Kentten Kaçış ve Asketizm

BENGİ GİZEM TURNA

Eğer bizzat kentten kırsala göç etmiş biri değilseniz, kentli bir akrabanızın, bir yakınınızın ya da en azından bir tanıdığınızın kırsala göç ettiği haberini almışsınızdır. Bu iddiam sadece kişisel gözlemlerime değil, istatistiki verilere de dayanıyor. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK)'nun verilerine göre İstanbul tarihinde ilk kez göç alan değil, göç veren bir kent oldu. 2015-2016 yılları arasında İstanbul'dan göç edenlerin sayısı İstanbul’a göç edenlere nazaran 71 bin 307 fazlaydı.1 Bu bilgi, kentten kırsala göçün doğrudan bir kanıtı olmasa da İstanbul gibi bir metropolde yaşamanın avantajlarının sorgulandığına dair bir işaret.

Kültür ve sanat etkinliklerini, spor karşılaşmalarını, modayı, teknolojik yenilikleri ve diğer birçok şeyi ilk elden tecrübe edebilme imkanının yanı sıra ekonomik fırsatlar ve pazar çeşitliliğine rağmen, gittikçe artan sayıda insan kentten ayrılıp ya daha az nüfuslu başka bir kente ya köye ya da bir sahil kasabasına göç ediyor veya bunun hayalini kuruyor. Kentte, doğa haricinde her şeyin el altında, ulaşılabilir ve elde edilebilir olması kent sakinleri için cazibesini kaybetmeye başlıyor. Belki de tam da bu bolluk hali insanları yoruyor. Mimar, eğitimci ve yazar Pier Vittorio Aureli, Benjamin’den ödünç aldığı ifadeyle bu durumu şöyle özetliyor: “İnsanlar arasında yayılan, daha doğrusu insanı tümüyle batağa saplayan düşüncelerin baskıcı bolluğuna gark olmuşken yaşam deneyiminin derinliğine ve zenginliğine artık güvenemeyiz. Sürekli bir bilişsel uyarılma halinde yaşarken, deneyimlediklerimiz etkili biçimde ifade edilebilir olmaktan çıkıyor.” (Aureli 2016, s.37).

Metropoller, kapitalizmin aygıtlarının tam güç etkinlik gösterdiği, kendi sakinlerini de sistemin içinde kalmaya ve ona hizmet etmeye mecbur bıraktığı yerler. Piyasaya sürülen her ürün kendi talebini de yaratıyor ve gittikçe kabaran ihtiyaç listelerimizdeki yerini alıyor. Rekabetçilik esasına dayalı iş ortamlarının ve insanın en kendine has özelliği olan yaratıcılığı kısıtlayan üretim sisteminin yanı sıra hayata dair tatminsizliğin de tüketimle telafi edilmeye kalkılması çemberi kapatıyor ve kırılması oldukça zor bir hale getiriyor.

Kırsala göç ederek hayatlarını “sadeleştiren” kentli soylular, kentlerdeki “bolluk”tan feragat ederek daha önce yabancısı oldukları yorucu kırsal koşullarında yaşamayı tercih ediyorlar. Bu kişilerin gönüllü olarak kentli alışkanlıklarından vazgeçmeleri, hatta daha sonra “lüks” olarak tanımlamadıkları birçok olanağın ve kolaylığın yokluğuna razı gelmeleri asketik yaşam tarzını akıllara getiriyor.

Co-op Zimmer Project, Hannes Meyer, 1924
Co-op Zimmer Project, Hannes Meyer, 1924

Aureli, “Az Yeterlidir, Mimarlık ve Asketizm Üzerine”2 adlı kitabına şu soruyla başlıyor: “Asketizm bizi statükonun dayattığından farklı bir yaşam tarzına yönlendirebilir mi?” (Aureli 2015, s.12). Asketizm, sıklıkla kullanıldığı anlamıyla dini ve ruhsal hedeflere varmak uğruna dünyevi zevklerden feragat edilerek geçirilen bir hayatı ifade ediyor. Ancak asketizm, “yaygın olarak anlaşıldığı gibi yalnızca tefekküre dalınan bir hal ya da dünyadan vazgeçme değil, her şeyden önce başka bir yaşam tarzı arayışında sosyal ve politik koşulları köklü bir biçimde sorgulamanın bir yöntemidir.” diyor Aureli (2016, s.14).

Asketizmin bir yaşam biçimi olarak sürdürülmesinin temel şartlarından biri de azla yetinmek, diğer bir deyişle ekonomik ve kültürel ortamın dayattığı alışkanlıklardan sıyrılarak, ihtiyaçları minimize etmek.

Belki de bu asketik yaşam idealini en iyi somutlaştıran projelerinden biri de Hannes Meyer’in, 1924’te Geld’de düzenlenen bir toplu sergi için tasarladığı “Co-op Zimmer”dir. Burada bir kişinin yaşaması için gerektiği kadarıyla sınırlandırılan mobilyaların arasında, ilk bakışta bu ideale tezat oluşturduğunu düşünebileceğimiz gramofon göze çarpıyor. Bu gramofonun oradaki varlığı tesadüfi değil. Minimal yaşamda sadece zorunlulukların dikte edilmediğinin, aynı zamanda hoşça vakit geçirmeye, boş zamanların verimli ve tatmin edici geçirilmesine de öncelik verildiğinin bir göstergesi.

Asketizm yaşam alanlarının tasarımı, kişinin kendisiyle ilgili keşiflerde bulunmasını gerektiriyor. İhtiyaçların gözden geçirilmesi, yeniden belirlenmesi öznel ve otonom bir süreç. Hedefi ne olursa olsun asketik bir yaşam biçimini benimsemiş bir kişi eylemlerinin merkezine varoluşsal ihtiyaçlarının yanı sıra kişisel zevklerini de koyma fırsatını yakalıyor. Bu “gereklilikler”in yeniden belirlenmesi bir anlamda kişinin yaşamına özgürlük ve özgünlük kazandırıyor. Böylelikle statükonun hayatımızdaki tahakkümü kendi seçimlerimizi özgür iradeyle yaptığımız ölçüde hafiflemiş oluyor.

Co-op Zimmer'i andıran sadelikteki, Çağrı Kilit'e ait köy evi, Bayramiç, Çanakkale, 2017
Hayatını kaya tırmanışına adamış olan Öztürk Kayıkçı'nın yaşam alanı, Geyikbayırı, Antalya, 2017
Mustafa Kalaycı'nın kendi öncelikleri doğrultusunda yarattığı asketik yaşam alanı, Geyikbayırı, Antalya, 2017

Kentten vazgeçişin sebeplerinden biri de, insanların kent hayatının piyasaya hizmet eden yanıltıcı çokluktaki seçeneklerinin dışında, alternatif bir yaşamı ancak kentin dışında, “en baştan başlayarak” kurabildikleri gerçeği. Kentlerde arz edilen konutlar arasında tercih yapmakla, sıfırdan başlayarak bir hayat kurmanın gerektirdiği “ev yapma” ya da “ev kurma” pratiğinin arasındaki fark, insanların ne ölçüde kendi seçimleri doğrultusunda yaşayabildiğini tekrar gün yüzüne çıkartıyor.

Üretim ve tüketim sistemlerinin, öznelerin refahını ve sosyal, kültürel ve ruhsal tatminini gözetmeksizin birbirlerini beslediği, özneleri bu karşılıklı beslemenin birer aracı haline getirdiği kent yaşamına alternatif olarak kurgulanan yaşamlar gün geçtikçe artıyor. İster “sadeleşme”, ister “asketizm”, ister “minimalizm”, ister başka bir kelimeyle ifade edilsin, azla yetinmek ve ihtiyaçların otonom bir süreçte belirlenmesi insanlara bu yolda rehberlik ediyor. Belki de kendi hayat derinliğimize ulaşabilmemiz ve onu anlamlı kılabilmemiz için yegane yaşam biçimi “sıfırdan başlayabilen ve çok azla uzun süre idare edebilen modern bir "barbar" olmak” (Aureli, 2016, s.37).

NOTLAR
1 http://www.hurriyet.com.tr/gundem/istanbul-tarihinde-bir-ilk-goc-verdi-40632163, 30.03.2018
2 Aureli, P. V., (2016), Az Yeterlidir, Mimarlık ve Asketizm Üzerine, Lemis Yayın, Kağıthane, İstanbul, S.11.

Etiketler:

Ne düşünüyorsunuz?

0 yorum TARTIŞMAYA KATIL

İlgili İçerikler: