ilgili bana göre.

Mimari yapılarla çalışmaya başladığımda şunu fark ettim: bir yapıyla çalışıyorsan ölçeği değiştirmek zorunda değilsin çünkü onun dili ölçeğinde. Ölçek, mimari yapıların dilinin esasını oluşturuyor ve böyle yapılarda çalışırken onu takip ediyorum. İnsan figürü ürettiğinizi düşünelim, üç kat büyüğünü ya da üç kat küçüğünü yaptığınızda tamamen başka bir insan ortaya çıkar. Ve o boyuttan koparsınız da. Eğer insan ölçeğine sadık kalırsanız daha güçlü bir empati, bir bağ kurabilirsiniz. Ölçeği aştıkça farklı bir boyut kurarsınız. Mimaride de aynı. Pek çok insan benden küçük ölçekli modeller yapmamı istemeye başladı ama bunun benim yapmak istediklerime ilgisi yok, benim dilim bu değil. Ölçek konusunda Etherea iyi bir örnek bence. Küçük, Orta ve Büyük üç farklı boyutta çalışmıştık orada, çok tuhaf bir deneyimdi ve mimarlığın metrik niteliğiyle mümkün olmuştu. Tam da bunu arıyorum.

DD: Kaç kişilik bir ekiple çalışıyorsunuz?
ET: Şu an 12. Oz Büyücüsü’nde Dorothy’nin yol arkadaşlarını bulması gibi kurduk ekibimizi. Beş yıl önce kamusal alanda çalışmaya başladığımda bir işbirliğine ihtiyacım vardı, buldum bir sonraki işe benimle geldi, yeni birine ihtiyacımız oldu, bulduk… Bu böyle devam etti ve oldukça genç, yaşları 20-27 arasında değişen 12 kişi birlikte seyahat ediyoruz artık. Benim için rüya takım, işe inanılmaz katkıları var. Her biri farklı bir alandan geliyor, kimi film sektöründen kimi daha önce daha farklı işler yapmış ama hiçbiri mimarlık ya da ilişkili bir alandan değil. Yerleştirme yapmaya gittiğimiz her yerde oranın insanlarıyla ilişkiler kuruyoruz aynı zamanda ve hem bu anlamda hem de tasarıma oldukça duyarlılar. Her proje bizim için önemli bir deneyim çünkü bu iş sadece bir iş değil bizim için. Bir projeye harcadığınız zaman bir mesai değil, hayatınızdan da harcadığınız bir zaman.

Etiketler:

Ne düşünüyorsunuz?

0 yorum TARTIŞMAYA KATIL