Meteora’da: Varlaam Manastırı’nın Kısa Tarihi

LEVENT ŞENTÜRK

Dağcılar “zirve yapar”; bir zirveden diğerine yönelirler. Ama hiçbiri tırmandığı zirvelerden birine yerleşmeyi aklından geçirmez. Meteora’daki “kolon-dağlar”ın zirvelerine bin yıl önce tırmanan ilk münzeviler bunun tersini yaptı: “Münzevihanelerde”, hermitajlarda, oyuk ve mağaralarda yıllarca yaşadılar, dünyadan el etek çektiler. İlk sofuların Teselya’nın kuzeybatısındaki1 Meteora’ya 11. yüzyılda yerleştikleri söylenir. Bununla birlikte, taşı oyup nişlerinde mesken tutmanın buradaki geçmişi, Hristiyanlık’tan çok daha öncesine dayanıyor olsa gerek.

Coğrafyanın kuşkusuz büyük bir çekim gücü var; inziva için neden Meteora’nın seçildiğini kestirmek zor değil. Yine de, çıplak bir kayaya nasıl yerleşilir ki?

Havayı ve yerçekimini saymazsak, en temel hayati koşulların bile mevcut olmadığı bir topoğrafya söz konusu. Gerçi, hava akımlarının şiddetini ve yerçekiminin ölümcül düşüşler için pusudaki bekleyişini düşününce, hali hazırdaki iki koşulun da pek dost canlısı olduğu söylenemez.

kalambaka'dan meteora (fotoğraflar: levent şentürk)
aziz nikolaus manastırı
kalambaka'dan meteora
büyük meteoron manastırı
rousanou manastırı
varlaam manastırı

Kayalarda yaşamak için satıhlar oluşturmak, sonra bunları hacimselleştirip yalıtmak gerek. Hermitajlar, mevcut bir oyuğun kullanılması, yenilerinin açılması, oyukların birbirine tünellerle bağlanması, mevcut bir oyuğun önüne ahşap konsollar eklenerek alan yaratılmasıyla oluşmuş. Daha kapsamlı mimari müdahaleler, doğal bir yarığa dolgu yoluyla istinat duvarlarının eklenmesi, nişin önüne taş duvar örülmesi; giderek, kayanın yüzeylerine ya da zirvesine bir yapının ya da yapılar grubunun inşa edilmesi biçiminde gelişmiş. Hermitajlarla şapelleri ve kiliseleri aynı kefeye koyamayız; sadece ölçek bakımından değil, paradigma bakımından da. (Bu noktaya döneceğim)

Dünyadan el etek çekmek için bu “sütun-kayalara” sığınıldığı söylense de, bu gerekçenin ele gelir hiçbir izahı yok. Hayatı idame ettirmek için dört temel “malzeme” ya da koşul gerek ki bunlardan hiçbiri Meteora’nın taş dikitlerinde mevcut değil: Nasıl su temin edilecek? Nasıl zemin teşkil edilecek? Nasıl ısınılacak? Ve son olarak, topraktan gelen her şey nasıl var edilecek? Bilindiği gibi, gündelik bedensel rutinin asgari koşullarını temin edebilmek için kararlı bir iklimsel ortama eşlik eden bir hareket alanıyla birlikte, besin hazırlığı, tüketimi, saklanması ve sindirimin sonuçları için karmaşık bir mekansal program düzenine ihtiyaç var. Bedenin idamesi için temizliğe dair mekansal gereksinimleri elbette buna dahil etmek gerek.

Dünyadan el etek çekmek, ağır bedelleri de beraberinde getirmiş olsa gerek. Münzeviliğe ayrılacak kısa ve huzurlu bir süreye karşılık, münzevi mevziin tahkimatına vakfedilecek devasa bir zaman dilimi. İnzivaya çekilmek, kendini toplumsal koşullardan yalıtmak, o toplumsal koşulları yeniden yaratmaktan ve kişiselleştirmekten geçiyor. Açmaz şu ki, Meteora’da inzivaya çekilebilmek için, sıradan birinin dünya işlerine ayırdığı zamanın çok daha fazlasını, dünyevi ihtiyaçlar için disiplinle ayırmak gerekli. Suyla başlayalım; bir grup erkek bir kaya sütununda yaşamaya karar verdiğinde, bu grubun içme ve kullanma suyunu yerden 140 ila 350 metre yukarıya ulaştırmak için tek yol, suyu iple yukarı çekmek. Hantal “vrizoni”lerle, insan gücüyle tüm ihtiyaçlarını yüzyıllar boyunca yukarıya ulaştırmışlar.

Uç koşul, saf hedef, imkansız adres ya da pür metafizik gibi olguların, toplumsallıktan arî olduğunu düşünmek saflık olur. Dini hiyerarşide en altta kalan hizmetkarlar ve tümüyle eril bir dinî egemenliğin hükmü olmasaydı, gizemli manastır imgesi yaratılabilir miydi? Ülküsel girişimin koşullarından biri de din için ayrılmış sermayedir. Meteora’nın manastırları, din adamlarının ayrıcalıklı statüsünü iyice göklere çıkartıp erişilmez kılmakta büyük role sahipti.

Yukarıya tüm ihtiyaçlar alınabilirdi; hareket ve gezinti hariç. Bu nedenle, herkesin aralıklarla inip, yeniden çıkması kaçınılmazdı. İp asansörü vrizoni, bu nedenle diğerlerini bedensel yöntemlerle taşımak için dev bir enerji kaybıyla işletilmeye devam etmiştir.

İnzivayla mimari görkem kadar birbiriyle çelişen iki şey olamaz. Münzevi, dünyanın, dünyasının içinde kaybolur, dünyayla birleşir; dünyaya karışarak kendini unutmaya yaklaşır. Ama bir mabedin görkemi, insanların bakışıyla tanrının bakışını aynı yere çekmek için yapılmıştır adeta.

Agoritsas, 14. yüzyılın ilk yarısında, Athos Dağı'ndaki manastırlarda rahiplik yapan din adamlarının Meteora’ya gelişinin önemli bir eşik olduğunun altını çizer. Agoritsas, sonraki süreçte, 1366’da bir “protos”un, Meteora’daki tüm manastırlar arasında ilk defa “hegumen” unvanını kazandığını da aktarır. Bu yönetsel unvan, erken Hristiyanlıktan beri hüküm süren bireysel münzevilikten kurumsal münzeviliğe geçişte tarihsel bir eşiği temsil etmekte. Osmanlı’nın Athos saldırılarından kaçarak kurtulanlar arasında, Gregorius ve tilmizi St. Athanasius bunların en tanınmışlarıdır.

Kökeni Mısır’daki erken Arami Hıristiyanlığına dayandırılan “eremit” manastır tarzı, bireyin asgari gereksinimi çerçevesinde minimal bir mekansallığa dayanırken, “senobit” tipi manastır, geç Ortaçağ İtalya’sına ve kışla tipi sosyal hiyerarşiye dayandırılır. Athanasius, Meteora’nın en gelişkin manastırı haline gelen Büyük Meteoron’un kurucusudur. Tekil (“eremit”) münzeviliğin yerine sosyal manastırcılığın (“senobit”) geçişinin habercisidir bu. Meteora’da, Athos’taki “eremit” kültürü devam ettirilmek yerine organize “senobit” kültürü hayata geçirilir. Eski tip bireysel riyazet biçimi üzerinde beşeri kapanmanın egemenlik kurmasının mekansal tezahürü, kaya sütunları üzerinde yükselen simgesel manastırlardır. Athos rahiplerinden önce, İoannina kenti Meteora’nın dinsel merkezidir. Agoritsas, İoannina’ya “rahip kenti” dendiğini aktarır; Meteora ve İoannina arasında dini kurumlaşma bağlamında öteden beri bir dayanışma vardır.

Varlaam’a gelince: Kayaya adını veren, on dördüncü yüzyılda buraya yerleşen Varlaam’dır. İlk ktitor’lar,2 İoannina’lı bir Bizans ailesinden gelen iki erkek kardeş, Nektarios ve Theophanis’tir. Agoritsas, 1540’larda yazdıkları otobiyografilerinden yola çıkarak şunları aktarır: Nektarios ve Theophanis, İoannina’daki Ali Paşa adasında on yıl yaşamış ve manastır kurma yetkisi kazanmıştır. Yeniden İoannina’daki hücrelerine dönmüşler, ama 1510’da buradan Osmanlı tarafından sürgün edilerek Meteora’ya yerleşmişlerdir. Kızkardeşleri Athanasia, Eugenia ve Magdalene de rahibe olur. Meteora’da, Prodromos kayasına yerleşip burada yedi yıl yaşarlar. Sonra da Varlaam kayasına yerleşirler. Benedictus ve Pachomius tilmizleridir; beraber Varlaam’daki Üç Papazlar Kilisesi’ni restore ederler. Bu yapı, manastırın ilk Katholikon’u olur.3 İkili, kiliseden sonra hücreleri, kuleyi ve merdiveni de inşa eder; Osmanlı’nın engellemelerini aşarlar. Zamanla Varlaam’da otuz kişilik bir nüfus oluşur. Azizler Kilisesi’ni, büyüme nedeniyle ikinci kilise olarak ilkinin Batısına inşa ederler.

Kurucu kardeşlerden Theophanis, 1545’te İstanbul’a giderek Ekümenik Patrik Birinci Jeremiah’dan bir onay mektubu alır. Bu mektup, ikilinin “typika” kitabına verilen onaydır. Manastırın tüm gündelik hayat yasalarının yazılı olduğu bu kodeksin onanması, Varlaam Manastırı’nın kurumsal meşruiyetindeki önemli bir adımdır. Patriklik, kuralların değiştirilemez, dokunulamaz ve bölünemez olduğunu onaylamakla kalmayıp, Stagoi Piskoposunu ve Büyük Meteoron hegumen’ini biat etmeye davet eder. Kurucular Theophanis ve Nektarios, 1544 ve 1550’de ölür. Ama manastır 17. yüzyıla kadar büyümeye ve zenginleşmeye devam eder; bu süreçte bir elyazması ve kuyumculuk işliği faaliyete geçerek, Teselya’dan Makedonya’ya ve Agrafa’ya nam salar. Kurucularının ölümüne kadar manastır epeyce gayrimenkul sahibi olur. Bu süreçte, Osmanlı egemenliğinde bile yirmi manastır ortaya çıkar.

Agoritsas, İkinci Selim döneminde manastırın mallarına el konduğunu ve manastırın bu malları yeniden satın almaya zorlandığını kaydeder. Diğer manastırlar da bu dönemde büyük maddi kayba uğrar. Osmanlı’nın ekonomik baskıları on yedinci yüzyıl boyunca sürer. O kadar ki, 1650’lerde Meteora’nın tüm manastırlarının piskoposları Moldova prensine bir mektup yazarak yardım ve himaye talep eder. Bütün bu olumsuz ortama karşın, Varlaam manastırındaki restorasyon ve inşa işleri bu tarihe kadar sürmüştür. Bakımevi ve yemekhane inşa edilir; Üç Kutsal Papaz Kilisesi restore edilir ve duvar resimleri yapılır.

On sekizinci yüzyıl ortasından itibaren zor bir dönem başlar: 1770’lerdeki Arnavut isyanı, 1821’deki Yunan Devrimi ve Osmanlı’nın gerilemesinin yarattığı genel kriz ortamı manastırların güç kaybının başlıca tarihsel uğraklarıdır. Varlaam, 1700’lerden 1850’lere kadar din adamları için bir sürgün yeri olur. Varlaam, on dokuzuncu yüzyılda tüm vergilere ve borçlara rağmen bir şekilde ayakta kalır ama 1900’lerin başlarında tüm malvarlığını kaybeder. 1940’lardan sonra savaşın yaraları sarılmaya başlanır. 1961’de manastırın din adamları ekibi yeniden oluşturulur ve kapsamlı bir onarım başlar. Meteora’da onarılan ve korunan diğer yapılar: Doupiani şapeli, Kofinia’daki Meryem kilisesi, Hypapante Manastırı, Aziz Nikolas Badova Hermitajı ve Aziz Antoni Hermitajı’dır.

Kayaların dindarlıkla bitiştirilip, insan/doğa ilişkisinin aşkınlaştırılması, mitoloji kaynağı haline getirilmesi, zihinsel bir tuzak gerçekte. Kayalar oradaydı, insanlar da; bu durumda, mevcut yapısıyla birçok oyuk ve doğal tırmanış rotası içeren Meteora’nın kayalarına gündelik, sıradan nedenlerle tırmanmanın binlerce yıllık pratiklerinin arkeolojisine girişmek gerek.

KAYNAKLAR
Dimitrios K. Agoritsas (der.) 2013. Meteora The Holy Monasteries as a Place of Pilgrimage. Holy Monastery of Varlaam, Kalampaka: Yunanistan.

NOTLAR
1 Yunanistan
2 Manastırın kurulması için sermaye sağlayan kurucu ve bağışçılara “ktitor” deniyordu.
3 Katholikon, Ortodoks kiliselerinin büyük kilisesidir ve katedralden farklıdır. Bir manastırda birden fazla Katholikon bulunabilir.

Etiketler:

Ne düşünüyorsunuz?

0 yorum TARTIŞMAYA KATIL

İlgili İçerikler: