Hafriyat Lojistiğinden Kıyılara: Dolgu Alanlarının Kentsel Politik Ekolojisi (*)

ESRA SERT

Modern kent; zaman-mekansal derinliği olan bir “kazı-dolgu” hikayesinin tarih boyunca peyzajda ilmek ilmek işlenmiş, katmanlaşmış, girift izlerinin bir nevi bileşkesidir. Daha doğrusu, ilk başta görünenin ardını kovalayan meraklı gözlere diyelim. Basitçe “kazı-dolgu” olarak kavramsallaştırdığım süreç, sadece yıkılacak-yapılaşılacak yeni alanlar bulunmasına ve sermayenin dolaşımına olanak sağlamıyor. Aynı zamanda toplumsal ilişkilerin yeniden örgütleneceği mekansallığı üretiyor ve kentsel metabolizma kaynaklı atığı, üretim ilişkisine yeniden dahil ediyor. İstanbul’daki kıyı dolgu alanı projeleri ise bu ilişkiselliğin güncel adresini tarif ediyor. Öne sürdüğüm ve çalışmalarına devam ettiğim araştırma alanı,1 popülerliği gittikçe artan kıyı dolgu alanlarının; mimarlık, şehircilik ve İstanbul’un ekolojisi bağlamında kentsel dönüşümünün yeni ölçeğini (mega) ve yeni lokasyonunu (kıyı) bir tür yeniden üretmesi, tanımlaması ve ardındaki süreçlerin incelenmesinin kentsel politik ekoloji bağlamında denenmesi ve bu perspektifin dikkate değer olduğuna dairdir. Derdimiz; kentsel dönüşümün hafriyat lojistiği hesaplarından -kanserleşmiş hücreler gibi kentin bünyesine katılmaya zorlanan bir tür metastaz yaratan- dolgu alanlarının mekansal izdüşümüne uzanan dönüşümünün ekoloji politik arka planını anlamaya çalışmak. Ve ekseriyetle, kentsel peyzajda mimari projeler silsilesi aracılığıyla kurumsallaşan dönüşüm süreçlerinde, kentsel politik ekoloji perspektifiyle doğa-toplum arasındaki karmaşık ilişkinin yeniden üretiminde mekansal üretimin rolünün altını bir kez daha kalınca çizmek gerek.

Maltepe dolgu alanı
Maltepe dolgu alanı
14.03.2014 tarihli Google Earth görüntüsü
Yenikapı dolgu alanı
Yenikapı dolgu alanı

Kentsel politik ekoloji (Urban Political Ecology) konseptinin en belirgin özelliği, kentsel mekanı toplum-doğa ilişkisinin dönüşümünü anlamada kurucu bir öğe olarak olarak göz önüne almasıdır. Biraz daha açarsak, kenti doğanın karşısında gören fenomenin reddiyesidir ve temelde ekolojik problemleri anlamadan kentsel problemleri anlayamayacağımızı öne sürer.2 Kentin içinde doğanın işlevini sormaktan çok, doğa nasıl kentleşti sorusunu sorarak, kentteki sosyo-ekolojik bağlamı şekillendiren diyalektik ilişkiyi incelemeye çalışır. Örneğin Harvey (1996) ve Piers Blaikie’nin (1985; Blaikie ve Bloomfield, 1987) ilk çalışmalarında bu diyalektik ilişkinin çözümlemelerini görürüz.3 Türkiye’de mimarlık teorisi ve pratiği göz önüne alındığında oldukça yeni bir bağlam olduğunu söylemek mümkün. Mimarlık fakültelerinde mimar hala salt yapı “tasarlayan, yapan” özne olarak mı anlamlandırılıyor? Genç kuşak mimarlar kente dair üretimlerini hala ekosistemden bağımsız mı görüyor? 21. yüzyılda hesaplaşmamız gereken konularla mimarlık disiplininin yüzleşmesi aslında nerede duruyor? Bunlar, mimarlık teorisi, pratiği ve eğitimi içerisinde bulunanların acilen eğilmesi gereken sorular olarak malesef hala önümüzde. Öte yandan mimarlık disiplini için yeni olduğunu belirttiğim bağlam açısından kentte toplumsal anlamda mücadele içinde olan hem ekoloji hem de kent savunusu olarak yan yana gelişleri düşünelim. İsimleri her ne kadar hala ikiliğin-karşıtlığın taraflarını temsil etse de (kent referanslılar-doğa referanslılar) birbirinin içine geçen mücadele pratikleri ve aslında kentsel dokuyu koruma mücadelesi ile doğal yapıyı koruma mücadelesinin özdeş karakteri ve bir tür kader birliğinin göz kırpışı dikkate değerdir.

Doğa nasıl kentleşti sorusundan devam edersek, İstanbul’un kıyıları ve denizi nasıl kentleşti, kimler kullanıyor ve dahası İstanbul’a yeni bir ilçe doğurtacak boyutlara nasıl ulaştığı sorusu4 çeldirici bir nitelik taşıyor. Kıyılar tarih boyunca dolduruldu, hem günümüzde Hollanda, Danimarka gibi ülkelerde de kıyılar dolduruluyor argümanlarını öne sürmek pekala mümkün. Fakat, hem Hollanda ve Danimarka gibi ülkelerde kıyı dolgusu oluşturma metodu [dolgu alanları açık denizden temin edilen ve deniz ortamıyla uyumlu taban malzemesi ile doldurulur, daha sonra sağlamlaştırılarak dolgu sonrası kullanıma uygun hale getirilir (Küçükakça ve Akkaya, 2014)] hem de inşaat atığı dediğimiz malzemenin içeriğinin ve mukavemetinin coğrafi olarak değişmesi [örneğin Hollanda ve Danimarka’da, inşaat atığının %80-85’i beton ve duvar malzemesidir. Kuveyt’te ise inşaat ve yıkıntı atığının takriben %30’u betondur. (Ölmez, 2008; Küçükakça ve Akkaya, 2014). Türkiye ise müteahhitlerin beyanlarını esas alırsak dahi endişe vericidir.] üzerinde tekrar tekrar düşünülmesi gereken konular. Dahası kıyıların tarih boyunca doldurulduğu argümanına karşı da şunu diyebiliriz: Kıyıları göz önüne alındığında İstanbul, tarihi boyunca hiç bu kadar geriye dönüşsüz ve radikal ölçekte doldurulmamıştı ve olası sonuçlarını (sosyal, iklimsel, deniz ekosistemi vb. ekolojik sonuçlar) henüz yaşamadık. Kıyıların doldurulmasında kullanılan atık malzemelerin, devasa kentsel dönüşüm hamlelerinden arta kalanın bir yerden bir yere taşınma ve depolama maliyetini azaltmak için bulunmuş kent içi alelacele bir cevap olduğu aşikar. Bir taraftan yeşil alan üretiliyor argümanlarını dinlerken, hem bu “üretimin” arkasında hangi habitatlar yok ediliyor, kimlerin sağlığı tehlikeye atılıyor diye bakmak (örneğin asbest salınımı), hem de kazanan ve kaybedenlerin bir dökümünü yapmak gerekiyor. Ayrıca meydan ve kamusal alan olgusunun devasa bir yarımadaya terk edilmesi ve açık yeşil alanlar ile depremde toplanma alanlarını azaltan planlama, toplumsal örgütlenme hatalarının denizi doldurarak kapatılmaya çalışılması bu tür bir yazının sınırlarını aşan içeriklere sahip.

Toparlarken; kente dair her bir olguyu, müdahaleyi, tarihsel-coğrafi bağlamından kopuk değerlendiremeyeceğimizin, mekanın üretimini doğanın üretiminden ayıramayacağımızın, kıyılarımızın ve dolayısıyla kentimizin geleceğinin hafriyat lojistiği hesaplarından fazlası demek olduğunun altını bir kez daha çizelim derim. Yani ekolojiye ters köşeden bakmaya devam edelim!

NOTLAR:
1 Bu yazı Esra Sert ‘in ODTÜ Mimarlık Fakültesi Mimarlık Bölümü’nde danışmanı Prof. Dr. Güven Arif Sargın ile halen çalışmalarına devam ettiği “The Urban Regime of “Excavation and Infill” In Case of Three Coastal Land Reclamation Areas of İstanbul Between 1970- 2017” isimli doktora tez çalışmasının içeriğinden faydalanılarak ve esinlenilerek yazılmıştır.
2 Maria Kaika, City of Flows: Modernity, Nature, and the City (New York: Routledge, 2005), pp.5.
3 Sert, E. and Tunçay, H. E. (2013) “Cities, Social Cohesion and the Environment: The case of Taksim Square, İstanbul”. New Opportunuties and Impasses: Theorizing and Experiencing Politics, POLITSCI’13 Conference Proceedings, October 31- November 2, 2013, İstanbul, University of Department of International Relations, pp.140.
4 http://www.hurriyet.com.tr/istanbulda-dolgu-alanlar-2-55-kmye-ulasti-40inci-ilce-oldu-40574703

Etiketler:

Ne düşünüyorsunuz?

0 yorum TARTIŞMAYA KATIL

İlgili İçerikler: