Türkiye’de Kentsel Muhalefet Alanı Olarak LGBTİ+ Hareketi ve Eylemliliğin Kırılma Noktaları

ÇAĞLAR ÖZBEK

Kentin Muhalif Yüzü köşesinde bu ay Çağlar Özbek, LGBT+'lerin mücadelesinin Beyoğlu özelindeki mekansallığını ve de kent hakkı eksenine uzanan ortak eylemliliklerini kaleme aldı.

Bugün sıklıkla duyduğumuz yeni toplumsal hareketler kavramı, geleneksel sivil toplumculuğun mevcut dünya düzenini tanımlamada yetersiz kalmasının bir sonucu olarak karşımıza çıktı. Günümüzde sivil toplumculuğu anlamak için referans olarak alınan “yeni toplumsal hareketler” terimi 1970’lerden itibaren kentsel, ekolojik, otoriter rejim karşıtı, kurumsal yapı karşıtı, feminist, ırkçılık karşıtı, etnik, bölgesel mücadeleler ya da cinsel azınlıkların mücadeleleri gibi oldukça farklı mücadele alanını bir araya toplamakta (Laclau ve Mouffe, 2008; Cohen, 1999) ve bu hareketlerin “yeni” sıfatıyla anılmaları, yeni tabiyet biçimlerini sorguluyor olmalarından kaynaklanmakta. Bu hareketler, tarihsel olarak kendisinden önce oluşan toplumsal hareketlerin (işçi sınıfı hareketi gibi) dışında farklı zeminlerdeki mücadeleleri tanımlamakta.

Yeni toplumsal hareketler, araçsal olmayıp evrensel konuları merkeze alan hareketler. Genel olarak tepki gösterdikleri konular belirli bir sosyal grubun çıkarının ötesinde “ahlaki” olanlar. Savaşın yarattığı mağduriyet, insan haklarının gündeme taşınması, çevre kirliliğinin yarattığı tahribat, kadına ve cinsel yönelimlere yönelik uygulanan şiddet gibi. Dahası bu hareketler devletten ziyade sivil topluma yönelik hareketlerdir. Devleti ele geçirmek yerine, kamuoyunu harekete geçirerek farkındalık yaratmak esas ilkedir (Lelandais, 2009). Zaten çağdaş toplumsal hareketlerin belki de en önemli özelliği, 1960 ve 1970’lerin radikal siyaset anlayışının dışında, ideolojik açıdan kapsayıcı bir tavır sergilemeleri. Bu kapsayıcılık, daha önce birbiriyle tanışmamış/karşılaşmamış muhalefet alanlarının kentsel muhalefet alanlarındaki ortaklıklarıyla sonuçlanmakta. Bu durum, hareketlerin kendi içinde uzun vadede politik bir uyumsuzluğa yol açacakmış gibi görünse de aslında sosyal ve kültürel hoşgörüyü deneyimlemelerine yol açmakta (Dirlik, 2008). Bununla birlikte söylenebilir ki, yeni toplumsal hareketler “kent temelli”, kenti merkeze alan hareketler olarak belirmekte. Yukarıda bahsi geçen ideolojik olarak kapsayıcı olan bu tavır genellikle kentin kapsayıcılığı içinde mümkün kılınıyor. Kentlerdeki heterojenlik, toplumsal hareketlerin kamusal alanlardaki varlığı için bir ön koşul gibi durmakta.

Bugün, yeni toplumsal hareketler içinde yer alan ekolojik, feminist, LGBT+ grupların, anti-militarist ve/veya hayvan hakları aktivistlerinin kentsel muhalefet alanından beslendiği ve bu alanı dönüştürdüğü görülüyor. Hareketlerin çoğu zaman ortaklaşan talepler etrafında örgütlenme deneyimleri, bir mekan olarak kentten beklentileriyle de şekilleniyor. Özellikle 8 Mart’larda düzenlenen feminist gece yürüyüşlerine LGBT+ hareketin desteği; 1 Mayıs’larda sadece işçi örgütlenmelerinin değil, diğer birçok aktivizm alanının da dahil olması bu ortaklığın en büyük görüntülerinden.

LGBT+ Alanında Eylemlilik Örnekleri ve Kentlerde Toplumsal Muhalefet Alanının Oluşması
Zengin (2014), İstanbul özelinde kent hakkının kadınlar, LGBTT’ler, Kürtler, Romanlar, engelliler ve göçmenler arasında demokratik bir şekilde paylaşılmadığını söyler. Kentsel yaşamın üretiminde egemen role sahip olan, dolayısıyla şehrin hakkını gasp edip tekelleştirmeye çalışan asıl aktör, heteroseksist, erkek, bazen bu şehirde yaşaması bile gerekmeyen Türk sermayedardır. Ancak kent hakkı mücadelesi hiç kuşkusuz sadece kapitalizm karşıtlığı üzerinden yapılamaz. Bu mücadele biçimi cinsiyeti, cinsel yönelimleri ve etnik kimliklerinden dolayı ezilen diğer kesimlerin kentle kuracağı ilişkinin demokratikleşmesini garantilemekten uzaktır ve hatta bu grupların mücadelesini yok sayıp sessizleştirme tehlikesi de vardır. Bu yüzden mücadeleyi ve mekanın oluşumunu cinsiyetten, cinsel yönelimlerden ve ötekileştirilmiş/marjinalleştirilmiş grupların mücadele deneyimlerinden bağımsız düşünmemek gerekir.

Kentlerde ve özellikle de İstanbul’da gelişen toplumsal muhalefet alanını, LGBT+’ler üzerinden okuyacaksak, bu tartışmaya bir semt olarak Beyoğlu damgasını vuracaktır. Abanoz Sokak’ta kurulan ilk resmi genelev ve bu genelevde trans kadınların da çalışıyor olması, Abanoz’un polis zoruyla kapatılmasının ardından buradan sürülen bazı trans kadınların Tarlabaşı ve Dolapdere’de çalışmaya başlaması, bu dönemde özellikle trans kadınların sürgüne maruz kalmaları ve bunu izleyen son süreçte Ülker Sokak’ta yaşanan TT’lere karşı polis ve sivil şiddeti, bu bölgeyi LGBT+’ler için ayrıcalıklı kılar. Dolayısıyla, trans kadınların yaşadıkları semtlerden ve şehirlerden koparılıp, kent haklarının cinsiyet kimlikleri ve cinsellikleri yüzünden ihlal edilmesini; devletin “yerinden etme” ve İstanbul’dan uzak şehirlere “sürgüne yollama” stratejilerini, trans kadınları ve geyleri toplumsal yaşamdan ve kentsel mekanlardan yok etme, onların bu alanlardaki görünürlüklerini silmek olarak okumak yanlış olmayacaktır (Zengin, 2014). Bu yok sayma/silme mücadelesinin akabinde LGBT+’ler özellikle büyük kentlerde çoğu zaman örgütlü birçok eylem gerçekleştirdiler.

LGBT+’lerin Türkiye’de kamusal alanda yaptığı ilk eylem, Taksim Gezi Parkı’nda 1987 yılında, 37 gey, travesti ve transseksüelin LGBT’lere yönelik tacizi protesto etmek amacıyla açlık grevi başlatmalarıdır (Kurbanoğlu, 2011). Kamusal alanda gerçekleştirilen bu “ilk” eylemden sonra LGBT+’ler 1990’lı yıllarda medya aracılığıyla “şiddetin kaynağı” olarak resmedilmişlerdir. Televizyonlar, bir taraftan gey şarkıcıları “eğlence” amaçlı programlarında “yüceltirken” diğer taraftan seks işçisi trans kadınlar haber programlarında “toplumun ahlakını bozan, şiddeti doğuran, fuhuş yapan, kenti tehlikeli hale getiren” olarak yansıtılmışlardır. 1990’lı yıllar bu anlamda görünürlüğü arttırmakla beraber medyanın çizdiği olumsuz tablo nedeniyle LGBT+’lere karşı toplumsal şiddetin de doruk noktasına ulaştığı yıllar olarak bilinmektedir. Bu dönemde Radikal Sol Yeşil Parti girişimi, Türkiye’de toplumsalın dışına itilmiş, marjinalleştirilmiş kimlikleri tek bir politik çatı altında toplama girişimiyle yola çıkmıştı. Bu girişimi de bir eylemlilik olarak okumanın mümkünlüğü ile beraber, girişimin uzun soluklu olmadığını da belirtmek gerekir.

1993 yılında İstanbul’da “Cinsel Özgürlük Etkinlikleri” adı altında ilki gerçekleştirilmeye çalışılan Onur Yürüyüşü, devlet tarafından engellenmiş ve yurtdışından destek için gelen birçok konuk sınır dışı edilmişti.

Cumhuriyet gazetesi 4 Temmuz 1993; kaynak: Bianet (Elif İnce, LGBTİ: Kaldırımın Altından Gökkuşağı Çıkıyor)

Bu ilk yürüyüşten 20 yıl sonra 2013’te, 50 bini aşkın kişinin İstiklal Caddesi’ndeki “Onur Yürüyüşü’ne katıldığı biliniyor. LGBT+ hareketin o dönemki söylemlerinde net bir şeklide ortaya çıkan kapsayıcı niteliği, birçok hareketin de bu yürüyüşe destek vermesini sağlamıştı. Gelinen noktada “Onur Yürüyüşü” sadece simgesel bir değer taşıyan eylem değil, öncesinde panellerin, atölyelerin, film gösterimlerinin, söyleşilerin düzenlendiği bir “kent etkinliği” olarak devam etmekte/etmeye çalışmakta. Hareketin 20 yıl sonraki bu başarısı hiç kuşkusuz İstanbul’un merkezi kabul edilen Taksim’de gerçekleşmiş olmasıyla anlam kazanır. Beyoğlu semt olarak, İstanbul’un en kozmopolit merkezlerinden birisi. İstanbul’da düzenlenen herhangi bir eylem ilk olarak Taksim Meydanı’yla eşleştirilir. Bu anlamda hem İstanbul hem de Beyoğlu LGBT+ gruplar için ayrı bir anlam taşır. Gerek eylemlilik ve örgütlenme açısından gerekse sosyal yaşam anlamında bu “mekan” LGBT+ gruplar için oldukça önemlidir.

Kaynak: Lubunya, Wikimedia Commons, https://commons.wikimedia.org/wiki/File:21._İstanbul_Onur_Yürüyüşü_Gay_Pride_(37).jpg

Yine 80’li yılların sonundan başlayarak 90’lı yıllarda yaşanan bir diğer olay da Türkiye’de LGBT+ hareketi için oldukça önemli bir dönüm noktası olarak durmaktadır. İstanbul Beyoğlu’nda yoğun olarak TT bireylerin yaşadığı Ülker Sokak’ta yaşanan sistematik şiddet, bu dönemde sıklıkla tartışılmıştır. Bu dönemde Ülker Sokak, Türkiye’deki travesti ve transseksüellerin alt-kültürel varoluşları açısından önemli mekânlardan biridir (Selek, 2007). Ancak 1996 Haziran’ında İstanbul’da gerçekleşen ve dünyadan birçok konuğun geldiği HABİTAT II (İstanbul II. Uluslararası İnsan Yerleşimleri Zirvesi) toplantısı nedeniyle bölgede yaşayan TT bireyler, sokakta yaşayan çocuklar, sokak hayvanları birer tehdit unsuru olarak görülmüş, bu nedenle sistematik bir “temizlik” süreci başlatılmıştır. Kentin “çöküntü alanı” olarak tabir edilen bu bölgenin, devletin kolluk güçleri yardımıyla boşaltılma girişimi, sonrasında kolluk güçlerinin yanında bazı ideolojilerin destekçileri yardımıyla farklı bir boyut kazanmıştır. Bu dönemde yaşanan şiddet olayları uzunca bir süre gündemde kalmış, bugünkü hareketin seyrini ve mücadele stratejilerini de belirlemesine yardımcı olmuştur.

LGBT+’ler kentin bu bölgesinden ayrılmamak için uzun mücadeleler vermişlerdir ve hatta vermektedirler. LGBT+’lerin ve özellikle de transların Beyoğlu’ndan ayrılmak istememelerinin nedenlerini Zengin (2014) şöyle sıralar: (1) yıllardır Beyoğlu üzerinden kurulan ilişkiler, bağlar ve müşteriler, eğlence ve gece hayatının yoğunluğu özellikle seks işçiliği yapan trans kadınların işlerini sürdürebilmeleri ve müşteri bulabilmeleri açısından avantaj sağlıyor. (2) Beyoğlu’nun yıllar içinde tahrip edilen kozmopolit yapısının, şehrin geneline kıyasla hala devam etmesi; burada alternatif yaşam, cinsellik, cinsiyet ve genel normun dışındaki bedenlere yönelik genel bir hoşgörünün varlığı ve (3) seks işçisi olsun ya da olmasın birçok trans kadının hem Beyoğlu caddelerinde hem de Beyoğlu’nda bir araya geldikleri bazı dernek, kafe ve sosyal merkezlerde kendilerini “evlerinde gibi” hissetmeleridir.

2001 yılında Kaos GL derneğinin Ankara’daki 1 Mayıs’a katılması da bir ilktir. Birçok sendika ve örgütle beraber bir LGBT+ örgütünün de yürümesi birçok tartışmaya yol açsa da hem LGBT+ aktivizmi hem de Türkiye sol hareketi için önemli bir gelişme olarak okunmuştur.

Türkiye’nin hem nüfus hem de ekonomik olarak üç büyük şehri olarak bilinen İstanbul, Ankara ve İzmir’in sivil toplumu besleyen, oluşturan ve destekleyen üç merkez olduğu bilinmektedir. Burada İstanbul’u merkezi konumu nedeniyle ayrı tutmakla birlikte, Ankara’nın başkent oluşu, sendikal ve politik eylemlerin kuvvetli olduğu bir merkez olması, Türkiye’nin önemli üniversitelerinin ve öğrenci gruplarının örgütlenmeleri anlamında dikkat çekmesi nedenleriyle de İstanbul kadar önem teşkil ettiğini belirtmek gerekmektedir.

Ankara ve İstanbul kentlerinde konuşlanmak, sivil toplum örgütü olmanın ya da bu yönde gelişmenin başlıca koşulu olmuştur. Bu kentlerdeki örgütlenme girişimleri, çoğunlukla gerek siyasetle, gerek özel sektörle üst düzey ve yakın ilişkiler içinde kurulmuştur ve gelişim süreçlerine de bu yakın ilişkiler damgasını vurmuştur. Bu coğrafi ayrıcalık aynı zamanda sıkı lobi çalışmaları yapma, ulusal düzeyde kamu kararlarını ve düzenlemelerini etkileme, kamuoyunca tanınırlığını artırma, uluslararası fonlara ulaşma, büyükşehir imkanlarının bir getirisi olarak uzmanlığını geliştirme ya da uzman insan kaynaklarına ulaşma, bilgiye erişme, insan kaynakları yaratma, böylelikle kurumsal olarak gelişme olanakları tanımaktadır (Öztürk, 2011). Ancak yine de burada, yukarıda bahsi geçen üç büyük kentin, yeni toplumsal hareketlerin “merkezi” olduğunun altını çizebiliriz. Yine de LGBT+ hareketi örneğinden yola çıkarak söylenebilir ki; Türkiye’de Diyarbakır, Mersin, Antalya, Van, Denizli gibi diğer şehirlerde de ve bununla beraber üniversite kampüsleri aracılığıyla birçok şehirde de LGBT+ örgütlenmesi mevcuttur.

2013 yılının Mayıs ayının son günlerinde başlayan “Gezi Parkı” olayları da LGBT+ aktivizmi için simgesel değer taşıyan eylemliliklerden biri olmuştur. Birçok grubun, örgütün, insiyatifin yer aldığı “Gezi Direnişi”nde LGBT+’lerin örgütlü mücadelesi, sonrasında hareketin içinde de sıklıkla tartışılmıştır. Direnişten sonra LGBT+ örgütlerin bazıları yazılı ve görsel medyada verdikleri demeçler ve röportajlarla, basın aracılığıyla örgütsel mücadelelerini anlatma imkânı bulmuşlardır. Bu eylemlilik biçimi, bütün LGBT+ örgütlerin tercih ettiği bir yol olmamakla birlikte, hareketin görünürlüğü açısından önemli bir adım olarak izlenmektedir (Özbek, 2016). Hareketin Gezi Parkıyla olan ilişkisi ise hiç kuşkusuz uzun bir tarihsel ilişkilenmenin ürünüdür. Bu anlamda kent üzerinde hak iddia etmenin ve kenti dönüştürmenin en önemli örneklerinden biri LGBT+ hareket ve Gezi ilişkisinde izlenebilir.

Bitirirken… Bütün bu tartışmalardan sivil toplum ve örgütlenme anlamında İstanbul’un Türkiye’nin merkezi olduğu gibi bir sonuç ortaya çıkabilir. Ancak burada üzerinde durulması gereken nokta, Türkiye’nin diğer şehirlerindeki ve hatta kasabalarındaki eylemlerin “daha az önemli” ya da “değersiz” olduğu değildir. Bilindiği gibi Bergama’da altın arama madenine karşı başlatılan harekette, bugün irili ufaklı birçok kasaba ve köyde maden arama ruhsatlarının iptal edilmesi için verilen mücadelede ve bunun gibi küçük yerleşim birimlerinde başlamış birçok harekette görüldüğü üzere, yereldeki muhalefet alanı da en az merkezdeki kadar etkili olmaktadır.

Ancak kent kültürü, kentin içinde yeşeren toplumsal muhalefeti de özellikle mekânları dolayısıyla yaratmakta/üretmekte ve geliştirmektedir. İstanbul başta olmak üzere Ankara ve İzmir gibi kentlerdeki kamusal alanların çokluğu, büyüklüğü ve/veya taşıdıkları simgesel değer, bu kentlerdeki toplumsal muhalefeti de yaratmaktadır. İnsan faktörünü hiçe saymamakla birlikte, bu kentlerin kent kültürünü deneyimleme biçimi ve muhalefet için gerekli kamusal alanların varlığı da oldukça önemlidir.

Aykaç’ın da (2020) iddia ettiği gibi, kentsel dayanışmanın en önemli motivasyonu çoğulcu, katılımcı bir örgütlenmeyle toplumsal sorunları yerinde çözmek şeklinde belirir. Bugün pandemi sürecine rağmen, Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinin, İstanbul Sözleşmesi’nin feshine karşı çıkan grupların, LGBT+ gruplarla olan kesişmesini, ortak mekanları üzerinde gerçekleştirdikleri eylemlilik örneklerini hepimiz yakından takip ediyoruz. Bu hiç kuşkusuz “diğer” aktivizm türlerinin de yeni toplumsal hareketler çatısı altındaki örgütlerle olan kesişimini bizlere gösteriyor. Bu kesişim, farklı örgütlenme deneyimlerini birbiri ile tanıştırırken, kentsel muhalefet alanını da beslemektedir.

Türkiye’de LGBT+ hareketin, önümüzdeki süreçte bu gibi kamusal eylemlerde, kent temelli toplumsal hareketlerde, kent ve yurttaşlık hakkını savunmaya devam edeceği anlaşılmakta. Hareketin kapsayıcılığı, birçok hareketle ilişkilenmesini sağlayabileceği gibi, kentle olan ilişkisini de yeniden üretecektir. Hangi alanda faaliyet gösterirse göstersin, aktivizmin ortaklaşması hem kentsel muhalefet alanını zenginleştirecek hem de hareketlerin demokratikleşme yolundaki gücünü arttıracaktır.

Kaynakça
Aykaç, Aslıhan (2020) “Bir Mücadele Alanı Olarak Kent ve Dayanışma Ekonomilerinin Sunduğu İmkanlar”, https://xxi.com.tr/i/dayanisma-ekonomilerinin-sundugu-imkanlar, Erişim tarihi: 05.04.2021.
Cohen, Jean (1999) “Strateji ya da Kimlik: Yeni Teorik Paradigmalar ve Sosyal Hareketler”, Yeni Sosyal Hareketler, der. K. Çayır, (109-130) içinde, İstanbul: Kaknüs Yayınları.
Direk, Zeynep (2013) “Gezi Olayı”, Kaos GL LGBT Kültür/Yaşam Dergisi, Eylül-Ekim, Sayı 132.
Dirlik, Arif (2008) “Pasifik Perspektifinde Toplumsal Hareketler: Çağdaş Radikal Siyasetin Soyağacı Üzerine Düşünceler”, Toplumsal Hareketler-Tarih, Teori ve Deneyim, der. Y. D. Çetinkaya, çev. G. Doğduaslan, (65-83) içinde, İstanbul: İletişim Yayınları.
Kurbanoğlu, Elçin (2011) “Türkiye’deki LGBTT Hareketinin Tarihi”, Homofobi Kimin Meselesi? (haz. A. Erol, N. Öztop), Ankara: Ayrıntı Basımevi.
Laclau, Ernesto, Chantal Mouffe (2008) Hegemonya ve Sosyalist Strateji-Radikal Demokratik Bir Politikaya Doğru, çev. A. Kardam, İstanbul: İletişim Yayınları.
Lelandais, Gülçin Erdi (2009) “Sosyal Hareketler Teorileri ve Küreselleşme”, Yeni Toplumsal Hareketler-Küreselleşme Çağında Toplumsal Muhalefet, haz. B. Çoban, (63-91) içinde, İstanbul: Kalkedon Yayınları.
Özbek, Çağlar (2016) “Kent Temelli Toplumsal Hareketler: LGBTİ Örgütlerinin Gezi Parkıyla İlişkilenmesi”, Kente Dair, (yay. haz.) M. S. Tümtaş, A. Dericioğulları Ergun, C. Ergun, (276-287), İstanbul: Bağlam Yayınları.
Öztürk, Serap (2011) “Çevre: Yerel ve Ulusal Mücadele Birleşirken”, Türkiye’de Hak Temelli Sivil Toplum Örgütleri: Sorunlar ve Çözüm Arayışları, Ankara: STGM Yayınları.
Selek, Pınar (2007) Maskeler, Süvariler, Gacılar, Ülker Sokak: Bir Alt Kültürün Dışlanma Mekanı, İstanbul: İstiklal Kitabevi.
Zengin, Aslı (2014) “Trans-Beyoğlu: Kentsel Dönüşüm, Şehir Hakkı ve Trans Kadınlar”, Yeni İstanbul Çalışmaları, haz. A. Bartu Candan, C. Özbay, İstanbul: Metis Yayınları.

Etiketler:

Ne düşünüyorsunuz?

0 yorum TARTIŞMAYA KATIL

İlgili İçerikler: