Yeşil Krallığın Olağanüstü Doğası

MELİZ AKYOL ALAY

Bundan üç milyar yıl önce karayosunları sahneye çıkıyor ve yeşil krallık Dünya üzerindeki ilk adımlarını atıyor. Etkileyici şekilde evrimleşerek kendini geliştiren ve değişime adapte olan bu canlı türü, yani bitkiler, içerisinde oluşan klorofiller sayesinde günümüzün en mucizevi simyacısı. Bitkiler, güneş enerjisini kullanarak karbondioksit ve suyu, protein ve şekere dönüştürebilecek ve bu tür bir simyayı yardım almadan yapabilecek yeteneğe sahip mucizevi canlılardır. Bunu yaparken de havaya oksijen bırakarak Dünya’mızın vazgeçilmez doğal kaynaklarından biri olurlar. Tüm bu süreci yöneten klorofil molekülleri ise yeşil bir pigment olduğundan bitkiler alemi genel olarak yeşil renge sahiptir. İşte bu yeşil krallık, ilgilisine keşfedilmemiş, harikalarla dolu bir dünya iken kimisi için sadece yeşil bir malzeme olarak kalır. Özelikle ilgisiz bir tasarımcının elinde bir kayıp haline gelen bitki, bilgi sahibi olanın elinde ise en ihtişamlı haline bürünüyor. Peyzaj mimarı ise bu konuya mesleği gereği yakinen ilgili olduğu halde bazı zamanlarda bir o kadar uzak kalabiliyor.

Bu yazıda daha çok bitkilerin etkileyici tarihine ve olağanüstü özelliklerine değinerek farklı bir bakış açısı yaratmaya çalıştım. Bu nedenle yazıda, bitkilendirme tasarımının klasik prensiplerinden ziyade, peyzaj mimarları, mimarlar ve bitkilerden esinlenerek tasarlayan, onları kullanan tüm tasarımcıları heyecanlandırarak araştırmaya teşvik eden, bitkilerin doğasını anlamaya ve anlatmaya çalışan kısımlar bulabilirsiniz.

Dünya tarihini şekillendiren ve jeolojik süreçleri etkileyen önemli aktif güçlerden biri de bitkilerdir. 4,5 milyarlık bir zamana yayılan bu süreçte onlar da evrimleşti ve gezegen üzerindeki mineralleri, su kaynaklarını ve yaşamın kaynağı toprağı şekillendirdiler. Bu yetenekli canlı türünün evrimi insan türüne göre çok daha uzun bir süreye yayılır ve sanılanın aksine bizlerden çok daha ileri seviyede evrimleşmişlerdir.

Bu uzun soluklu süreçte, 140 milyon yıl önce ilk çiçekli bitkiler gelişti (Angiospermae) ve yaklaşık 60-70 milyon yıl içinde bitkilerin doğal yaşam alanları hızla genişledi. Bitkiler aleminde eğrelti otları, atkuyrukları ve karayosunları gibi bazı türler vardır ki bunların çiçekleri yoktur ve farklı yöntemlerle çoğalırlar. İşte bu noktada, bitkilerin çiçeklenmesi belki de insanlarla olan ilişkilerinde bir dönüm noktası olarak görülebilir. Fakat tabi ki bitkiler bunu, insanların beğenisi için değil polenler yardımıyla diğer bitkilere ulaşabilmek, çoğalabilmek için geliştirmişlerdir. Yine de bizim gözümüzde çiçekler, yeşil krallığı renklendiren muhteşem bir renk yelpazesidir.

Güzellik ve faydalarının birleşiminde insanlar bitkiler ile eskiden beri çeşitli ilişkiler kurdu. Bitkilerin bu uzun yolculuğu içinde çoğu zaman renk, koku ve biçim gibi özellikler bazı türlerin (lale, orkide, gül gibi) özellikle yetiştirilmesine yol açtı. Sahip oldukları ihtişam ya da gerçeküstü görünüşleri ile bazı bitkiler, kültürlere hatta imparatorluklara etki etti, bazı türler ise insanlar tarafından tanrılaştırıldı. Bazı türler ise faydalarını geride bırakarak yarattıkları hayranlıkla ön plana çıktılar. Bu türler çoğu zaman tarihe tanıklık etti ve insanlar tarafından saygı ve hürmet gördü. Günümüzde bunlardan birçoğunun milli parklar içerisinde koruma altına alındığını da görmek mümkün. Afrika savanalarındaki dev Baobap ağaçları (Baobap grandidieri), Amerika’da özellikle güney bölgelerde görülen Joshua ağacı (Yucca brevifolia) bunlara örnek olarak verilebilir.

Jucca brevifolia, Joshua Ağacı Milli Parkı, Kaliforniya
Yucca brevifolia, Joshua Ağacı Milli Parkı, Kaliforniya, ABD; fotoğraf: Meliz Akyol Alay (2014)

Bitkilerin bir besin kaynağı ya da kıymetli bir görsel peyzaj unsuru olarak kullanılmasına ek olarak reçine ve yağlarından etkileyici parfümler yapıldı. Birçok bitki vazgeçilmez tatlara, baharatlara dönüştü, hatta bu süreçte birçok kültür onlardan faydalanarak şifa bulurken aynı zamanda bu yetenekli canlıların kuvvetli ekstreleriyle ortaya çıkan zehirli kimyalarıyla tanıştı.

Bu uzun tarihi içerisinde bitkinin tasarım aracı olarak kullanımı kısa bir döneme tekabül ediyor. Binlerce yıl insanların beslenme, barınma, tedavi gibi ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla kullanılan bitkiler, yerleşik hayata adım atmamız ve bazı türleri evcilleştirerek kültüre almamız ile yeni bir döneme girdi. Özellikle yiyecek ihtiyacını karşılama amacıyla buğday, arpa gibi bazı türlerin evcilleştirilmesi tarım devrimini başlattı ve geri dönüşü olamayan bir sürece girilerek yerleşik hayata geçildi. Günümüzde ise ileri teknoloji ve modern sanayi ile birçok ürüne külfetsizce ulaşma lüksüne sahip olsak da hala bitkilerin varlığına muhtacız.

Pasif ve savunmasız görünen bu canlı türünün, insanlardan daha zeki ve yetenekli olduğunu kabul etmek çoğu kişi için zordur. Fakat bitkiler tüm doğal süreçlere etki eden, topraktaki solucanlardan insanlara çevrelerindeki tüm türleri yönlendirerek onlarla iletişim kurabilen, üreten, hisseden, kendince bir zekaya sahip türlerdir.1 Onları biraz tanımaya başlayınca, canlılar aleminin en önemli parçaları olduklarını kabul etmek kaçınılmaz olur.

Su yosunlarından başlayıp dev sekoyalara, kiraz ağaçlarına, gül ve manolyalara kadar çeşitlenebilmiş olan bitki krallığı ne çok yol kat etmiş. Günümüzde ise insanoğlu hala onlar hakkında yeterli bilgiye sahip değil. Zaten hepi topu üç yüz yıldır belirli yöntemlerle onları araştırmaktayız. Üstelik ömrümüz bu sırlarla dolu türü anlayabilmek için çok kısa. Bir yandan da 370 binden fazla bitki türüne ev sahipliği yapan2 Dünya’nın doğal kaynaklarını korumayı başaramayan insanoğlu, büyük bir maymun iştahlılık ile diğer gezegenlerde tek bir canlı türü arayışı içinde. Elindekinin değerini bilmeyen biz, şimdiden bu kıymetli bitki örtüsünün tahrip olmasının sonuçlarını yaşamaya başladık bile.

Üzerinde yaşadığımız topraklardan başlayalım. Bugün Türkiye’nin üzerinde bulunduğu topraklar bitki çeşitliliği açısından dünyanın en zengin bölgelerinden biri. İstanbul ise 2.500 bitki türü ile tek başına birçok Avrupa ülkesinden daha çok bitki türüne ev sahipliği yapıyor3 ve bunların büyük bir kısmı endemik tür, yani sadece bu bölgede yetişen, bu topraklara özgü bitkiler. Endemik türlerin korunamaması durumunda ise başka yerde yetişmedikleri için türün yok olması söz konusu olabiliyor. İşte bu noktada tasarımcının proje alanı içerisinde bulunan türleri çok iyi tahlil etmesi, doğal ve endemik türleri göz önünde bulundurarak tasarım kararlarını alması hayati önem taşıyor. Toprak ve rantın bu derece önemli olduğu metropollerde bitki örtüsünü korumak birçok karar mercii için öncelikli kriter olamadı, bu nedenle göz ardı edilen bitki örtüsü çoğu zaman büyük tahribat yaşadı. Zira İstanbul örneğinde çok sayıda projede endemik türlerin fark edilmeden sökülüp atıldığını yahut korunması gerekli türlerin yanlış yöntemler ile koruma altına alındığını gördük.

İstanbul’un sahip olduğu bitki tür çeşitliliği ve Avrupa ülkelerinin sahip oldukları bitki tür çeşitliliği ile karşılaştırılması (4)

İnsanoğlu dünyada bulunduğu bu kısa zaman dilimi içerisinde doğaya sadece fiziki tahribat vermedi. Evrimleşmesi milyonlarca yıl süren bitkilerin genetiğini de değiştirdi. Özellikle son yıllarda gerçekleşen bu gelişme, bu muhteşem canlı türünün geleceğini tehlikeye atan son aşama oldu. Şimdiye kadar mutant türlerin üretilmesi, çapraz döllemeler ile yeni türlerin ortaya çıkarılması bir yana, bitkilerin DNA’ları ve genetik kodları ile oynanarak genetik soylulukları yok edildi. Bunu yapan insan, istediği bitki türünü fazlasıyla üretirken, beğenmediği türleri ise insan müdahalesi olmadan üreyemez hale getirdi. Bitkiler kendi tohumundan üremeyi unuttu, birçok bitkinin tohumu ise yok oldu. Yeni dönem Nuh’un Gemisi olarak anılan tohum bankaları inşa edildi. Sözün özü, milyarlarca yıldır filizlenip büyüyebilen, tohum verip üreyebilen bitki türleri insan bakımına muhtaç duruma geldi. Dünya üzerindeki tür çeşitliliği azalırken, genetik tabanımız da daraldı. Dünya tarihi boyunca çok sayıda tür var olmuş ve birçoğu yok olmuş. Fakat ilk kez bir canlı türü diğer türün popülasyonu üzerinde bu denli etkili oluyor. Bundan bir iki yüzyıl önce insanoğlu ayak bastığı kıtadaki canlı çeşitliliğini hatırı sayılır derecede yok ederken günümüzde, gelişen teknoloji ve bilimi de kullanarak türlerin doğal süreçlerine etik olmayacak şekilde müdahale ediyor. Türlerin genetiğinin değiştirilmesi, var olmayan türlerin ortaya çıkarılması ve belirli türlerin normalin üzerinde yetiştirilmesi tüm ekolojik dengeyi altüst ediyor.

Bu noktada her tasarımcı küresel anlamda vizyonu yeniden gözden geçirmeli ve bu kıymetli canlı türüne dokunan tasarımlarda, onları anlayarak tasarım kararı geliştirmelidir. Peyzaj mimarlarının, mimarların ve tasarımcıların getireceği yaklaşım ve küresel vizyon birçok çalışmada yön değiştirici olabilir.

Özellikle mimaride bitkinin yerini ve tasarımcının bitki ve peyzajı ele alışını, Sedat Hakkı Eldem bundan yıllar önce çok güzel bir şekilde özetlerken içinde bulunulan vahim durumu da gözler önüne sermişti. Gerek yapı mimarisi gerekse peyzaj mimarisi ile ilgilenen öncü isimlerden olan Sedat Hakkı Eldem, İstanbul için hazırlamış olduğu envanter niteliğindeki çalışmasının sonunda doğaya karşı büyük bir anarşi ve anlayışsızlık içerisinde olduğumuzu söylemiş, “Ağacı bir anıt gibi koruyan, çerçeveleyen ve kaide üstüne alan zihniyetin bütünüyle yok olduğuna inanmak kabil değildir. Şimdiki zevksizliğimizin geçici olmasını dilerim.” diyerek kitabını bitirmiştir.5

Bitkilerin olağanüstü dünyasını mevcut eğitimimizin sağladığı bilgilere dayanarak anlamamız mümkün değil. Onları anlamak, daha farklı, daha ince ve ezber bozan bir perspektif ve bakış açısı gerektirir. Bu vizyonu yakalayabilen tasarımcı, eserlerine anlam ve değer kazandırmakla kalmaz, insanı evrenin merkezine koyan yaklaşımdan çıkarak doğayı gözeten ve dengede tutan bir vizyon yaratır.

Bitkilerin sahip oldukları hikayeleri tasarıma katmak, onların kökenlerini ve geçirdikleri doğal süreçleri bilerek onlara yaklaşmak gerekir. Bitkilerin ruhu olmadığı kanısından uzaklaşıp onların da etraflarındaki canlı türleriyle iletişim kurabildiklerini, kendilerince savunma ve avlanma becerisi geliştirdiklerini, birbirleri ile senkronize hareket edebildiklerini fark etmek gerekir. Bitkiler nefes alır, konuşur, hissederler; hatta Sait Faik Abasıyanık’ın hikayelerindeki erik ağaçları gibi aşık bile olabilirler. Aşık olmasalar neden çiçek açsınlar…

İLGİLİ OKUMALAR
1 Mancuso, S., Viola, A., 2017. “Bitki Zekası.” Yeni İnsan Yayınevi. ISBN: 978-975-2498402
2 Pelt, J., M., Mazoye, M., Monod, T., Girardon, J., 2014. “Bitkilerin en güzel tarihi.” Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Yaylacık Matbaacılık, İstanbul. ISBN: 978-975-458-401-1
3 Özhatay, N., Byfield, A., Atay,S., 2005. “Türkiye’nin 122 Önemli Bitki Alanı” WWF-Türkiye Ürünleri.
4 Proje Raporu, 2018. “Çatalca Ormanlı Köyü Fikir Projesi Raporu”. IBB Etüt ve Projeler Daire Başkanlığı Altyapı Projeler Müdürlüğü, İTÜ Pezaj Mimarlı Bölümü, İ.Ü Eczacılık Fakültesi, Farmasötik Botanik Bölümü.
5 Eldem, S. H., 1976, Türk Bahçeleri, Kültür Bakanlığı, syf. 371
6 Bynum, H., Bynum, W., 2014. “Dünyamızı Biçimlndiren Olağanüstü Bitkiler.” Oğlak Yayınları. ISBN: 978-975-329-870-4
7 Işık, K. 2014. “Biyolojik Çeşitlilik.”TEMA, ANG. ANG Vakfı Yayınları No:2. ISBN: 978-975—01176-02

Etiketler:

Ne düşünüyorsunuz?

0 yorum TARTIŞMAYA KATIL

İlgili İçerikler: