Şehirlerin Tasarımı ve Viktoryen Kimlik Meselesinin Açmazları

KORHAN GÜMÜŞ

Şehir yapmanın bilinir iki yöntemi var. Birincisi “Şehrin bir tipolojisi var mı?” sorusuna verilebilecek olumlu cevaptaki gibi: Nasıl binaların bir tipolojisi varsa, şehrin de olabilir. Burada şehri bir bina, bir külliye gibi tasarlayıp planlamak söz konusu. İlk aklıma gelen örnek Zaha Hadid’in Kartal Maltepe projesi ama toplu konut siteleri, külliyeler, SİT alanları, müşterek alanlar üzerinde gerçekleştirilen kentsel tasarım çalışmaları da örnek verilebilir. Diğeri ise soruya verilebilecek olumsuz cevaptaki gibi: Yani, tıpkı bir malzeme deposu gibi yığıntılardan oluşan, kuralsız olmasa bile kuralların sürekli değiştiği, kaotik, karmaşık bir şehirleşme biçimi. Şehirlerin kimliğinden veya kimliksizliğinden söz ederken tartışmalar genellikle bu ikisi arasında geçiyor.

Başka bir tasarım ve planlama yöntemi bilinmediği için “kentsel dönüşüm” kavramıyla kastedilen şey de zannedersem, bu ikisine birden referans verebiliyor: Birincisi başta söz ettiğim planlanmış, tasarlanmış bölgeler ile kamu kararı ve müdahalesiyle gerçekleşen Sulukule, Tarlabaşı gibi örnekler; ikincisi ise Kadıköy çevresinde süren ve bildiğimiz piyasa aktörlerine bırakılmış olan model. Benim burada yapmak istediğim ise soruyu başka türlü sormak.

VİKTORYEN KİMLİKLERİN YARATTIĞI AÇMAZLARIN DIŞINA ÇIKMAK MÜMKÜN MÜ?
Hepimiz, yani sesi çıkabilenler, duyulabilenler, müşterek alanlarla ilişkili konuları konuşma ve eylemlilik içinde olma imkanı olan bizler, Viktoryen kurumların ürünleriyiz; daha doğrusu kalıntılarıyız. Buna “kapitalizm” de diyebiliriz. Kimlik, kapitalizmin bir ürünü. Ama nasıl bir ürün? Semptomatik bir dönüşüm geçirmiş olan bir yokluğun izi. Bastırılmış olan öteki, dışta kalan kapitalizm içinde bir hayalet olarak vücut buluyor: bir kimlik olarak. Bu yüzden kimlik, kapitalizmin içinde ters görüntü veren bir belirti: Geçmişin, rahatsız edici olan ötekinin kapitalizmin içindeki görüntüsü. Bu yüzden kapitalizm öncesi kent imgesi bir kalıntı, bir bagaj olarak arka planda iş görüyor.

Viktoryen kimlik kavramı, temel bir yer değiştirme üzerine kurulu: Benzerliklerin, imgesel varoluşun militer tekniklerle modern temsil biçimleri üzerinden sabitlenmesi üzerine. Burada tip ile modelin karıştığı açık. Oysa birincisi bir imge, ikincisi bir temsil ile sabitlenmiş imkansız bir tıpkılık arayışı, bir prototip. Bu yüzden kimlikte, kapitalizmin yok ettiği bir şeyin kendisine musallat olması gibi bir iz bulunur. Kimlik özgürleşmeye çalıştıkça içinden transit geçtiği kapitalizme daha büyük bir arzuyla sürtünür ve şiddetle daha çok silinerek kendi öz yıkımını gerçekleştirir. Kimlik, özüne ulaşmaya çalıştıkça şiddete geri dönüp durur. Şehirleri bu bildik temsil yöntemleriyle düzenleyebileceğimizi, tasarlayabileceğimizi zannetmemiz de bunun bir işareti.

Eleştirel gibi görünen birçok hareketin, hatta ekolojik duyarlılık, kültürel mirası koruma, kültür ve sanatsal üretim gibi alanlarının içindeki libidinal ekonomilerin ve herhangi bir siyasal görünümü olmayanlarının dahi bu şekilde kimlik alanına dahil olduklarını görüyoruz. Çoğu zaman planlı ve düzenli bir şehir yaratma çabası dahi buyurgan, nesneleştirici, yukarıdan bakan öznelerin eylemliliği olarak algılanıyor. Neden bu dirençsizlik? Çünkü alanı oluşturmak için kullanılan sermaye, kişilerin kendilerini oyuna dahil ettikleri ayrıcalıklardan veya kariyer imkanlarından çok da bağımsız değil.

Evet, kabaca söylersek müşterek olanlar hakkında bir bilgiye sahip olduğunu varsaydığımız, hatta saplantı düzeyinde arşivlenmiş olana tutkuyla bağlandığımız iki uç bulunuyor. Bunlardan birincisi kimliğin Viktoryen tanımına verilen örtülü onay: Şehir yapmanın günümüzdeki bilinir yönteminden biri. Şehirleri, müşterek alanları tasarlayabileceğimizi düşünüyoruz. Bunun karşısında ise temsil edilemeyen, tasarlanamaz, kaotik, çöpleşen bir şehir mevcudiyeti duruyor. Bu ikisi arasındaki karşıtlık, bir tür birlikte var olma biçimi ve birbirinden ayrılamayan bir karşılıklı dışlayıcılık ile birbirini silme eylemi. Toplumu tasarlama idealleriyle simbiyotik bir ilişki kuran, popülist, patronaja dayalı bir şehirleşme modeli.

ŞEHİRLERİN PLANLANDIĞINDA NEDEN PLANLANAMADIĞI DA BÖYLE BİR ŞEY
Bu konular biraz (bilinmeyen bilinmeyenler ya da bilinen bilinmeyenler değil) “bilinmeyen bilinenler” sınıfına giriyor. Yani herkesin farklı bir şekilde bildiği ama ortak kavramlarla ifade edemediği, baskılanmış hafızalardakini modelleyerek ve kalıplayarak arşive dönüştüren kamusal alandaki teması kaybetmiş konular. Örneğin yapı tiplerinden, şehir morfolojisinden söz ettiğimizde kayda geçmiş ve arşivlenmiş belgelerden söz ediyoruz. Şehri, bir kentsel bütünü, bir SİT alanını tasarlamaya çalışırken bir nesneye dönüştürmeye çalışıyoruz. İşlemler bilmediğimiz bir şeyi anlama çabasından çok, onu bildiğimiz bir şeye dönüştürmeyi amaçlıyor.

Bir değere işaret ederken bu keşfi anlamlı kılacak çaba, bir zihinsel eylemlilik ortaya koyabilmek gerekiyor. Nihayet son bir nokta: Hep söylemiyor muyuz, kültürel miras meselesi yalnızca değerli varlıklara sahip olmakla değil, onların nasıl bir zihinsel eylemlilikler silsilesi içinde yer aldığıyla ilgili. Mecrayı değiştiren, sınırsız bir çabayla tasarım faaliyetlerini çoklu bir ortama açabilen kamusal sistemler, yönetim pratiklerini karşıtlıktan çok daha fazla etkiler.

Bu meseleyi tartışabilmek için olağan olanlar kadar, olağanüstü koşullarda karşımıza çıkan işleyişlere bakmak da yararlı olabilir. Bu tür durumlarda, diyelim ki depremin olduğu gecenin sabahı, panik az çok geçtikten biraz sonra; felaketin boyutlarını anlamaya başladığınız, aklınızı yerine koymaya çalıştığınız saatlerde, ne yapabilirdiniz? Artık yaşadığınız travma, kendinizle ilgili olmaktan çıkmış, başkalarının başına gelen ve sizin empati kurmaya çalıştığınız bir felakete dönüşmüştür. Gerçeğin karşısında çaresizlik içinde kıvranıp, bir işe yaramaya çalışırsınız. Ama ne yapabilirsiniz? Ortalıkta olmayan kamunun, insanlar enkaz altındayken ortaya çıkıp yardım çalışmalarını örgütlemesini mi beklersiniz? Yoksa normal durumlarda olduğu gibi ancak bir müteahhit, bir piyasa aktörü olarak ihale yoluyla sizi sürece dahil etmesini mi? Bu durumlarda çok saçma görünen bu “normal” işlevini yerine getirmesini mi beklerdiniz kamudan? Evet, profesyonelliğe atıfta bulunurken kamudan bunu bekleyenler oldu ve oluyor.

Şehir için bir hayal kurabiliriz. Örneğin Cumhuriyet Dönemi’nde şehirde gerçekleştirilen ilk büyük ve kapsamlı kamu müdahalesi olan Gezi Parkı gibi bir rekreasyon alanının, içindeki kültür yapılarıyla ve ekosistemiyle birlikte nasıl korunacağı hakkında fikirlerimiz olabilir. 19. yüzyılda şekillenen Beyoğlu ile 20. yüzyılda gelişen Şişli semtleri arasındaki bu kamusal alanın imara açılmamasını, şehrin iki bölgesini birleştiren bir yaya alanı olarak kullanılmasını, bir yönetim planı hazırlanarak süreç odaklı bir yaklaşımla korunmasını, iyileştirilmesini, şehrin kamusal hayatını zenginleştirmesini isteyebiliriz. Ancak fikirler kamusal nitelik kazanmadıkları sürece, öznelliklerin çerçevesini aşıp kamu fikrine dönüşemez. Peki dönüşmesi için ne gerekir? Belediyenin söz gelimi, bir proje ihalesi gerçekleştirmesi mi? Kamu ile piyasa ilişkilerini düzenleyen ihale sistemi, demokratik rejimlerde ancak kamu kararlarının içeriğini oluşturan plan ve proje hizmetleri tamamlandıktan, yarışkanlık koşulları oluştuktan sonra geçerli olabilir. İhale, devlet dışı alanı tanımlamak yerine devlete dahil eden, bağımlı kılan bir sistemdir. Bu yüzden demokratik yönetimlerde kamu kararlarında içerik ihale dışıdır. Onun öncesinde halkın katılımının, farklı uzmanlık ve yaratıcılık konularının olduğu demokratik bir sürecin, bir mecranın yapılandırılması gerekir. Kamunun otoriter bir işleyişle ve şiddetle böyle bir müdahaleyi gerçekleştirmesi demokratik bir yönetim fikriyle çelişir.

İhale sisteminde kamu otoritesi bağımsız girişimlere şöyle demiş olur: “Siz karşıma birlikte ve eşitlikçi bir ilişki içinde çıkamazsınız. Gerekirse sizinle tek tek, ayrı ayrı pazarlık yaparım. Çünkü kamu kararlarının içeriği benden sorulur. Sizin aranızdaki ilişkileri de ben düzenlerim”. Görünüşte bu, mantıksız da değildir. Demokratik bir rejimde kamu alanını seçimlerle iktidara gelmiş bir yönetim düzenlemeyecek de kim düzenleyecek? Ama acaba bu sözünü ettiğimiz işler, yalnızca araçsal bir mantıkla ihtiyaçların karşılanması mıdır? Yoksa her ne kadar temsili ve bürokratik bir örgütlenme içinde bir yapılandırma meselesi olarak hesabı verebilir olmakla birlikte, başka bir mantıkla, zorunlu olarak yarışkanlıkçı bir zihinsel eylemlilikle anlam kazanabilecek işler midir?

Evet, bu iş basit bir iş değil. Bu ilişki modeli, patronajı geliştiren, bağımlı bir sivil toplum anlayışı yaratan otokratik yönetim aygıtının yapı taşlarından belki de en önemlisi. Devlet ile devlet dışı alanın ilişkileri kimi zaman yöneticilerin ileri sürdükleri gibi “basit bir prosedür meselesi” değil. Demokratik bir işleyişte, devlet dışı ile devletin ilişkilerinin nasıl yapılandırılacağı hukuk sisteminin temelini oluşturur. Bu yüzden bu ilişkilerin merkezine yalnızca devleti koyarsak iktidarı anlamamız imkansızlaşır. Asimetrik, otoriter bir temsil ilişkisinde devlet ile devlet dışı alanın ilişkileri tek yönlüdür. Devlet dışı alan devlete dahil edilmiştir. Bireyler devlet gücünü kendileri için kullanırlar.

TASARIMIN İKTİDAR GÜCÜNDEN AYRILMASI, SEKÜLERLEŞMESİ MÜMKÜN
Şiddet üreten bir tasarım aygıtına karşı ancak çoklu bir eşitlik ilkesiyle direnilebilir. Mesele iktidarların askıya aldığı kimlikler ve onların belirlediği gündemler üzerinden değil, sınırsız bir çabayla, kimliklerin -buna edinilmiş uzmanlık kimlikleri de dahil- özgürleştirilmesi için sembolik alanı şiddetsizleştirmek; temsil edilenlerin bastırılmasına karşı eşitlikçi bir ilişkinin yöntemlerini araştırmak ve geliştirmek üzerinden çözülebilir. Radikal bir eşitlikçilikten söz ediyoruz burada. Kastedilen bir temsil ilişkisi değil, yerine geçmeye direnen, her müdahalede öznenin dışta kaldığının farkında olan bir tasarımsal eylemsellik. Kimlik politikalarını, kimlik politikaları ile karşılık vererek dönüştürmek mümkün değil. Dışlama, ötekini özcü bir bütünlüğe dönüştürme riski taşır. Edinmiş olduğumuz mesleki kimlikler de üstdil oluşturma pratikleri ve kurumlarıyla diğerlerini bastırıyor ve ulaşım, imar, istihdam gibi fragmanlara ayırıyor. Şehir mekanını ayrıştıran işlevlerle bu edinilmiş kimlikler birlikte iş görüyorlar. Bir bakıma şehir aynı zamanda bu kimliklerin -mimar, mühendis, sosyolog gibi- de kendilerini inşa ettikleri bir alan. Şehrin bir fiziksel varlık, bir nesne gibi algılanması, işlenmesi bir tahakküm biçimi. İktidarların gözüyle bakıldığında hepsi ayrı konular. Oysa şehir bu bilgiyle değil, farklı bir mantıkla kendisini yeniden üretiyor. Bütün kimliklerin sekülerleşmesi, yani kültür ve sanat işlerinde olduğu gibi tasarımın da varoluş koşulunun olduğunu düşünüyorum. Belediyeler, kurullar, uzmanlıklar, bürokrasi ve siyaset… Tüm bunlar tıpkı din gibi sekülerleşmek zorunda. Bilmiyorum nasıl başa çıkarız, bu sorunla. Ama içinde yaşadığımız, çalıştığımız aygıtlar Viktoryen bir mantıkla çalışıyor, onun farkında olmalıyız. Bunlar tıpkı ifade ve inanç özgürlüğü gibi, kapalı uçlu olamayacak alanlar. Kamusal niteliğin oluşması için sekülerlik koşulu olmalı. Eşitlikçiliğin sırrı, zannedersem burada. Politik alternatiften söz ederken II. Abdülhamit zamanındaki gibi elitler arası bir öbekleşmeden söz etmiyoruz. Böylesine bir eşitlik arayışı olsa olsa kendi içindeki asimetrik işleyişi gizlemeye hizmet eder. Bunun tam tersinden, şiddetsizleştirilmiş bir tasarımdan söz ediyoruz.

Ne düşünüyorsunuz?

0 yorum TARTIŞMAYA KATIL