Müze Teşhir Objesi Olarak Bina Cephesi

BÜKE URAS

Geçmişe ait mimarlık eserlerinin bilimsel anlamda teşhiri, kökeni 18. yüzyıla varan bir uygulamadır. Devşirme (spoglia) mimari parçaların kullanıldığı yapılar ve savaş ganimeti olarak sergilenen yapı birimleri, modern öncesi uygulamalar olarak konumuz dışıdır.

Farklı yapı elemanlarının halka açık bir müzede sergilenmesi söz konusu olduğunda akla gelen en erken örnek, günümüzde Paris’te yer alan Cité de l'Architecture (mimarlık) müzesinin atası olan Fransız Anıtları Müzesi'dir. Bu önemli kurum varlığını, Fransız Devrimi’nde kapatılan ve yıkılan manastır ve kilise yapılarının korunması fikrine borçludur. Bu amaçla ressam Alexandre Lenoir (1761-1839), Fransız Devrimi sonrası girişilen devrimci ikonoklazmdan kurtarılabilen yapı parçalarını bir müze bünyesinde dönemlere ayırarak tasnif eder. Bu bilimsel tasnif, Alman arkeolog ve sanat tarihçisi Johann Joachim Winckelmann’ın (1717-1768), farklı tarihsel üslupları kataloglayan küratöryel disiplinini mimarlık tarihine uygulamayı hedefler.1

On dokuzuncu yüzyıldan itibaren “düvel-i muazzama”nın özellikle Osmanlı coğrafyası ya da Uzak Doğu’dan topladıkları geçmiş uygarlıklara ait yapı bölümleri, imparatorluk iddiasındaki devletlerin antik uygarlıkları kültürlerine mal etmek için bir araç olarak kullanılırlar. Ansiklopedik müze iddiasındaki 19. yüzyıl müze kurumunun ilgisi, farklı kültürlerin arkeoloji alanına giren mimarlık eserlerine odaklanırken, politik olmaktan kurtulamaz.2 Berlin Pergamon Müzesi’nde sergilenen Bergama ve Milet’e ait bina cepheleri yanında Sultan 2. Abdülhamid’in Kaiser 2. Wilhelm’e hediye ettiği ve günümüz Ürdün topraklarına ait 8. yüzyıl Emevi eseri Mshatta Sarayı cephesi ve Londra British Museum’da yer alan Ksanthos arkeolojik buluntuları, bu dönemde bir müze objesi olarak bina cephesinin öne çıkan örnekleridir.

“branch bank of the united states” için inşa edilen banka yapısı, yerine bir gökdelen inşa edilmek üzere 1915 senesinde yıkılmasından hemen önce
new york metropolitan sanat müzesi’nin 1924 yılında açılan amerikan sanatları bölümünün bir parçası olarak müzenin parka bakan dış duvarına monte edilen thompson’ın neo-grek banka cephesi

Müzeler, faklı kültürlere ait anıtsal mimarilerin gerçeklerinin sergilenmesi mümkün olmadığı durumlarda, alçı kopyalarına yer vermekte tereddüt etmezler. Örneğin Paris’te Hindiçin Müzesi’nde Angkor Tapınağı kalıntılarının kopyaları sergilenir. Fransız kolonisi Kamboçya’ya ait bu mimarlık mirasının farklı bir coğrafyada tıpkısının sergilenmesi, Fransa’nın Hindiçin ya da İngiltere’nin Hindistan’a yaklaşımları örneğinde olduğu gibi, Avrupalı devletlerin diğer kültürlere karşı üstlendiği “medenileştirici” misyonu pekiştirirken kolonyal arzuları da haklı çıkarmaya çabalar.3

Benzer şekilde alçı döküm tekniği ile oluşturulan mimari kolajlar, Paris Ecole de Beaux Arts ve Londra Victoria & Albert Müzesi gibi önemli kurumlarda, didaktik bir yaklaşımla eğitim programına dahil edilir.

Yirminci yüzyılın müzecilik ilkeleri ise sadece sahici ve otantik olana değer verir. Alçı müzeler bu şekilde gözden düşerek, 1980’li yıllarda postmodernizm ile tekrar değer kazanacakları güne kadar karanlığa gömülürler. Öte yandan Amerika, müze teşhir objesi olarak mimarlık eserleri konusunda son derece ilginç ve özgün örnekler sunar. Örneğin, Avrupa’dan satın alınan Ortaçağ’a ait yapı parçalarını, manastır avlularını, kilise revaklarını teşhir etmek üzere 1938 yılında açılan New York’taki Cloisters Müzesi varlığını, Ortaçağ sanatlarının Yeni Dünya’da da bilimsel olarak anlaşılıp tanınması fikrinden yola çıkan banisi John D. Rockefeller Jr.’ın cömertliğine borçludur.

Vermont’da 1947 senesinde Electra Havemeyer Webb tarafından kurulan Shelburne Müzesi ise, koruma altına aldığı yapıları, etnografik ve folklorik değerleri ölçüsünde sahiplenir. Webb, farklılaşan Amerikan kırsalının yaşam biçimine duyduğu özlemle satın aldığı eski ahşap yapıları söktürerek açık hava müzesinde yeniden inşa ettirir. Yer değiştirme ve yeniden inşa etme bağlamında oldukça ilginç, arkeoloji ve etnografya ilgi alanlarını yansıtan bu örneklerin yanında yine Amerika’dan bir örnek oldukça farklıdır.

New York Metropolitan Sanat Müzesi’nin, kolonyal dönemden başlayarak 20. yüzyıla kadar uzanan “americana” (Amerikan sanatları) koleksiyonlarına ev sahipliği yapan Charles Engelhard Avlusu, Edith Wharton romanlarından fırlamışçasına, fazlasıyla gösterişli bir zevki yansıtan parçalara ev sahipliği yapar. Onlarca heykel ve mobilya barındıran bu geniş avluya, burada teşhir edilen tek bir neoklasik yapı cephesi hakimdir. Bu cephe, Amerikalı mimar ve ressam Martin Euclid Thompson (1786–1877)’ın4 tasarladığı bir banka binasına aittir. New York şehrinin finans merkesi Wall Street 15 numarada yer alan “Branch Bank of the United States” bankası için 1822-23 yılları arasında inşa edilen yapı, hizmet verdiği ilk bankanın da iflasının ardından iki farklı banka tarafından kullanıldıktan sonra, 1853 senesinde federal hükümet tarafından altın ve gümüş işleme ofisi olarak işlevlendirilir. Yerine bir gökdelen inşa edilmek üzere 1915 senesinde yıkılan banka şubesinin cephesi, müzeye yerleştirilmeden önce, taşları numaralanarak dokuz sene bir depoda bekletilir.

thompson’ın cephesi 1980 yılında, mimar kevin roche tarafından tasarlanan cam ve çelik konstrüksiyon üst örtüyle oluşturulan yeni kapalı avlunun odak noktası haline gelir
günümüzde metropolitan müzesi’nde sergilenmeye devam eden thompson’ın cephesi

Halka açıldığı 1870 yılından itibaren americana parçalarına yer veren Metropolitan, yanlızca 1924 yılında ayrı bir Amerikan sanatları bölümü açar. Yeni bölümün bir parçası olmak üzere Thompson’ın kireçtaşından neo-grek cephesi, filantrop Robert de Forest tarafından Metropolitan Müzesi’ne hediye edilir. Cephe, müzenin parka (Central Park) bakan dış duvarına monte edilir. Ancak 1980 yılında bu cephe, Metropolitan Müzesi’nin parka doğru genişleme planları neticesinde, mimar Kevin Roche tarafından tasarlanan cam ve çelik konstrüksiyon üst örtüyle oluşturulan yeni kapalı avlunun odak noktası haline gelir.

Metropolitan Müzesi’nin americana koleksiyonunda bu cepheye yer vermesi ilginçtir. Zira önceki örneklerin aksine, aynı medeniyetin yakın dönemine ait, neredeyse çağdaşı bir mimari eser, yalnızca sanatsal değer taşıdığı için sergilenir. 19. yüzyıl boyunca gelişen arkeoloji ya da etnografya alanlarına giren mimarinin müzelenme tarihi, Metropolitan Müzesi Thompson cephesi örneği ile evirilerek bambaşka bir konu olarak rant uğruna kaybedilen modern ya da çağdaş mimarinin müzelenerek korunması sorunsalına dönüşür.

Bu ilginç ilk örnek, bizi düşünmeye sevk ediyor. Cephenin inşa edilmesi ve bir müze objesi olarak teşhir edilmesi arasında sadece 100 sene var. Resim ya da heykel gibi sanat eserleri kadar mobilyalar ve hatta iç mekan teşhiri (dönem odaları) için oldukça olağan karşılanabilecek bu zaman aralığı, konu mimarlık eseri olduğunda benzersizleşiyor.

Tasarım ve müzeleşme arasındaki zaman aralığını düşündüğümüzde Thompson cephesi örneği, Dalan’ın Tarlabaşı’nda yıkılan nitelikli binaların cephelerini muhafaza ederek bir müze içinde teşhir etmesi, günümüzde bir Vedat Tek ya da Kemaleddin Bey cephesini ya da on yıl sonra bir Seyfi Arkan ya da Sedad Hakkı Eldem cephesini sökerek bir müze mekanında teşhir etmek ile eşdeğerdir. Varlığını borçlu olduğu kütleden, ev sahipliği yaptığı programdan ve ait olduğu kentsel dokudan bağımsız olduğunda tamamen soyutlanarak, adeta iki boyutlu bir tiyatro dekoru olarak teşhir edilen bina cephesi, elbette ideal bir koruma yöntemi olarak kabul edilemez.

Ancak bu alternatif koruma biçimi, her ne kadar provokatif gözükse de, rant uğruna kaybedilen mimari eserleri tamamen kaybetmemek adına, başka bir çözümün olmadığı durumlarda uygulanabilir mi? Mimari yapıyı bir bütün olarak değerlendiren modern koruma anlayışına bağlılık, yapının tamamen kaybedilmesi pahasına savunulabilir mi? Yapının tamamının korunmasının mümkün olmadığı durumlarda, en azından bir bölümünün korunabilmesi düşüncesi tartışmaya açılırken, kısmi koruma fikrinin emsal oluşturarak modern koruma anlayışının ana fikri bütüncül korumaya alternatif oluşturması tehlikesi göz ardı edilmemelidir.

NOTLAR:
1 Ali Artun, “İlk Mimarlık Müzesi: Geçmişi ve Bugünü”. http://www.aliartun.com/content/detail/63
2 Londra’da Sir John Soane’un irili ufaklı yüzlerce yapı parçasını teşhir eden müze-evi bir kişisel koleksiyon olarak bu kapsamda değerlendirilemez.
3 Avrupa’nın geçmişe ait binaların teşhirindeki politik ajandası, yabancı kültürlere ait mimari temsillerle sınırlı değildir. 1871 yılında Paris Komünü sırasında yakılan Tuilleries Sarayı’nın parçalarının, sonrasında Paris’in kamusal alanlarında teşhir edilmesi de aynı şekilde politiktir. Tuilleries kalıntılarının teşhiri, 2. İmparatorluk döneminin görkemini sergileyerek bir politik restorasyon fikrini hazırlama gayretinin bir sonucudur.
4 Gerçekte marangozluk eğitimi alan Thompson, sadece bir nesil içerisinde büyük bir kolonyal limandan dev bir imparatorluğun ticaret başkentine dönüşen New York’un sunduğu fırsatları iyi kullanan bir tasarımcıdır. National Academy of Design (Ulusal Tasarım Müzesi’nin) de kurucularındandır.

Etiketler:

Ne düşünüyorsunuz?

0 yorum TARTIŞMAYA KATIL

İlgili İçerikler: