Kentler, iktidarların en görünür tahakküm alanıdır ve mimarlık, bu tahakkümü şekillendiren politik bir araçtır. Kamusal alanların düzeni, erişilebilirliği ve işlevsel kullanımı, bireylerin adil ve eşit bir kentte var olabilmeleriyle, düşünce ve ifade özgürlükleriyle, barışçıl toplanma ve örgütlenme gibi demokratik haklarını kullanabilmeleriyle doğrudan ilişkilidir.
Kentsel mekân, toplumsal karşılaşmaların ve ortak yaşamın sahnesi olduğu kadar, aynı zamanda birey/toplum-iktidar ilişkilerinin de görünür olduğu alandır. Demokratik toplumlarda şehirler, bireylerin kamusal alanda var olabilmesini, bir araya gelerek ortak sorunlarını özgürce tartışabilmesini sağlayan dinamik yapılardır. Ancak günümüz kentleşme politikaları, kamusal mekânı giderek daraltarak bireyleri toplumsal bağlardan koparmakta, özgür ve katılımcı yurttaşlar yerine izole bireyler yaratmaktadır. Güvenlik, düzen ve modernleşme söylemleriyle, sokakların, meydanların ve parkların tasarımında kamusal yarardan çok ekonomik ve siyasi çıkarlar gözetilmekte ve kent bir yatırım ve beraberinde ayrıştırma aracı haline gelebilmektedir. Bu süreç, halkın mekân üzerindeki hakkını elinden almakla kalmamakta, aynı zamanda demokratik hakların kullanılabilirliğini de kısıtlamaktadır.
Kentler, barındırdıkları toplumsal ve siyasal ilişkilerle anlam kazanır. Bugün kentleri şekillendiren güç, halkın ihtiyaçlarından, katılımından ve beklentilerinden çok sermayenin talebi ve aynı zamanda otoriter rejimlerin iktidarlarını pekiştirme hevesinin kendisidir. İktidarların mekân üzerindeki tahakkümü, toplumsallaşma yerine bireyselleşme maksadını barındırdığında kentler salt bir yatarım aracına dönüşür ve sosyal bağlar tahrip olur.
Mekânın Politikası: İktidarların Şehri Denetim Aracı Olarak Kullanması
Şehirlerin nasıl inşa edileceği ve kime hizmet edeceği, iktidarların kentsel mekânı bir denetim aracı olarak kullanma biçimini anlamak için belirleyicidir. Kamusal alanlar, bireylerin sosyalleştiği, bir araya geldiği ve düşüncelerini özgürce ifade ettiği demokratik platformlar olmanın ötesinde, iktidarlar için potansiyel birer tehdit alanıdır. Otoriter kentleşme anlayışı, bu mekânları bilinçli ve sistematik olarak daraltarak toplanma, örgütlenme ve ifade özgürlüğü gibi hakları kısıtlamayı ya da en azından kontrol altında tutabilmeyi hedefler. Eskiden sokaklara, caddelere veya komşulara açılan konutların yerini, günümüzde yüksek duvarlar, jiletli teller ve güvenlik görevlileriyle çevrili kapalı sitelerin almakta olması bu durumun somut bir örneğidir. Bu dönüşüm, komşuluğu, dayanışmayı ve bir aradalığı yok ederek bireyleri bir anlamda izole etmekte ve toplumsal bağları zayıflatmaktadır. Böylece iktidarların sürekli denetim ihtiyacı da bir ölçüde ortadan kalkar. Şehirlerin özelleştirilmesi, kamusal alanların sermaye sahiplerine devredilmesi ve kentsel dönüşüm politikalarıyla belirli kesimlerin kent merkezlerinden dışlanması ise, iktidarların mekânı bir ayrıştırma ve kontrol aracı olarak kullandığının göstergesidir. Oysa demokrasinin işleyebilmesi, bireylerin özgürce bir araya gelebileceği, kolektif hareket edebileceği ve seslerini duyurabileceği mekânların varlığına bağlıdır. İktidarlar, kentleri yeniden şekillendirerek bu demokratik zemini ortadan kaldırmakta ve toplumu daha kolay izlenebilir ve yönetilebilir bir hale getirmektedir.
Sokakların Dönüşümü: Toplumsal Kopuşa Giden Yol
Son yıllardaki kentleşme politikalarının en çarpıcı ve olumsuz sonuçlarından biri, konut üretiminde siteleşme fikrinin hızla yaygınlaşmasıdır. Güvenlik ve konfor söylemleriyle cazip hale getirilen siteler, kent sakinlerini yüksek duvarlarla çevrili, kontrollü yaşam alanlarına yönlendirerek mekânsal bir ayrışmayı körüklemektedir. Bu dönüşüm, kentsel ve toplumsal dokuyu zayıflatan en önemli unsurlardan biridir. Sokaklar, kentliye devingen, birbiriyle kesişen ve deneyimlenebilir bir ağ sunar; bireyin çevresiyle, diğer insanlarla ve kentsel işlevlerle karşılaşmasını sağlar. Ancak siteleşmiş yapılar, güvenlik gibi gerekçelerle dış dünyaya kapanarak bu bağı koparır. Kapalı devre alanlar, bireyleri kentten ve birbirinden yalıtır; yabancılaşmayı, toplumsal duyarsızlığı, bireyselliği ve kutuplaşmayı derinleştirir.
Benzer şekilde, alışveriş merkezleri (AVM’ler) de bu ayrışmayı pekiştirmektedir: Mahalle kültürünü ve yerel esnafı tüketerek sokakların canlılığını yok eder, kent hayatını standardize edilmiş, kontrollü alanlara hapseder. Yerelliği talan eder, tüketim kültürünü ve aynı zamanda da bireyselliği körükler. Farklı toplumsal gruplar arasındaki etkileşimi azaltan bu tercihler, şehirlerdeki ayrışmayı daha da keskinleştirir.
Kent hakkı, yalnızca fiziksel erişimi değil, sosyal ilişkilerin özgürce gelişebileceği ve kamusal mekânların paylaşılabileceği bir zemini de kapsar. Oysa siteleşme ve AVM’lerin hakimiyeti, sokak kültürünü, komşuluğu, kolektif deneyimleri ve ortak yaşam alanlarını daraltarak bunun tam tersine hizmet eder.
Şehri Geri Almak
Daha adil, katılımcı ve özgür bir kent modeli, halkın kent hakkını sahiplenmesiyle mümkün olabilir. Kent yalnızca fiziksel bir alan değil, aynı zamanda toplumsal ilişkilerin kurulduğu, demokratik hakların kullanıldığı ve eşit yurttaşlık bilincinin geliştiği bir sahnedir. Bu nedenle, şehir planlamasının temelinde yalnızca ekonomik ve siyasi çıkarlar değil, toplumsal adalet ve katılım da yer almak zorundadır. Bunun tersi politikalar ise, yalnızca kentsel mekânın dönüşümüne değil, aynı zamanda insan ilişkilerinin ve toplumsal bağların da çözülmesine yol açar.
Şehri geri almak, yalnızca fiziksel mekânı yeniden düzenlemek değil, aynı zamanda toplumsal bağları yeniden güçlendirmek anlamına gelmektedir. Ancak bu şekilde, kentlerin yalnızca sermaye sahipleri veya iktidarlar için değil, toplumu meydana getiren her bir birey için özgür, demokratik ve adil mekânlar olması sağlanabilir. Bu bağlamda, kentlerin politik doğası hakkında Lefebvre’ nin söylediklerini hatırlamakta yarar var:
“…Dokunaçları olan bir canavarı andıran büyük şehir her zaman politiktir. Otoriter bir iktidarın inşası için en elverişli ortamı yaratır. Bu ortamda organizasyonun ve üst organizasyonun hükmü geçer. Eşitsizliği yerleşik kılar… Kentsel yabancılaşma bütün yabancılaşmaları içine alır ve kalıcı hale getirir. Ayrışma -sınıfa, mahalleye, mesleğe, yaşa, etnik kökene, cinsiyete göre ayrışma- onun içinde ve onunla birlikte genelleşir…[*]”
[*] Henri Lefebvre – Kentsel Devrim (s. 88-89).