Çizgiyi Çekmeyince Çizgi Yok Olur Mu?

SENEM DOYDUK

Sınırlar çizilmesine ve “sınıf”landırma meselelerine duyulan rahatsızlıkların kökeninde, bir çizgi çekme ve bir sınır oluşturma girişiminin üsttenci, katı, kısıtlayıcı ve sınırlandırıcı bir yaklaşım olarak değerlendirilmesinin yattığı görülüyor.

^Zincirleme Reaksiyonlar köşesinde Eray ile karşılıklı “yazışmamız”ın birinci yılında, güncel mimarlık medyasında düzenli yazı yazma alışkanlığı olmayan biri olarak, bu imkanı sağlayan sevgili Eray’a, Hülya’ya ve Dirim’e teşekkürlerimi sunarak başlamak isterim.

Mimarlık medyasında çokça yer kaplamayan, görece daha küçük bir grubun gündeminde yer tutan; dayanışma, demokratik katılım, kolektif emek üretimi, meslek alanında muhalif tavır gibi konuların ucundan tutup, kişisel polemik yazıları paylaşmaya çalışıyoruz.

Bu köşede karşılıklı yazışma durumu üzerine en heyecan duyduğum metin Eray’ın Ekim 2018 sayısındaki metni oldu, şu sebeplerle: Köşenin uzunluğu el vermediği için detaylarından söz edemese de, Güney Londra’daki Cressingham Gardens mahallesi için üretilmiş Halk Planı örneğinin bu topraklardaki karşılıklarını düşündürtmüş olması ve metninin sonunda -biraz detaylandıralım isteğiyle yazdığını tahmin ettiğim- alt metninde “kim bu halk yahu” sözünü duyduğumuz kışkırtıcı yorumu.

Eray’ın dayanışma içinde bulunulan kitle için kullanılan “halk” kavramının tam olarak neyi ifade ettiği sorusunu, benzer sorgulamalarla çoğaltabiliriz. Judith Butler da “Biziz Halk” kitabında,1 toplanma özgürlüğü üzerine düşüncelerine geçmeden önce, bir grubun halk tanımıyla sınıflandırılması konusundaki eleştirilerini paylaşıyor. Bir sınır çizip, bir grubu içine alarak diğerlerinin dışarıda kalması konusunu eleştiriyor. Elimizde neler var bu sınıflandırmayla ilgili olarak diye yazarken eğlenmiş olabileceği dört madde sıralıyor:
-Halkı tanımlamaya çalışanlar (tanımlamaya çalıştıkları halktan çok daha küçük bir grup oldukları notunu düşüp, o kalabalık istese kendisini tanımlardı demek istiyor belki de, ya da tanımlama bırak dağınık kalsın da demek istiyor olabilir)
-Bu söylemsel iddiayla tanımlanan ve sınırları çizilen halk (esasen takılınan noktanın bu çizgi çizme meselesi olduğunun ipuçları ileriki bölümlerde detaylıca veriliyor)
-“Halk” olmayan halk (halk sınıflandırmasına girmeyen burjuvayı mı, egemen (hakim) sınıfı mı kastediyor belirsiz)
-Bu son grubu halkın parçası olarak kabul ettirmeye çalışanlar.

Bu ilginç maddelere ve bu çeşitliliğe birkaç önemsiz katkıda bulunmak için şu maddelerin eklenmesini önerebilirim:
-Halk, toplum, herkes, insanlar… hepsinin aynı olduğunu düşünenler
-Halk ya da toplum yerine millet demeyi tercih edenler
-Halk tanımını duyunca gerilenler
-Halk tanımını duyunca sizden uzaklaşanlar
-Halk tanımını duyunca sizi uzaklaştıranlar…

Köprücük Köyü, Adana; fotoğraf: Senem Doyduk
Köprücük Köyü, Adana; fotoğraflar: Senem Doyduk
Köprücük Köyü, Adana; fotoğraflar: Senem Doyduk

Sınırlar çizilmesine ve “sınıf”landırma meselelerine duyulan rahatsızlıkların kökeninde, bir çizgi çekme ve bir sınır oluşturma girişiminin üsttenci, katı, kısıtlayıcı ve sınırlandırıcı bir yaklaşım olarak değerlendirilmesinin yattığı görülüyor. Çizgi çizilmesi ve sınırlandırmalar yapılmasına getirilen eleştirileri yöneltenlerin, çizginin kendisi hakkında ne düşündüğünü merak ediyorum doğrusu. Yani, bir çizgi çizerek, “bu içeride, bu dışarıda” şeklinde yapılan kaba tabirin hoyratlığını bir anlığına kabul edip ama konuyu o çizginin kendisine çekebilir miyiz? Bu çizginin içeriğine odaklanarak, o çizgiyi oluşturan yaşam şartları, yoksulluk, eşitsizlik, ömür boyu sömürülerek yaşamak zorunda kalan insanların durumuna karşı alınacak tutumdan söz etmeye çalışıyorum. Çünkü çizginin ötesinde ya da berisinde kalan kişi ve grupların konumları; toplumsal zenginliklerden kendilerine düşen payla, içinde bulundukları ekonomik durumla, üretim ve tüketim sistemi içindeki yerleriyle doğrudan ilişkili. Çizgi çizilmesinden rahatsız olup, çizginin içeriğini belirleyen şartlara kayıtsız kalmak, o çizginin içeriğini, anlamını bulanıklaştırmak olmuyor mu?

“Toplum” bu topraklar üzerinde yaşayan “herkes” demek olabilir; ama “herkes” içindeki gruplar arasında var olan çıkar karşıtlığına dair deneyimlerimize dayanarak “halk”ın “herkes” demek olmadığını anlıyoruz. Bu çıkar karşıtlığını açığa çıkarmanın onlarca yolundan biri de, dayanışma odaklı bir mesleki pratiğe, mesleki eylemin kim için, kimin yararına yapılıyor olduğu sorusunu öncelemekten geçiyor. Bu soru çıkar karşıtlıkları için turnusol kağıdı görevi görüyor. Akademik ve mesleki çalışmaların özündeki hedefleri, çalışmanın hangi grup ya da grupların çıkarlarına hizmet ettiği kadar, hangi grup ya da gruplar tarafından finanse edildiği konusuyla da berraklaşıyor. Eray’ın yazısında değindiği katılım meselesinde, mesleki ve teknik yardım talebinin hangi taraftan geliyor olduğu konusu, hiç şüphesiz ki önemsiz değil, ancak fikrimce belirleyici ya da başat bir rolde değil. Dahası, Londra Halk Planı örneğindeki gibi, talebin halktan geliyor olması beklentisi, bu hizmetin talep edilmesi için belli bir düzeyde bilince sahip olma beklentisini de barındırıyor. Kimin kimi çağırdığından çok, o karşılaşma ile gerçekleştirilen mesleki pratiğin politik muhtevasının ne olduğunun önemine dikkat çekmeye çalışıyorum.

Geçtiğimiz sene ODTÜ Mimarlık Fakültesi’nde, Londra’daki Cressingham Gardens mahallesinin henüz inşa edildiği dönemlerde, 1967’de, bir deprem felaketi sonrası ODTÜ Mimarlık öğrenci ve akademisyenlerinin Muş’un Varto ilçesine bağlı Korkut bucağında yaz stajı kapsamında gerçekleştirdikleri okul inşaat sürecini anlatan belgelerin yer aldığı bir sergi gerçekleştirildi. 50 yıl öncesine ait inşaatın çatısında, elinde çekiçle Sinan Cemgil’in de yer aldığı fotoğraflar, köylülerle öğrencilerin ve akademisyenlerin iç içe yaşamlarını yansıtıyordu. Bugünkü halk buluşmalarına, yaz stajlarına, atölyelere hiç benzemeyen bir ortam gözlemleniyor o siyah beyaz fotoğraflarda. Aynı yıl ODTÜ Mimarlık Bölümü öğrencileri ve akademisyenlerinden bir diğer grup Niğde’de yaz stajı kapsamında Ulukışla ilçesinin Eminlik köyüne bir okul inşa etmişlerdi. O günden beri kullanılan okul binasının, 50 yıl sonra bugün, okuldaki öğrenci sayısının 40’ın altına (38’e) düşmesi nedeniyle kapatıldığı haberlerini, öğrencilerin gözü yaşlı fotoğrafları eşliğinde izledik.2 Bugün bu tür karşılaşmaları mesleki hayatlarının önceliğine koyan hiçbir grup ya da kurum -gözlemleyebildiğim kadarıyla- bu duruma ilişkin bir tepki vermedi. Esasen derdim, köylerde, kentin yoksul mahallelerinde gerçekleştirilen duyarlı meslek pratiklerinin içeriğini, mesajını, faydalılık miktarını tekrarlamak değil; eskiden neler hangi saiklerle yapılırken, günümüzde neleri yapabiliyoruz, yaptığımızda hangi saiklerle yapıyoruz ve de neleri artık yapamıyoruz konusunu açıkça konuşup tartışabilmemiz, hatta eleştiri ve özeleştirilerle mevcut durumu dönüştürmemiz gerektiğine inanıyorum. Ülkenin en önemli mimarlık okullarından birisine sahip, kendine özgü bir tarihi ve geleneği olan ODTÜ, zamanında çeşitli zorluklarla emek emek inşaatını gerçekleştirdiği bu okulun kapatılmasına engel olamadı, buna karşın itirazını yükseltemedi, dahası belki bundan haberi dahi olmadı. Tam da 10 ay önce bu yaz stajıyla ilgili bir sergi gerçekleştirmişken…

ODTÜ Mimarlık Fakültesi’nde, 1967’de Varto ilçesinde gerçekleştirilen yaz stajını konu edinen sergi; fotoğraflar: Özlem Altun
ODTÜ Mimarlık Fakültesi’nde, 1967’de Varto ilçesinde gerçekleştirilen yaz stajını konu edinen sergi; fotoğraflar: Özlem Altun
Köprücük Köyü; fotoğraf: Senem Doyduk

Yapılamayanlara ya da yapamadıklarımıza dair, mimarlık meslek alanının halktan, dayanışmadan, katılımdan kopukluğunu çok açıkça anlatan bir örnek daha vermek isterim. Bu da Adana’nın Aladağ ilçesinde, bir cemaat yurdunda diri diri yanarak can veren kız çocuklarının ailelerinin yaşadığı yoksul köyleriyle ilgili. Yangın sonrası ailelerin adalet arayışına ve hukuki mücadelesine destek veren Sosyal Haklar Derneği’nin (SHD) Adana şubesi temsilcilerinden Özlem Dündar’ın aracılığıyla ulaşma ve karşılaşma imkanı bulduğumuz Köprücük ve Kışlak köylerinde iki yıldır SHD tarafından yaz okulu düzenleniyor.3 Köylerle, mimarlık meslek alanından bir dayanışma içerisinde bulunulması, köyün yoksul ve yokluk içindeki fiziki koşullarının yanında, ailelerin verdikleri mücadeleye güç vermek için yapılabilecek etkinlik alternatiflerinin tartışıldığı küçük bir meslek içi toplantının bende yarattığı izlenim, meslek alanımızın içler acısı bir durumda olduğu. Köydeki ailelerle dayanışma sergilemek için, mimarlık alanından neler yapılabilir konusuna getirilen, köylerin uzak tarihlerinin incelenip, yakın çevredeki “arkeolojik” alanların araştırılması ya da ölen kız çocuklarının anılarını yaşatmak için köye “anıt” yapılması önerileri arasında savrulan muhalif mesleki tavrımız endişe verici değil mi? Adına ister halk densin ister toplum, talep ister halktan gelsin ister tepeden inme diye kınanabilecek bir şekilde hizmet götürülsün; mimarlık pratiğinin çok yoksul bir Anadolu köyü için üretebildiği karikatürize edilebilecek düzeydeki fikir savurmaların nedeni, işte o sözü edilen, fakat çizilmesinden rahatsızlık duyulan “çizgi”nin ne anlama geldiğinden bihaber olma haline temelleniyor. Burada arkeoloji bilgi alanına ya da araştırmalarına zeval getirecek bir eleştiri yapmaya zinhar çalışmıyorum; sadece “halk için mimarlık yapma” mottosunda yer alan “halk yararına” vurgusundan çıkarılabilecek yaşamsal ihtiyaçlarla mesleğimizin ne kadar mesafelendiğine dikkat çekmek istiyorum. Toplumun aydın bir kesimi olduğuna inanan, dolayısıyla “halk”a sınıfsal bir tanımlamayla çizgi çekmeye karşıyken, kendileri için toplum içindeki farklı pozisyonlarını vurgulayacak her türlü seçkinci çizgiyi çekmekten de imtina etmeyen meslek insanlarımızın bu uçarı ve tutarsız hallerini halkla temassızlıkları sayesinde devam ettirme lüksüne sahip olduklarını görmemek, bahsettiğim yaşamsal ihtiyaçların ne olduğunu bilmediklerini, bilmek dahi istemediklerini gözlemlememek imkansız. Daha önce Anadolu’nun çeşitli yerlerinde çalışma yapmış, kentlerin yoksul mahallelerinde bulunmuş olan bir arkadaşım, benden önce bu köyü ziyaret etmiş ve bu dağ köyünün yoksulluğu karşısında dehşete düşmüştü. Ulaşımı son derece güç olan bu dağ köyünde bir gece de olsa konaklama imkanımızın olup olmadığı sorusuna: “Yok, kalamazsınız, o kadar yoksul, o kadar yoksul ki köyde tuvalet bile yok” diye yanıt vermişti. O ne demek demeyin, ben de köye gittiğimde anladım; tuvaletlerin evin dışında olduğunu söylemeye çalışıyormuş tuvalet yok diyerek…

Verdiğim iki örneğin katılımcı tasarım adına zamanında nereye oturduğu ya da şimdilerde nereye oturabileceğinin belirsiz kalan yanları var. Zira katılan tarafların o zaman ve şimdi ya da gelecekte neye, ne ölçüde, hangi saiklerle, kimin yararına ve kimlerle katıldıklarına dair hayati soruların cevaplarını verebilmesi için, öncelikle bir çizginin varlığından haberdar olup olmamak, o çizgiyi çekmek ya da çekmemek, çizgiyi çektiğinde hem kendini hem karşı tarafı tanımladığının farkına varmak ya da ısrarla bunu görmeyi reddetmek gibi esaslı içsel soruşturmaları yapmaları gerekiyor. Bu anlamda, katılımcılık modelleri ve içerdiği yöntemsel çeşitlilikler, toplumu (hepimizi) değiştirmek, geleceği yaratmak, daha adil bir dünya talebini ısrarla sürdürmek için mimarlığın nasıl bir araç olarak kullanılabileceği4 konusuna yanıt arıyorsa bence anlamlı birer arayış olabilirler.

Dolayısıyla Eray’ın önemsediği katılımcı mimarlık olarak addedilme ön şartının, süreci başlatan, problemi tanımlayan, çözüm yollarını öngören tarafın mimar değil halk olması ölçütüne dair yorumum hayati olanın, süreci başlatan unsurun halk ya da mimar olmadığı yönünde. Esasen süreci başlatan unsur; adaletsizlik ve yoksulluk… Bu somut durum karşısında halkın ya da mimarın bulunduğu yerden kalkıp muhatabına (veya mağdura) gitmesi değil; gittiğinde o karşılaşmanın neye hizmet ettiği, ne için yapıldığı ve bu yüzleşmeden ne öğrenildiği önem taşıyor.

Bu tür karşılaşmaları hayatının merkezine koyan ve mesleki bilgisini doğrudan halkın çıkarları için kullanan meslektaşım Cem Dursun 100 gündür tutuklu.

NOTLAR
1 Judith Butler, “Biziz Halk”, Koç Üniversitesi Yayınları, 2018
2 “51 yıl sonra gözyaşlarıyla kapatıldı”, 24.09.2018 tarihli haber için bkz: www.hurriyet.com.tr
3 Köylerin fiziki ve ekonomik olanaksızlıklarıyla ilgili “Aladağ’ın köylerinde hala yol, okul yok” 26.08.2018 tarihli haber için bkz: www.evrensel.net
4 Mimarlık pratiğini bu tür bir arayışın aracı olarak kullanan bir yaşam öyküsü için: Oscar Niemeyer, “Dünya Adil Değil”, Sel Yayıncılık, 2013. ^

Etiketler:

Ne düşünüyorsunuz?

0 yorum TARTIŞMAYA KATIL

İlgili İçerikler: