Yenileyicilik – Pek İyi Ama Nasıl?

POLAT DARÇIN

İnsanın doğayla ilişkisi bakımından en etkili eylemlerinden biri olan mimarlık pratiğinin, başka bir anlatımla yapma çevrenin üretilmesi, kullanılması ve sonrasında bir atığa ya da başka bir çevreye dönüştürülmesinin doğa üzerindeki etkisi geçmişte nasıldı, şu an neye göre kurgulanıyor, gelecekte hangi yönlere evrilecek? Söz konusu ilişki nasıl değerlendirilebilir? Bu soruların yanıtları konunun hangi düşünce sistemlerince ele alındığına bağlı. Ekolojik, ekonomik, toplumsal vb. birçok aktörü olan bu karmaşık ve çok yönlü ilişkide, çoğunlukla bir kavram ve tanım karmaşası nedeniyle, bazı karşıtlıkların ve zaman zaman çatışmaların ortaya çıktığını ya da yaklaşımların birbirine zıt yönlerde farklılaştığını görüyoruz. Bir süredir gittikçe popülerleşmiş, LEED ve BREEAM gibi değerlendirme yordamlarıyla silahlanmış, ABD gibi bazı ülkelerde mimarlık pratiğinin olmazsa olmazı durumuna getirilmiş, “yeşil, ekolojik vb.” sözcüklerle de anlatılan “çevre dostu” iddiasındaki yapma çevre olgusu hususunda son yıllarda bazı çatlak seslerin çıkması ve gittikçe yükselmesi, bu durumun bir örneği. Ayşen Ciravoğlu’nun bu köşenin ilk yazısında dediği gibi, katil belki de gerçekten uşak.

Temelde bir kapitalist sistem mottosuna – daha az kaynak ile daha çok üretimi elde etmek isteyen eko verimlilik anlayışına dayalı olan çevre dostu yapma çevre kavramı, kaynakların daha az tüketilmesini, kirliliğin daha az üretilmesini ve sağlığın olumsuz etkilenmemesini hedefliyor.1 Kısaca, daha az zarar verme ya da bozulmanın azaltılması… Bununla birlikte, pratikte, özellikle artan popülaritenin etkisiyle, kavramın önemli bir pazarlama aracına dönüştüğüne, kavramla ilişkili değerlendirme sistemlerinin adeta tekerleği yeniden keşfedercesine tek başına tasarım sürecini kontrol ettiğine, çevresel kaygılardan çok bazı politikaları ve kurumların önceliklerini yansıttığına, konuya bütüncül yaklaşmak yerine çoğunlukla tek yapı ölçeğinde yalnızca bazı özelliklerle ilgilendiğine şahit oluyoruz. Elbette birçok çatlak ses, bu durumlar üzerine yükseliyor; baştaki ilkelerle şu anki işleyiş arasında ortaya çıkan ayrımlara odaklanıyor.

İşte tam bu çıkmazda, çevre dostu olma iddiasını ters köşeye yatıran, konuyu çıktığı raya yeniden oturtmak derdiyle baştan kurgulamak isteyen bir kavram yenileyicilik – ya da Batı dillerindeki adıyla rejeneratiflik. Yenileyicilik, doğa-insan ilişkisini, insanın çevre sistemlerin bir parçası olduğu ve çevre sistemlerde oluşacak bir değişikliğin insanı olumlu ya da olumsuz etkileyeceği gerçeği üzerinde ele alıyor. Böylece, insan eylemlerinden önce, düşünce sisteminin ve yaklaşımların değiştirilmesi ya da geliştirilmesi gerekliliği ön plana çıkıyor. Kavramın köklerinin ise radikal çevre bilimsel anlayıştan, biyo-bölgeselcilikten ve permakültürden beslendiğini görüyoruz. İşin açıkçası, yenileyicilik kavramı, insanı doğadan ayrı gören, onu dilediğince kullanabilmesini haklı bulan görüşlere ve daha az zarar vermeyi hedefleyen her türlü yaklaşıma ciddi bir savaş açmış durumda. Yıkılmak istenen bu anlayış yerine yenileyicilikte, insanın ve doğanın bütünleşerek ve eş düzeyli bir ortaklık kapsamında birbirlerini destekleyerek ilerlemesi, var olanın olduğu gibi korunmasından ziyade daha iyiye yükselmesi hedefleniyor.

Perkins + Will tarafından 2011’de Vancouver, British Colombia’da tasarlanan Centre for Interactive Research on Sustainability
Perkins + Will tarafından 2011’de Vancouver’da tasarlanan VanDusen Botanical Garden Visitor Center

Söz konusu savaş, doğaya ve çevre sistemlere yapma çevre ile verilen zararın durdurulması ve ibrenin iyiye doğru çevrilmesi için, elbette yapma çevreyle ilgili yaklaşımlara da sıçramış vaziyette. Yenileyici tasarım olarak adlandırabileceğimiz bu bölüm, yapma çevre dediğimiz olgunun ve bu çevrenin tasarımının, üretiminin, kullanımının ve kullanım sonrasının tanımını, yöntemlerini ve aktörlerinin eylemlerini farklılaştırmak istiyor. İnsan için, insanın yaşamını sağlıkla sürdürmesi için düzenlenegelen yapma çevre, artık salt insan için değil; onunla birlikte, içinde yer aldığı alanda bulunan doğa ve çevre sistemler için de olumlu sonuçlar doğuracak yeni bir çevre sisteme dönüşüyor. Hangi ölçekte olursa olsun, yapma çevre dediğimiz bu alanın kendisinden daha büyük bir çevre sistemin parçası olduğu ve daha küçük çevre sistemleri barındırdığı; en önemlisi de aralarındaki somut ve karşılıklı ilişkinin fark edilmesi son derece önemli. Ortaya konan bu düşüncelerin son derece cazip ve akılcı olduğunu varsaysak bile karşımızda önemli bir eksik bulunuyor: tüm bu değişim nasıl gerçekleşecek; yıkılmak istenenin yerine ne, nasıl konacak? Kanımca işin anahtarı, özellikle tasarımda, oluşturulmak istenen çevrenin tek kullanıcısının insan olmadığının; insanla birlikte, bu çevrenin ilişkili olduğu tüm üst ve alt çevre sistemlerin de bir kullanıcı ya da etkileyen/etkilenen olarak duruma dahil olduğunun fark edilmesi. Tıpkı Ayşe Balanlı’nın Türkiye’de Yapı Biyolojisi alanını insan-yapma çevre ilişkisi bağlamında sistemleştirdiği gibi, yapma çevre-çevre sistemler ilişkisinin de uygun bir sistem kapsamında irdelenmesi gerekiyor.

Her ne kadar bir devrimden söz edilse de arzulanan doğa-insan ilişkisinin yapma çevre üzerinden sağlanmasında gereksinim duyulacak bazı ilke ve yöntemlerin zaten bir süredir bilinmekte ve kullanılmakta olduğu gerçeği galiba yadsınamaz. Yapma çevrenin yenileyici özellik kazanabilmesi için önce zararın durdurulması, sonra bu düzeyin üzerine çıkılması gerektiği çok açık. Zararın durdurulması hususunda, gözden düşürülmüş çevre dostu yapma çevre anlayışının yıllardır geliştirdiği belirli bir birikim bulunmakta.

Bu konuda 2012 yılında ABD’de yayınlanmış bazı araştırmalarda, yenileyici tasarım yaklaşımının yeterli olgunlukta olmadığı, dönüştürücü yetkinliğini ortaya koyabilecek yeterli örneğin bulunmadığı belirtiliyordu. Sanıyorum ki ilgili literatürde, kavramı en iyi yansıtan düzenlemeler içinde, hala daha Littman’ın2 bu konudaki ilk çalışmalardan birisi sayılabilecek yüksek lisans tezinde irdelediği Timonium yağmur suyu kanalı yer alıyor. Bunun dışında, özellikle Perkins + Will’in bazı tasarımlarının yenileyici özellikler taşıdığı belirtilmekte. İlginç noktalardan birisi de firmanın VanDusen Botanik Bahçesi Ziyaretçi Merkezi tasarımında, tasarım ekibinde bulunmasına pek alışık olmadığımız botanik, entomoloji gibi alanların uzmanlarının da söz sahibi olması ve bu ekip tarafından, yapının endemik ve soyu tehlikede bir kelebek türüne yuva oluşturacak özelliklerde tasarlanması. Ancak, bu olgunun işlenmişliğine ve uygun örneklerinin sayısının yetersizliğine ilişkin durumun, aradan geçen altı yılda dünyada ve Türkiye’deki araştırmalarda ne yazık ki pek farklılaşmadığını görüyoruz. "Yeşilin ötesine geçme" sloganı, hala, konunun benimsenmesini ve kullanılmasını sağlayacak sistemli irdeleme ve yöntemleşme çağrısını; ekoloji, biyoloji, sosyoloji gibi alanların çalışanlarının ve özellikle tasarımcıların kulaklarına seslenmeye devam ediyor. 3

NOTLAR
1 Tuna Taygun, G.; Balanlı, A., (2013), “Çevreci Tasarım ve C2C Yaklaşımı”, Çevre – Tasarım Kongresi 2013 Bildiriler Kitabı, 12 – 13 Aralık 2013, Uludağ Üniversitesi, Bursa, ss: 123 – 134.
2 Littman, J. A., (2009), Regenerative Architecture: A Pathway Beyond Sustainablity, Master Theses, University of Masachusetts – Amherst, Amherst.
3 Daha ayrıntılı bir inceleme için bknz: Darçın, P., (2014), “Çevreci Yapma Çevre Kavramının Evrimi: Yenileyici (Rejeneratif) Tasarım Yaklaşımı”, Mimar.İst Dergisi, 51: 50 – 56.

Etiketler:

Ne düşünüyorsunuz?

0 yorum TARTIŞMAYA KATIL