Bir Mücadele Alanı Olarak Kent ve Dayanışma Ekonomilerinin Sunduğu İmkanlar

ASLIHAN AYKAÇ

Neoliberal küreselleşme kentleri, kentlileri ve kentleşme süreçlerini köklü bir biçimde değiştirdi. Bu süreçte küresel kentler sermayenin, malların ve insanların artan hareketliliği içinde durak noktaları olarak öne çıktı (Sassen, 1991). Devlet küresel sermaye karşısında pazarlık gücünü ve politik kontrolünü kaybetti. Neoliberal küreselleşmenin kentteki toplumsal sonuçlarına bakıldığında öncelikle değişen üretim alanlarıyla birlikte kentli nüfus profili de değişime uğradı. Sanayinin kent merkezinden kentin dışına, sanayi bölgelerine ve kentin çeperine taşınması, buna karşılık kent merkezine genellikle ticaret ve finans sektörlerinin yerleşmesi, kentin mavi yakalı profilini ortadan kaldırıp onların yerine kentli orta sınıf olarak nitelenen beyaz yakalıları getirdi. Bu beyaz yakalı çalışan kesimi, mavi yakalılara kıyasla daha eğitimli, yaşam tarzı konusunda daha seçici, hem politik hem de ekonomik anlamda liberal bir profil sergiliyordu. İkinci bir dönüşüm, neoliberal politikalarla birlikte devletin giderek küçülmesi, özelleştirmelerle birlikte kamu sektöründeki istihdamın azalması, memur kesimin orta direk hayatının da kentte barınacak yer bulamaması oldu. Üçüncü olarak, neoliberal ekonominin neden olduğu ekonomik eşitsizlik, kır kent arasındaki ekonomik uçurumun artması ve gelir dağılımındaki dengesizlik kırdan kente göçü besledi. Mike Davis, bu durumu anlatırken kentlerin genişleyerek çevrelerindeki kırı yuttuğunu, insanların kente değil, kentlerin insanlara göç ettiğini vurgular (Davis, 2007: 23). Ancak buradaki temel sorun yeni gelen göçmenlerin kentte buldukları istihdam olanaklarına rağmen sınıfsal konumlarının değişmemesi oldu. Dolayısıyla göçle birlikte eşitsizliğin ötesinde yoksulluk, sefalet ve sosyal dışlanma arttı. Türkiye’de bu göç sürecinin bir de etnik boyutu var. Neoliberal ekonomi politikalarının Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerindeki çatışma ile eş zamanlı olması, bu bölgelerden yoğun bir Kürt göçünün Batı illerine yönelmesine neden oldu. Son olarak, küresel düzeyde artan eşitsizlik ve bölgesel çatışmalar birçok yerde yeni göç dalgalarına yol açtı. Türkiye bir taraftan Afganistan, Pakistan gibi Asya ülkelerinden, diğer taraftan Afrika ülkelerinden ve en büyük grup olarak da Suriye’den birçok göçmenin hem geçiş noktası hem de yeni yaşam alanı haline geldi. Küresel göçmenlerin hareketliliği fazla olsa da azımsanmayacak bir kesimi de büyük kentlerde yerleşik hayata geçiyor ve bir hayat mücadelesi veriyor.

Neoliberal kentin toplumsal yapısında çok katmanlı ve katmanların arasında giderek daha fazla açıklık gördüğümüz bir sınıflı toplum yapısı baskın. İkinci olarak kent nüfusunun etnik kompozisyonu ulus-devletin hakim olduğu önceki döneme kıyasla çok daha kozmopolit. Bir taraftan iç göçle gelen etnik gruplar, diğer taraftan dış göçle gelen farklı ırk, etnisite ya da dini gruplara mensup insanlar kentte yer edinmeye çalışıyor. Ekonomik olarak kabaca bir etnik işbölümünden söz etmek mümkün, belli gruplar belli işkollarında çalışıyor. Üçüncü bir grup ise özellikle 2000’lerden sonra görünürlük ve haklar konusunda kazanımlar elde eden LGBT+ bireyler. Sıklıkla ekonomik ekinlikleri kısıtlanan, ayrımcılığa uğrayan bu kesim de kentin merkezinde yer alsa da mekansal olarak çevrelenmiş, büyük ölçüde gettolaşmış alanlarda var olmaya çalışıyor.

Bu sürecin mekansal yansımaları bir taraftan soylulaştırma, diğer taraftan gettolaştırma ile kendini gösterdi. Bu süreçler kentin hem merkezinde hem de çeperinde gerçekleşmesi nedeniyle mekanın sınıfsal ve toplumsal dinamiklere dayalı örüntüsünü karmaşıklaştırdı. Mekansal dönüşümün bir başka boyutu kent ve kır ayrımında görüldü. Kentlerin kontrolsüz bir biçimde genişlemesi, kenti besleyen tarımsal alanların ve küçük yerleşimlerin de kent tarafından yutulmasına neden oldu. Kentin kıra doğru yayılması ve kırdan kente göç kentte kır, kırdaysa kent özelliklerinin görünür olmasına neden oldu (Davis, 2007). Dünya piyasalarındaki aşırı finansallaşma, endüstriyel üretimin geleneksel ekonomik faaliyetleri ortadan kaldıracak ölçüde yaygınlaşması, uluslararası ticaretin artan hacmiyle beraber içeriğinin de çeşitlenmesi, genel olarak yerel ekonomileri ve özellikle tarım ekonomisini ekonomik ilişkilerin dışına itti.

Kentteki Çatışmanın Cepheleri ve Dayanışma Seçenekleri
Neoliberal küreselleşmeyle birlikte kentlerin bir marka değeri haline gelmesi ve kent yaşamına dair çeşitli bileşenlerin metalaşarak kendilerine has piyasalar yaratması kentteki çatışmayı derinleştirdi. Kent ekonomisindeki döngüden nemalanmak isteyen sermaye sahipleri ile kapitalist birikim döngüsünün çarklarında ezilen "ötekiler" arasındaki tarihsel çatışma artan eşitsizlik, yoksulluk, yoksunluk ve sefalet nedeniyle daha da derinleşti. Gülşen İşeri, Türkiye’de üç büyük şehirde kentsel dönüşümün gerçekleştiği mahalleler üzerine yaptığı araştırmalarda yoksulluk ve sosyal dışlanma gibi pek çok toplumsal sorunu gözler önüne serer (İşeri, 2010). Bu mahallelerdeki direniş ve örgütlenme, kent hakkı ve kent yurttaşlığı etrafında örgütlenmiş gibi görünse de daha geniş bir çerçevede ülkedeki sınıfsal ve kültürel kırılmaların bir temsilidir. Bu ana hatların kendi içinde de başka tür çatışmaları gözlemlemek mümkün. Örneğin, seküler sermaye ile İslami sermaye arasındaki rekabet ilişkisi, ikinci ya da üçüncü kuşak göçmenlerle yeni gelenler arasındaki çatışma, hemşehrilik temelinde ortaya çıkan ilksel (primordial) bağlardan kaynaklanan kümelenmeler de yeni cepheler oluşturdu. Son olarak, son on yılda küresel göçün ivmelenmesine bağlı olarak metropollerde uluslararası göçmenlerin artması, özellikle "ötekiler" -yani hem sınıfsal hem de kimlik temelli olarak ayrımcılığa ve sosyal dışlanmaya maruz kalanlar- arasında yeni bir bölünme hattı yarattı.

Kentsel çatışmanın ana temalarına bakmak gerekirse, artan toplumsal eşitsizliğin en somut görüntüsü sınıf çatışması biçiminde oldu. Bu sınıf çatışması, soylulaştırma ve gettolaştırma süreçleriyle mekansal olarak daha da belirginleşti. Orta sınıfların yaşam biçimleri, tüketim alışkanlıkları, mekanı kullanma biçimleri burjuva sınıfı kadar ayrışmış olmasa da emekçi kesimlerden, göçmenlerden ve etnik gruplardan belirgin bir biçimde ayrıldı. Bu durum yerel yönetimlerin merkezi yönetimle çatışmamak adına marka kent algısını yurttaşların kent hakkına öncelediği bir siyasi yapıyla desteklendi. Bunun dışında kentlerin kozmopolit yapısına bağlı olarak kültürel bir çatışmadan da söz etmek mümkün. Bu kültürel çatışma sınıf çatışmasından bağımsız değil, çoğu zaman sınıf, toplumsal cinsiyet ve ideolojik çatışmalarla çakışan, kesişimsel bir niteliğe sahip. Son olarak, kentteki çatışmanın en önemli hatlarından biri ideolojik çatışmalar. Bu durum, Türkiye’de son yirmi yılda görülen politik konsolidasyonun ve çoğulcu bir demokrasi yerine ikili zıtlığa dayalı bir politik mücadelenin yansıması olarak kendini gösteriyor. Siyasi arenada belirginleşen "biz ve onlar" ayrımı kent siyasetine de nüfuz ediyor.

Bu tematik fay hattında kentsel mücadelede öne çıkan talepler genel olarak kent hakkı kavramıyla ifade edilen, kent yurttaşlığından kaynaklanan haklarla ifade edildi. Kentte barınma sorununun çözülmesi, altyapının kentteki farklı kesimler tarafından erişilebilir olması, yerel yönetimlerin hizmetlerinin sosyal içerme prensiplerine uygun bir biçimde düzenlenmesi, katılımcı ve demokratik yönetim talepleri bu genel taleplerin başlıcalarıydı. Ancak bu noktada David Harvey asıl talep edilmesi gerekenin artı değerin üretimi ve kullanımı üzerinde daha fazla kontrol olması gerektiğini vurguluyor. Harvey’e göre mesele yalnızca kaynakların etkin kullanımına dayalı basit bir bölüşüm talebi değil. Devletin hala kapitalist bir devlet olması, popüler demokratik denetim olmadan etkin bir bölüşümü hayata geçirmesine engel oluyor. Bu nedenle çevre, barınma ya da göçmenlerle ilgili talepler geçerli olsa da sorunun kökenine odaklanmıyor (Harvey, 2013). Manuel Castells’e göre kentsel hareketler, gecekondu hareketleri ya da orta sınıf hareketleri olsa da üç temel talebi içerir: kolektif tüketim, kültürel kimlik, siyasi özyönetim (1983). Yalnızca bu üçünü de içerdikleri durumlarda sosyal dönüşüm yaratırlar, bu bağlamda kapitalizme, devlet denetimine ve bilgi akışlarının hakimiyetine muhaliftirler. Bunun ötesinde örneğin Jay Walljasper, müştereklerin geri kazanımı ve sürdürülebilir kentsel modellere odaklanır ve kapitalizmin temelini oluşturan mülkiyet ilişkilerini kamu yararına olacak biçimde geri çevirmenin yollarını arar (2011). Bu arayışta kamusal alanın genişletilmesi ve kitlelerin kullanımına açılması önemli bir alternatif olarak öne çıkar.

Dayanışma ekonomileri neoliberal küreselleşme sürecinde piyasanın sınırsız genişlemesine karşılık devletin ekonomik ve sosyal politika işlevlerini kaybetmesi ve çoğulcu demokrasi pratiğinin aksaması sonucu örgütsel bir alternatif olarak öne çıktı. Dayanışma ekonomileri, sorunların çözümü ve taleplerin karşılanması için piyasaya ve devlete yönelik stratejiler yerine, tabandan gelen ve yerinde örgütlenmeyle sorunların çıktığı bağlamda mevcut insani ve doğal kaynaklarla çözümünü öngörüyor (Aykaç, 2018). Bu stratejik dönüşüm piyasa ve sermaye bağımlılığını, aynı zamanda patrimonyal siyaseti ve buna dayalı devletle zorunlu pazarlık durumunu reddediyor.

Kadıköy Kooperatifi üreticiyle tüketiciyi aracısız bir biçimde buluşturmayı hedefleyen, kentsel dayanışmanın başarılı örneklerinden biri; fotoğraf: Kadıköy Koop

Dayanışma ekonomilerinin en dikkat çekici boyutu alternatif bir ekonomik alan yaratarak katılımcılara piyasa bağımlılığını kırma imkanı tanıması. Üretici ve tüketici kooperatifleri, gıda toplulukları, topluluk destekli tarım pratikleri, serbest çalışanlar (freelance) arasındaki dayanışma örnekleri piyasa-dışı ve devlet-dışı ekonomik faaliyetlerin örgütlenmesi için başarılı örnekler. Kadıköy Kooperatifi, bir tüketici kooperatifi olarak üreticilerle tüketicileri doğrudan birbirine bağlıyor. Kooperatifin temel ilkeleri, küçük üreticilerle aracısız çalışmak, üretim ve tüketim süreçlerinde karşılıklılık, kolektif çalışma ve paylaşım, ekolojik-toplumsal ilişkiler ve toplumsal dayanışma olarak öne çıkıyor (Kadıköy Kooperatifi, 2020). Kadıköy kooperatifi gıda tedarik zincirlerinin hem üretici hem de tüketici üzerindeki hakimiyetini kırarak alternatif bir ekonomik alan yaratıyor. Bu ilkeler ve işlev dayanışma ekonomilerinin yerelden örgütlenme, piyasa ve devlete bağımlı olmadan ekonomik varlık gösterme ve toplumsal değeri yeniden düşünme amaçlarıyla örtüşüyor. Kentin farklı kesimlerinde görülen ekolojik pazarlar, sayıları giderek artan ikinci el pazarları, sosyal medya üzerinden örgütlenen takas grupları da tüketim ve bölüşüm ilişkilerini piyasanın dışına taşıyan alternatif ekonomik alanlar. Yalnızca İstanbul’da değil, Türkiye’nin birçok kentinde üreticilerle tüketiciler arasında bir bağ kurmaya çalışan gıda toplulukları var. Bu topluluklar her zaman formel biçimde örgütlenmiş olmasa da gönüllü katılımcıların motivasyonu sayesinde kalıcı ilişkiler kurabiliyor ve bunları kolektif bir biçimde sürdürebiliyorlar. Ankara’da 100. Yıl Gıda Topluluğu, İzmir’de BİTOT, Antalya’da Antalya Gıda Topluluğu yalnızca üreticiyle tüketiciyi buluşturmak için değil, aynı zamanda bilgi aktarımı için de faaliyet gösteren gruplar. Türkiye’de yaygın olmasa da zaman bankaları, yani değişim ve takas ilişkilerini bir zaman birimi üzerinden örgütleyen ilişkiler ya da yerel para birimleri de dayanışmanın piyasa-dışı başka boyutlarını temsil ediyor.

Alternatif ekonomik arayışlar geleneksel ekonomi pratiklerini dönüştürmek, işbölümünü etkinlik yerine sosyal hedeflere uygun biçimde örgütlemek için yeni bir düşünme biçimi ortaya koyuyor. Dayanışma ekonomileri yalnızca geleneksel sektörlerde ya da imalata yönelik alanlarda görülmüyor, teknoloji yoğun alanlarda ya da kültür-sanat alanında da örgütlenmeler var. Yazılım sektöründe serbest çalışanları bir araya getiren Ofissizler, teknoloji yoğun alanlardaki örgütlenme için önemli bir örnek. Ofissizler, isminden de anlaşılacağı gibi, tam zamanlı ve düzenli olarak bir şirket bünyesinde çalışmayan, ancak serbest olarak kısa süreli sözleşmelerle işletme hizmetleri alanında çalışan bir kesimi kapsıyor. Sıklıkla uluslararası kahve zincirlerinde bilgisayar başında gördüğümüz bu kesim, yalnızca bir ofisten değil, aynı zamanda iş güvencesinden ve gelir güvencesinden de yoksun. Bir dayanışma ağı biçiminde örgütlenen Ofissizler, iş güvencesi taleplerine yönelik hukuki çalışmalar, serbest çalışanlar arasında deneyim ve bilgi paylaşımı ve güvencesizliğe karşı dayanışma temelli üretim biçimleri hedeflemekte, yükselmekte olan bir sektörde çalışanların talepleri üzerinden örgütlenen bir emek örgütü olarak da işlev görmekte (Ofissizler, 2020). Yakın zamanda kurulan Yayıncılar Kooperatifi ve Tiyatrocular Kooperatifi de benzer dayanışma prensipleriyle örgütlenmekte ve piyasa baskısına karşı direniş göstermekte.

Ofissizler, emek dayanışması için geleneksel tanımları aşan ve sayıları giderek artan serbest çalışanlara destek sunan bir dayanışma ağı; fotoğraf: Ofissizler

Dayanışma ekonomilerinin kapsamı yalnızca üretim ve bölüşüm temelli bir maddi kurguyla sınırlı değil. Aynı zamanda dezavantajlı grupların söz hakkını, sosyal dışlamaya maruz kalan ve formel yapılar içinde temsil edilmeyen göçmenler, kadınlar, gençler, eşcinseller gibi farklı grupların taleplerini de kapsıyor. Bu anlamda David Harvey’nin de vurguladığı popüler demokratik denetim, ya da Castells’in dile getirdiği siyasi özyönetim unsurlarını da içeriyor. Kentlerde mahalle örgütlenmeleri, yeşil alanların korunmasına ya da yeniden kullanıma açılmasına yönelik taleplerin örgütlenmesi, kentsel dönüşüme yönelik direnişler, soylulaştırmanın hedefindeki kent sakinlerinin mücadeleleri dayanışmanın maddi boyutundan çok karar alma süreçlerine ve güç ilişkilerine nüfuz etmeye yönelik çabalar. Gezi dayanışması başlangıçta bir parkın korunmasına yönelik çevre temelli bir motivasyonla ortaya çıksa da zamanla İstanbul’da ve Türkiye’deki başka kentlerde muhalif kesimlerin politik taleplerini dile getiren bir harekete dönüştü. Daha yerel düzeyde Validebağ Korusu direnişi ve Yedikule Bostanları direnişi de kent hakkı temelinde ortaya çıkan dayanışma örnekleri oldu. Örneğin, eğitim alanında faaliyet gösteren Veli-Der gibi dernekler kamusal eğitimdeki sıkıntılara ve eğitim alanındaki özelleştirmelerin neden olduğu eşitsizliğe karşı mücadele veriyor.

Bugünkü Dayanışmayı Daha Önceki Biçimlerden Ayıran Ne?
Geleneksel dayanışma mekanizmaları tarihsel olarak ulusal kalkınmacılık sürecinde daha çok kırsal kesimde tarımsal üretimin sürekliliğini sağlamak ve kırsal yaşamın zorluklarını kolektif bir biçimde aşmak hedefleriyle ortaya çıktı. Ağırlıklı olarak enformel ilişkilere ve yerelde görülen akrabalık ya da hemşehrilik bağları üzerine inşa edilen bu yapılar, devletin modernleşme ideolojisi çerçevesinde merkezi yönetim tarafından da desteklendi. Milli kooperatifçilik akımı, Köy Kanunu, Köy Enstitüleri gibi yapılar bu geleneksel dayanışma mekanizmalarını destekleyen kurumsal çabalar olarak öne çıktı. Dolayısıyla daha önceki dönemlerde görülen geleneksel dayanışma mekanizmaları devlet politikalarına ya da piyasa mekanizmalarına alternatif olarak değil, onların işleyişini kolaylaştırmak için gelişti. Bu gelişme özerk bir biçimde taban örgütlenmesinden çok, kurumsal motivasyonun sonucu olarak gelişti. Bu nedenle kolektif üretim, özerklik, katılımcılık ya da demokratik karar alma süreçleri gibi ilkeler geleneksel bağlara dayalı yapılarda içselleştirilmedi.

İçinde bulunduğumuz neoliberal küreselleşme sürecinde ortaya çıkan dayanışma ekonomileri, öncelikle hem devletin ekonomi politikalarındaki yanlılığından ve sosyal politika alanındaki gerilemesinden dolayı devlete karşı, hem de metalaşmanın genişleyen sınırları ve emek sömürüsünden dolayı piyasaya karşı bir alternatif olarak örgütleniyor. Bu anlamda bir önceki döneme kıyasla tabanı daha fazla temsil eden özerk yapılar. Dayanışma ekonomileri farklı talepleri tek bir çatı altında buluşturan esnek ve lidersiz yapılar. Hemşehrilik veya aile bağları gibi unsurlar yerine sınıfsal konum, kimlik siyaseti ve kültürel talepler bu hareketlerin örgütlenmesinde daha büyük bir yer tutuyor. Dolayısıyla bugün dayanışma ekonomilerinin bir parçası olan bireylerin kesişimsel kimlikleri temsil ettiği gözlemleniyor.

Bugün kentlerde geleneksel dayanışma ağları ve dayanışma ekonomileri birçok farklı toplumsal örgütlenmeyle birlikte varlık gösteriyor. Bireylerin bu tür ağ ilişkilerinin bir parçası olmasına yönelik motivasyonları ne tür kimlik mücadelelerine maruz kaldıklarıyla, sınıfsal konumlarıyla ve talep ettikleri yaşam tarzıyla doğrudan ilişkili. Bu anlamda büyük bir çeşitlilik olduğu söylenebilir. Bu çeşitlilik talepler arasında bir rekabete yol açabilir ve işbirliklerini zorlaştırabilir. Ancak neoliberalizmin yarattığı eşitsizlik ve ulus-devletin gerilemesi karşısında artan dayanışma alternatifleri, kitlelerin yeni bir uygarlık modeli inşa etmesinde önemli bir yapısal unsur olmaya aday görünüyor.

Kentteki Dayanışma Diğer Örneklerden Nasıl Farklı?
Kentteki dayanışmanın özgünlüğünü anlamak için kenti bir taraftan kırdaki toplumsal dinamiklere karşı, diğer taraftan da ulusal düzeyde örgütlenecek dayanışma ilişkilerine karşı konumlandırarak kıyaslama yapmak gerek. Kırdaki toplumsal dayanışma, tarım ekonomisindeki geleneksel üretim ilişkilerine ve akrabalık ilişkilerine dayalı olarak şekillenirken maddi temellerin sürdürülmesini hedefler, ancak toplumsal değerleri yeniden inşa edecek dönüşümcü bir yaklaşımdan yoksundur. Ulusal düzeydeki dayanışma, çoğu zaman sivil toplum alanında kurumsallaşmış örgütler ve bunların içinde yer aldığı dayanışma ağlarıyla şekillenir. Ancak ulusal düzey, yerelin özgünlüğünü temsil etmeye ve yereldeki çeşitliliğe uygun bir gündem belirlemeye yönelik pratik koşullardan yoksundur. Kentteki dayanışma, kırdaki dayanışmanın geleneksel bağlarını ve ulusal dayanışmanın farklılıkları göz ardı eden genel yaklaşımını aşabilmesi nedeniyle etkin bir örgütlenme ölçeği olarak öne çıkar.

Kentsel dayanışma, yaşam tarzı siyasetiyle uyumlu olarak farklı talepleri bir çatı altında buluşturan, katılımcılarına maddi bir getiri sağlamanın ötesinde farklı bir yaşam alanı inşa etme seçeneği sunar. Kentsel dayanışmanın katılımcıları sıklıkla orta sınıf, eğitim ve iş deneyimi daha fazla, beyaz yakalı ya da en azından beyaz yaka deneyimi olan bir profil sergiler. Bu anlamda kentsel dayanışmanın katılımcıları neoliberal politikaların ezici etkisinin, devletin sosyal güvenlik ağlarındaki geri çekilmenin farkında olan bir politik bilince sahiptir. Bu politik bilinç, ana akım siyasi mekanizmalar içinde veya formel yapılarda örgütlenmek yerine, doğrudan katılımın mümkün olduğu, esnek ve lidersiz yapılar içinde kendini ifade eder. Mahalle dayanışmaları, forumlar, sosyal medya grupları kent dayanışmasının örgütsel formları olarak öne çıkar.

Kentte öne çıkan dayanışma alanları piyasanın dayattığı maddi uygarlığın derin bir sorgulaması sonucu ortaya çıkıyor ve katılımcıları piyasa-dışı ekonomik varoluş olasılıklarını sorgulamaya itiyor. Kentsel dayanışmanın tek motivasyonu üretim ve bölüşüm değil, bunlarla beraber çoğulcu, katılımcı bir örgütlenmeyle toplumsal sorunları yerinde çözmek. Bürokrasiden bağımsız olmaları nedeniyle ulusal düzey örgütlenmelerinden daha esnek ve kolayca uyarlanabilir durumdalar.

Dayanışma ekonomileri dünyada ve Türkiye’de sistemik sorunlara ve ana akım örgütsel modellere alternatif olarak önem kazanıyor, ancak bu durum sorunsuz bir dönüşüm olduğu anlamına gelmiyor. Dayanışma ekonomilerine yönelik en önemli zorluk, bu tür örgütlenmelerin yapısal bir boyut kazanması ve kitleselleşmesiyle ilgili. İkinci bir sorun örgütlenme geleneğinden yoksun ve geleneksel siyaset yapma biçimlerinin hakim olduğu toplumlarda katılımcı demokrasi prensiplerinin yürütülmesine odaklanıyor. Dayanışma ekonomileri, sorunları yerel emeği ve yerel kaynakları kullanarak yerinde çözmeyi hedeflemesi nedeniyle katılımcı demokrasi için en etkin örgütlenme düzeyini sunuyor. Örgütlenme sürecinde yalnızca fiziksel mekanı değil, aynı zamanda sanal ortamı da kullanarak bilgi ağları üzerinden kendine alan açıyor. Fiziksel mekanla sanal mekanı birlikte kullanabilen bu yenilikçi yaklaşım, toplumsal örgütlenmenin dönüşümünde gelecek vaat ediyor. Kentsel dayanışma pratiklerine bakıldığında kentin demografik yapısı ve bu demografinin mekansal dağılımı dayanışma pratiklerinde bölünmelere, ayrışmalara yol açıyor. Küresel piyasaların ve ulus-devletin geleceğinin belirsizliği göz önüne alındığında, kentteki dayanışmayı yoğunlaştırma olasılıkları daha fazla ilgiyi hak ediyor.

Kaynakça
Aykaç, Aslıhan, Dayanışma Ekonomileri, Metis Yayınları, 2018.

Castells, Manuel, The City and the Grassroots: A Cross-Cultural Theory of Urban Social Movements, University of California Press, 1983.

Davis, Mike, Gecekondu Gezegeni, Metis Yayınları, 2007.

Harvey, David, Asi Şehirler, Metis Yayınları, 2013.

İşeri, Gülşen, Metropol Sürgünleri: Denize Ekmek Banıp Yiyenlerin Hikayesi, Su Yayınları, 2010.

Kadıköy Kooperatifi, İlkelerimiz, https://www.kadikoykoop.org/hakkimizda/, erişim tarihi 6.4.2020.

Ofissizler, Ofissizler kimdir?, https://ofissizler.com/kimdir/, erişim tarihi 6.4.2020.

Sassen, Saskia, The Global City: New York, London, Tokyo, Princeton University Press, 1991.

Walljasper, Jay, The Struggle for the Commons, The Nation, 27.9.2011, https://www.thenation.com/article/archive/struggle-commons/, erişim tarihi 7.4.2020.

Etiketler:

Ne düşünüyorsunuz?

0 yorum TARTIŞMAYA KATIL

İlgili İçerikler: