İçe Bakış, Deniz Bilgin

BİLGE BAL

İnsanoğlu yıllar boyu bir boşluğu imgelerle, dağlarla, illerle, krallıklarla, körfezlerle, gemilerle, adalarla, balıklarla, odalarla, aletlerle, yıldızlarla, atlarla, insanlarla doldurur. Ölümünden az önce ise, usanmaz çizgi labirentinin kendi yüzünün imgesini oluşturduğunu anlar.
Jorge Luis Borges, Kum (Çev. Y.E. Canpolat, İstanbul: İletişim Yayınları, Eylül 2015)

PROLOG'YÜKSÜZLÜK
Deniz Bilgin’e aşinalığım sadece resimleri ve en yakınlarından1 zaman zaman dinlediğim kesintili/boşluklu kısa an(ı)lardan ibaret. Kum misali bir başı ya da sonu yok. Olsa olsa sözlü bir temsil olabilecek bu denemenin çizerek kendini yaratma üzerine kısa episodlar olabileceğini daha en başında belirtmekte yarar var. Bu nedenle bu deneme, yolları çatallanan bir bahçeye benzetilebilir. “Yolları Çatallanan Bahçe” bir Jorge Luis Borges referansı, Borges’in öykülerinden biri …2 Denemenin yapısı da, çok farklı zamansallıkları, kavramları, şahısları ve mekansallıkları bir araya getiren bu bahçede bir gezintiye çıkmayı andırıyor.

Dolayısıyla oldukça dolambaçlı bir anlatım yoluna, sıçramalı bir iz sürmeye başvurulacak; hatta epey de fal bakmak gibi olacak. Denemenin sınırını, Deniz Bilgin’in 1989-99 arasında ürettiği, sadece guaj çizimleri oluşturuyor. Bu çizimlere Bilgin’in insan yapımı kozmosunun açık seçik olmayan, müphem görünümleri olarak bakılıyor. Çizgileri tabir yerindeyse, bir kehanet, şans, talih, kader anlatıcısı (fortune teller) naifliği ile sezgisel olarak okunmaya çalışılıyor.

Bu denemede Bilgin’in işlerini resim olarak ifadelendirmek yerine çizim demeyi seçmek, ilk olarak kullandığı ortam (medium) ile yakından ilişkilidir: Bir renk yoğunluğu/doluluk/kapatıcılık ile değil, tam tersi izler (thread, ip), birtakım çizgiler ve bu çizgilerin birlikte dokunması aracılığıyla yüzeyi inşa etme durumu, dokularının özgün bir yapı (archi-texture, textile) oluşturmasıdır. İkinci nedeni de Bilgin’i; kendisini gerçekleştirmekle yükümlü olduğu bir geleneğe, akıma, mirasa, potansiyele yani bir bağlama ve esine, etkilenmeye hapsetmeme ve çizgisini “güçlü” bir geçmişe karşı endişe ve gecikmişlik ile korkulu bir sağ kalma, tekrarlamama, yenilik ve deha mücadelesine dönüştürmemektir.

Tam tersi, çizimlerinin bir kapanma hamlesi ile kendi üretim ve okunma koşullarını kendi yaratmasıdır. Hatta Bilgin’in, bu noktada büyük anlatı(lar) karşısında daha en baştan “başarısızlığı”, “yenilgiyi” kabullendiği ve “acemi” olduğu; “zorluğu” yeniden icat etmeyi göze aldığı varsayılabilir. Ancak burada Deniz Bilgin çizimlerinin zorluğu yeniden icat3 etme varsayımı ile kastedilen, elbette geçmişin kelepçesi ve ölülerinin kıskacı karşısında heroik bir karakterin çaresizlikle ya da cesaretle bir yenilik ya da değişim geleneğine angaje olması, yıkıcı bir yapıcılık ve “yeni” tutkusu değildir. Londra’da grafik tasarım eğitimi dışında başka bir “sanat” eğitimi almadığını bildiğimiz Bilgin’in4 -varsa- korkusunu kendi kosmosundaki “acemi ustalığında” yaşadığı bir oyundur.

Hatta, bu denemenin asıl iddiası: Deniz Bilgin’in çizimlerinin; mirasın veya dehanın yükünün hissedilmediği bir yüksüzlüğün cesareti ile çizimde bir kendini yeniden icat etme deneyimi olmasıdır. Bilgin’in çizimleri, uzam/mekan, gece/gündüz, aydınlık/karanlık, gerçek/düş, iş/oyun, bilinç/bilinçaltı, bilgi/duyu, hayal gücü/akıl, beden/ruh, iyilik/kötülük, coşku/dehşet, acı/sevinç, yeryüzü/yeraltı, tin/madde, varlık/yokluk, hep ve hiç arasında salınan; kendi kendinin kabusunu, huzursuzluğunu ve endişesini üreten birer içe bakıştır.

İçe bakış, Bataille’ın iç deney kavramını hatırlatır: dilden bağımsız ve kendi içinde değerli bir durum; kendinden başka ne bir kaygısı ne de bir amacı olan, bilgi ile zorunlu hiç bir bağı olmayan, öznel bir deneyimin alanı. İnsanın olabilirin ucuna yaptığı bir yolculuk ve bu yolculukla olabiliri sınırlayan değerlerin ve otoritelerin yadsınması ve deneyin kendisinin bir değer ve otorite olmasıdır.

İçe bakış aynı zamanda, Deniz Bilgin’in çizimlerini sadece görmeyle değil okuma ile de ilişkilendirmedir: Düşler ve evrenin bir görselleştirmesi olarak anlam ve giz yüklü olduğunu düşündüğüm çizgilerine bakarak düşünseme.

Bu nedenle, daha en başta yaptığımız Borges alıntısına dönersek, Deniz Bilgin’in çizimleri, kendi yaşam labirentinde, sonsuzdan bir önce büyülü bir gerçekçiliğin üretimleri olarak görülebilir. Bir çizimden/çizgiden, bir düşten diğerine atlayan, içiçe geçmiş dünyalardan oluşan, hatta bize dünyanın karmaşık doğasını kavramak için de ipuçları sunan bir evren. Ya da bir labirent gibi: her dönüş ve her geçiş, zamanın ayrışan, birleşen ve belki de paralel giden muhtemel değişik geleceklerine, geçmişlerine açılmaktadır.

Bataille sorar, İnsanın labirentte bulunabilmesi mümkün müdür? Üstten bakmak imkansız olduğuna göre insan içinde midir dışında mı bilemez. Açıklıklar giriş midir çıkış mı?
“Mimarlığın İkizi”, Sürrealizm ve Mimarlık (İstanbul: İletişim Yayınları, 2014, s.143)

BİTİMSİZLİK, KARŞILAŞMALAR
Deniz Bilgin’in çizimlerinin tekinsizliği, sahiciliği, sarsıcılığı ve harikuladeliği buradan geliyor olabilir: Aşina olunan veya sıradan olan veya bastırıldığı için yabancılaşmış bir form (ör. beden ve uzuvlar), bir figür, bir mekan bileşeni (ör. duvar, pencere, kapı, merdiven), bir nesne ya da kişi (?), hatta kentin ve doğanın bile kendisi aşina olunmayan bir biçimde geri gelir. Her şey hem var olana çok yakın hem de ondan apayrı, bambaşkadır. Her şey hem somut gibi görünür, hem de soyuttur.

Sanki formlar, nesneler, imgeler, kişiler, mekanlar, zamanlar/mevsim/gündönümü tinsel bir temas kurularak birer düşsellikte, büyülü bir gerçekçilikte bütünleşirler: “Rastgele” bir araya gelmiş, birbirine aidiyeti olmayan, enigmatik ve birbirini hem tamamlayan hem de karşıtı olan/ikilik teşkil eden işaretlerin Deniz Bilgin’e özgü abartılı bir peyzajda karşılaşması. Hem de yerçekimine aykırılık, anti-natürellik, olmadık ölçekler, doğal ve yapay olanın kesişmesi ve hatta kimi zaman yer değiştirmesi, canlı ve cansız olanın karışması, formsuzluk ile...

Karşılaşma çoğu kez ıssız ve hafif ürpertici, bazen üşüten ve soğuk, fakat bir o kadar da şiirsel ve coşkulu bir tanıdık herhangide, bir boşlukta (uzam), bir peyzajda cereyan ediyor gibi. Ama kesinlikle güçsüz ve ürkek değil… Figürler ve öğeler, çizgisel bir sürekliliğin oluşturduğu bu yüzeydeki akışta asılı ya da gömülüdürler. Tekinsiz, huzursuz edici bir dinginlikte gerilimli bir dengededirler.

Dünyaya dokunmak, dünyayı dokumak
Bedenim dünyayla aynı etten yapılmıştır.
Bedenimin bu eti dünyayla paylaşılır.
“Translators’ Note”, Sense & Nonsense (Maurice Merleau Ponty, Evanston, 1964, s. XII)

Deniz Bilgin çizimlerinin peyzajını kuran boşluk, çoğu zaman muğlak ve tekinsiz; yumuşak mı sert mi, akışkan mı katı mı, geçirimli mi geçirimsiz mi, kaygan mı, derin mi, yoksa bir doluluk mu? Kurucu öğesi: çizgiler. Çizgiler, birbirine değiyor, kenetleniyor ya da kopup uzaklaşıyorlar.

Aynı boşlukta bir merdiven zemine yaslanmış tırmanılabilir gibi durabiliyor (ama her an derinlere gömülecekmiş gibi bir güvensizlik de veriyor) ve bir yaratık bedeni yarı gömük yüzebiliyor. Bir başkasında, gün batımında bir gökyüzü manzarası mı yoksa çepeçevre bir çalılığın ortası mı tam kestirilemiyor. Bir başkasında, üstte dolunay ve gökyüzünde uçan bir mahluk ve altta onun bir kısmı gökyüzünde bir kısmı suda kalan (önce y sonra x eksenlerinde aynalanmış, fakat y aynalaması çizimde yok) kısmi yansıması mı var, yoksa dolunayda iki mahluk var da biri sudan çıkıyor ötekisi suya mı dalıyor ya da altta kalan yüzey gerçekte su mu, anlaşılmıyor.

Çizimlere biraz daha yaklaşıldığında, bu boşluk bir dokuma aslında. Latince, “texere”den gelen tissue (tr.doku, fr.tistre), birbirine geçmiş, karışmış, sayısız ipliğin hassaslıkla dokunması5 anlamına geliyor. İşte Deniz Bilgin çizgileri de böyle dokunmuşlar kanımca, ama tam da bir nakkaş mükemmelliği ile değil, çünkü “kusurlular”. Bilgin’in “kusuru”: dokumasında kişisel jestlerin izinin sürülebilmesi... Dokuyu ören hiç bir çizgi birbirinin tekrarı ya da aynısı değil, fakat hassasiyetli ve gizemli. Yüzeyin dokumasını kuran da bir çizgi hiyerarşisi aslında: kalın çizgiler, ince çizgiler; çizgilerin renkleri, süreklilikleri, birbirine yakınlıkları.

Kendisinin, çizimlerinin eskizini yapmadığını biliyoruz. Acaba çizmeye köşeden mi başlanmış yoksa ortadan mı? Ne başlangıç ne son var, fakat kuşkusuz yapısal bir kurgu. İplik (thread) misali çizgiler izlere (trace) dönüşüp süreklilik kazanınca yüzey de dokunuyor mu?

Çizimler değiştikçe dokular da değişiyor, farklı çizimlerde madde aynı kalsa bile temsili yeniden dokunuyor. Su, toprak, duvar, zemin döşemesi, ağaç… Her seferinde başka bir dokuma ile karşımıza çıkıyor. Dalgalı, durgun, akıntılı, yağmurun habercisi, soğuk, karanlık, dipsiz; kurak, engebeli, işlenmiş, yumuşak, yabani ya da ekili/dikili; tuğla, briket örgülü, sarmaşık kaplı, arkadlı’delikli ya da kuşatan; yaprak kaplı, karo döşeli, sert, yumuşak, parçalı, kalabalık ya da kel; yapraklı, gür, sık, seyrek, yüksek, bodur ya da çalımsı…

Orhan Pamuk, “Benim Adım Kırmızı”6 romanında, tekrara ve kendinden öncekini taklit etmeye dayalı minyatürde, nakşın mükemmelliğini ve nakkaşın ustalığını nakşedenin izinin kaybolması ve üslubunu açıkça ifade etmemesi ile anlatır. Eğer kişisel bir iz bırakılırsa bu hatadır. Deniz Bilgin’de bu kişisel izler özgünlüğünün kaynağı gibi duruyor. Denemenin en başında değindiğim, kendisini bir geleneğe ya da bir akıma hapsetmenin ve geçmişin bir adım ötesine geçme mücadelesinin dışında bıraktığım Bilgin’in kendini yaratması, her seferinde yeniden icat etmesi belki de bu noktada devreye girmeli: Kusurlarını kaybederse, becerisinin mükemmelleşmeye doğru gideceği, jestlerinin ve öznelliğinin kaybolacağı, acaba “korkulan bir ustalık” mı bu? Kim bilir...

Deniz Bilgin’in çizimlerinde boşluk sadece dünyayı dokumak değil aynı anda dünyaya da dokunmak gibi... Doku(n)ma, burada dünya deneyimini adeta kendimize ilişkin deneyimle bütünleştiriyor. Pallasmaa’ya göre görme, dokunmanın zaten bildiğini açığa çıkarırken, dokunma da görmenin bilinçdışıdır.7 Bilgin’deki de, Merleau-Ponty’e de referansla, “dünyanın etinin (flesh) ete bürünmüş bir parçası olan bedenli (embodied) bir görmedir”.8 Çizimlerindeki; çizgisel, katı, sabit, dar, planimetrik, dışlayıcı yani kartezyen gözün odaklanmış görmesi değil; çok çeşitli duruş noktaları ve bakış açılarından görmeye çalışan, koordinatlarını yitirmiş, tikel ölçeklendirmelere sahip katılımcı, çevrel9 bir görmedir. Çizimlerindeki bu çevrel görme, bizi adeta o sahne ile bütünleştirir, bedeni içsellik ve dokunsallık deneyimine davet eder.

İlk bakışta kurgulanan birçok sahne tanıdık ve gündelik izlenimi verir, bize dokunur ama yine dikkatli bakınca bu tutarlılık yavaş yavaş bozulur, birtakım gariplikler ya da huzursuz edici öğeler sezilebilir: yakamozda ve geminin ışıklarının suyu aydınlattığı bir deniz kenarında dans eden bir çift (entrika gecesi?), açık havada sonbaharda/akşam bir yemek (kurtlar sofrası?), bir dolunay gecesi ve anka kuşu (dilek?), kış mevsiminde bir doğa/bahçe (büyü, bir şeyin üstünü örtme?), denizlerle çevrili adalar (sıkışmışlık, çaresizlik?), kuşbakışı ortasından nehir geçen bir orman ve kuşun sırtında uçan biri (uzak?, yolculuk?), sonbaharda bir bahçede duvara dayanmış bir merdivenden ufuğa bakan bir kadın (özlem?); havuzun/denizin ortasındaki bir kuş ve ona su içiren bir kadın (masumiyet?), bir cehennem sahnesi (günah gecesi?), köşesinde arkadlı bir yapı olan ve bir tünelin açıldığı bir meydandaki sihirbazın gösterisi (yanılsama?, bir şeyi değiştirebilme erki?), bir kanal etrafındaki evlerin baktığı bir parkta sonbahar ve bebek arabalı bir kadın (hüzün?, yalnızlılık?, bebek özlemi?) vb.

Aslında hepsi sondan bir önceki gibi, bir hamle daha var, bir sahne daha varmış da o henüz çizilmemiş… Havuzda(?), suyun içinde iki elini de havaya kaldıran kadın batacak mı, yoksa dipten çıkıyor mu? Ya suyun kenarındaki mahluk, sudan henüz çıkmış kendisini mi kurutuyor yoksa kendisine doğru yüzen kadını çaktırmadan izliyor ve suya girip ona kötülük mü yapacak? Zemini tamamen yaprak döşeme parkta bebek arabası ile gezinen kadın görmediği boşluğa basıp derinlere gömülecek mi? Adanın üstünde elinde bebekle duran kadın, endişeli mi şaşkın mı; bebeğini kucaklayacak mı, yoksa bırakacak mı? Kuşun sırtında uçan başsız beden, ortasından nehir geçen ormanın bir noktasındaki yuvasına (?) ulaşacak mı, yoksa uzaktan veda mı ediyor?

rugan
rugan, 1997
adalar, 1998
sihirbaz, 1995
nehir, 1994
minareden at beni in aşağı tut beni, 1999
madonna and the child, 1996
kış, 1998
kırmızı, 1997
isimsiz, 1994
isimsiz, 1993
isimsiz, 1992
isimsiz, 1991
isimsiz, 1989
dolunay, 1996
bahçe, 1996
üşümüş,1998
tütün, 1997

FORMSUZ, SINIR-DIŞI
Bu doku(n)ma konusuna biraz daha devam edersek; Pallasmaa üzerinden tek cümle ile yukarıda altını çizdiğim dokunma ve görmenin, bilinç ve bilinçdışı ile ilişkisini zihnimizde döndürmeye başlarsak Deniz Bilgin’in çizimlerinde gözle görünen ile deneyimlenen arasındaki belirsizliğin, müphemliğin getirdiği bir formsuzluğu da görmek mümkün.

Bu formsuzluk, Bilgin’in çizimlerinde, daha önce dokumaya gömülmüş, yüzen veya asılı duran figürler, öğeler olarak bahsettiğim, hem çizimi kuran hem de aşina gelen sahneyi bozan ve tekinsizliği yaratan, diğer öğelerden yabancı ve deforme bedenlere sahip, ancak fantastik olabilecek, bu dünyaya ait olmayan, tanıdık olmadığımız büyülü, garip, ürkünç, kirlenmiş veya çürümüş mahluklarında var. Bu mahluklar sanki görünenin arkasında bekleyen harikuladeliği, yokluğu, dehşeti ya da coşkuyu ortaya çıkarıyorlar. Bakıldığında, hem maddesel hem de tinsel değiller mi?

Mahluklar diyorum çünkü, bildiğimiz ya da aşina olduğumuz sınıflara ve kategorilere oturanların dışında kalanlara ait bir isim bu, bir nevi dünyanın üslubuna dahil olmayan ve onunla bağdaşmayan, sınır-dışı. Formsuz, çünkü bir şeye benzemiyor. Bataille’a göre form, dünyadaki şeyleri değersizleştiren ve bir kalıba sokan, kısıtlayan, aynı zamanda her şeyin kendine ait bir formu olmasını da dayatan bir terim. Böylece, form ve içerik ilişkileniyor, her şey bir düzenin parçası haline getirilip ona egemen olunuyor. Formun dışında kalan kendisine ait birçok olasılık yok oluyor. Formsuzda ise maddenin kendisi ile temsili arasındaki benzerlik ortadan kalkıyor. Form ortadan kalkınca sınıflama da mümkün olamıyor, -şayet form, anlam ile ilişki kuruyorsa- anlam sistemi de çözülmüş oluyor. Tıpkı evren gibi; çünkü evren, formsuzdur.

Sanki mahlukların içlerinden biri daha da çok Bataille gibi: Kuşun sırtında, ortasından nehir geçen ormanın üstünde uçan başsız beden, başı olmayan efsanevi yaratık Acephale’e mi dokunuyor? Bataille, Acephale üzerinden “İnsan aynı bir hükümlünün hapisten kaçması gibi ‘baş’tan kaçtı.” derken, Bilgin’in başsız bedeni de, acaba kendi bedeninin kıskacına sıkışıp kalmaktan mı kurtulup özgürleşiyor? O zaman yuvaya dönmek bir yana, yuvasına veda mı ediyor? Benzer bir formsuz figür, çepeçevre bir çalılığın ortasında kalmış mı yoksa, günbatımında gökyüzümü kestiremediğimi öncesinde belirttiğim çemberli mahlukta da var, o halde o da bir döngüden, bir kıstırılmışlıktan mı kurtarılmayı bekliyor?

Bilgin’in çizimlerinde, sadece birtakım sınır-dışı figürler değil doğanın kendisi ve öğeleri de büyülü bir gerçekçiliğe sahip. Formsuzluktan kimi durumlarda onlar da nasibini almış, ancak bu daha çok olmadık ölçeklerle kuruluyor gibi. Ağaç mı ot mu çalı mı? Saç mı su/nehir mi? Su/nehir üstündeki köprü mü bahçe duvarı mı taç mı?

HAFIZA, DÜŞ
Bilgin’in çok az çiziminde birtakım sınır mekanlara ve mekan bileşenlerine, mekansal öğelere rastlamak mümkün. Bir tünel, bir fener, bir arkad, bir bahçe, bir bahçe duvarı, pencereli bir oda, bir fabrika ve(ya) bacası, kafese dayalı bir merdiven, denizin ortasında/kenarında bir kara parçası, bir kanal/nehirle sınırlanmış bir siluet/orman(?)... Acaba ipuçları takip edilirse bunlar bildiği, gördüğü, aşina veya bir anı(n)da içinde olduğu birtakım hafıza mekanlar olabilirler mi? Hatta biraz daha dikkatli bakılırsa, bu çizimlerin kendi anları ile kesiştiği ve kendi deneyimi olma ihtimalinin olasılığı daha da artıyor. Boğaz gibi, Adalar gibi, Kuleli’ye bakan Arnavutköy kıyısı (?) gibi…

Bilgin’in hafıza mekanları, belki de düşleri ile birleşiyor? Başka bir deyişle Bilgin, otobiyografik unsurlarını hafızasındaki ve hayalindeki öğelerle bir araya mı getiriyor? Yoksa psişik gerçeklik fiziksel gerçekliği(ni) mi ele geçiriyor? Sanki bu karşılaşma/çarpışma, kendini yeniden yaratma deneyimi ile paylaşılan hem gerçek hem düşsel, insan yapımı bir kozmosa eviriliyor, çok öznel bir yıldız atlasını gözler önüne seriyor.

Uzay boşluğundaki tüm noktaları kapsayan bir nokta olan aleften içeri bakıyor gibi Bilgin, algıladığı biçimiyle evreni görüp kucaklıyor. Çizimleri bir araya gelirse sanki şifresi çözülecekmiş gibi: Birbirine yaklaşan, çatallanan ya da sekteye uğrayan ya da birbirinden bihaber zamanların, anların, şeylerin oluşturduğu örgü.

Biri dedi ki: Sen uyanıklığa değil, önceki bir düşe uyanmışsın. O düş bir başka düşle sarmallıdır, o da bir başkasıyla ve bu böyle sonsuza kadar gider, sonsuz da kum tanelerinin sayısıdır. Geriye dönerken izlemen gereken yolun sonu yoktur ve sen bir daha gerçekten uyanmadan öleceksin.
Jorge Luis Borges, Alef (Çev. F. Özgüven, T. Uyar vd., İstanbul: İletişim Yayınları, Mart 2015)

GECE, GÜNDÜZ
Hep yeniden gelmek zorunda mı sabah? Hiç son bulmaz mı yeryüzünün gücü? Uğursuz bir koşuşturma kemirmekte gecenin cennetini. … Biçilmiştir ışığın zamanı; ama gecenin hükümranlığı zaman ve uzamın ötesindedir.
Novalis, Athenäum Metni, 2, Gece’ye Övgüler (İstanbul İş Bankası Yayınları, 2006, s.4)

Deniz Bilgin’in çizimlerinde, bazen tek bir yüzeyde bir arada, bazen de ayrı, gece ve gündüzü görürüz. Bunu hem renkler, hem çizimi oluşturan figürler, hem ışıkla yıkanan dokular ele verir. Novalis, Gece’ye Övgü kitabında, gece ve gündüzü birbirinden ayırır. Gündelik hayatın, insanların türlü sıkıntı ve sorunlarının dünyası olan gündüz, “gün” gibi somut bir zaman parçası olduğundan bilinçli yaşanır ve kavranır, hayatın zamanıdır. Doğal olarak gündüzün karşıtı olan gece ise rüyaların ve bilinçdışının dünyası, yani insanın zamanıdır. İnsan, bu dünyada kendi ve kendi dışında göremediği şeyleri keşfeder ve bu dünya aracılığıyla kendini anlama bağlamında daha yüksek bir noktaya ulaşır.10

Bilgin’de de gündüz ve gece bir spektrumun iki ucunu, aydınlık ve karanlığı, yerüstü ve yeraltını, varlık ve yokluğu, hayatın/zamanın direnmesini ve karanlığın/korkunun/ bilinmeyenin çekiciliğini buluruz. Bunu da deforme edilmiş bedenleri, mahlukları ile önce teması bize yakın, gündelikmiş gibi, dünyanın üslubuna/sınırlarına uygun biçimde kurguladığı, sonra ise bozduğu; tekinsizleştirdiği ya da büyüleyici hale getirdiği sahneler epeyce ele veriyor.

Gece vurgusu bir sonrasızlık, çizimde sonsuzdan hemen bir önceki de olabilir tabi: Sonsuz eksi bir …11 Gece, sonsuzdaki farksızlık ve belirsizliğe, karanlığa karışmadan önce, belki de çizimde geceyi ve getirdiklerini, bilinçdışını/altını hissedebileceğimiz son mahaldir. Bilgi evrenin sırrını açığa çıkarmamız, tüm sonların buluştuğu sonsuzu ele geçirmemiz ise zaten sonun bilgisi de bilginin sonu değil midir?

nedir sonsuzdan bir önceki sayının adı
diyelim sonsuz eksi bir
sonsuz eksi bir
hayatın adıdır bu
gece bütün şablonuyla
geldi üzerimize.
Turgut Uyar, “Nedir Sonsuzdan Bir Önce”,Göğe Bakma Durağı, Seçme Şiirler (İstanbul: YKY, 2014, s.88)

EPİLOG, YOLLARI ÇATALLANAN BAHÇE
Zaman sayısız geleceğe doğru hiç durmamacasına çatallanıyor.
Jorge Luis Borges, “Yolları Çatallanan Bahçe” (Ficciones, Hayaller ve Hikayeler, İstanbul: İletişim Yayınları, 2014, s.125)

Bitimsizlik, karşılaşmalar, dünyaya dokunma, dünyayı dokuma, olanaksıza ulaşmak, olabilirin sınırını aşmak, formsuzluk, kusurluluk, sınır-dışılık, hafıza, düş, gece ve gündüz; Deniz Bilgin’in çizimlerinde yolları çatallanan bahçenin patikalarından bazıları. Deneme boyunca bu patikalar, dolaylı bir biçimde birtakım yerlerde birbirine düğümlendi; bitişleri ise tıpkı bir sümüklüböceğin hareket ederken bu bahçede bıraktığı izler misali açık. Hem var hem yok, hem tinsel hem maddesel, hem büyülü hem gerçek, hem ışıklı hem karanlık...

Deniz Bilgin’in çizimleri “ustaca bir acemiliğin” ve “başka hiç bir şey yapmayı bilmeyen” benim için hayali bir kadının, kendini tekrar etmeyen, kusursuz jestleri ve maddenin katılığı karşısına arzularının, düşlerinin, anılarının akışkanlığını koyarak dünyaya bazen şefkatli bazen acımasız dokunuşu…

NOTLAR:

1 İhsan Bilgin, Emel Meltem Yılmaz

2 Hikâye için bkz. Jorge Luis Borges, “Yolları Çatallanan Bahçe”, Ficciones, Hayaller ve Hikâyeler içinde, Çev. F. Özgüven & T. Uyar, İstanbul: İletişim Yayınları, 2014, s. 113-127.

3 Orhan Koçak, Bahisleri Yükseltmek, Turgut Uyar Şiirinde Kendini Yaratma Deneyimi kitabının “Önsöz: Zorluğun İcadı, Yeniden” bölümünde İkinci Yeni hareketinin başlatıcılarından Turgut Uyar’ın “Efendimiz Acemilik” denemesi etrafında kendini icat etme argümanını negatif ve pozitif olarak etkilenme, endişe, gelenek, gecikme, boğuntu, çaresizlik kavramları etrafında örer; argümanını “korkulu ustalık, korkulan ustalık” okuması ile genişletir. (İstanbul: Metis Yayınları, 2010, s.17-21). Bu deneme yazılırken, Deniz Bilgin’in bir kalıba oturtulması ile ilgilenmediğimden –kanımca kategori dışında tutulması daha kıymetli-, Bilgin’le bağlamsal bir ilişki kurmaksızın Koçak’ın notun başında belirtilen yazısından, pozisyon almak açısından epeyce etkilenilmiştir.

4 Guaj çalışmaları denemenin sınırı olduğundan Singapur’da yerel sanatçılardan öğrendiği batik tekniği bu noktada denemede dışarıda bırakılmıştır. Deniz Bilgin’in biyografisi için bkz. “Yaşamı”, Deniz Bilgin, Ressam/Painter içinde, ed. İ. Bilgin, İstanbul: MAS, 2004, s.320-325.

5 “Tissue”, http://www.etymonline.com/index.php?allowed_in_frame=0&search=tissue (Erişim Tarihi: Nisan 2016)

6 Orhan Pamuk, Benim Adım Kırmızı, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2013.

7 Juhani Pallasmaa, “Çokduyulu Deneyim”, Çev. A.U. Kılıç, İstanbul: YEM Yayın, 2011, s. 54.

8Aktaran, Juhani Pallasmaa, “Gözmerkezciliğin Eleştirmenleri”, Tenin Gözleri içinde, 2011, s. 26-27.

9 Juhani Pallasmaa, Tenin Gözleri, s. 16.

10 Ahmet Cemal, “Romantizm, Novalis ve Geceye Övgüler”, Geceye Övgüler içinde, İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları, 2006, xiv-xv.

11Turgut Uyar’ın “Nedir Sonsuzdan Bir Önce” şiirinden bir dize.

KAYNAKLAR

-Deniz Bilgin, Ressam/Painter, Der. İ. Bilgin, İstanbul: Karşı Sanat Çalışmaları, 2004.

-Georges Bataille, “Acephale üzerine”, Acephale, Haz. H. Duranay, İstanbul: Kült Neşriyat, 2013, s. 37-64.

-Georges Bataille, “Biçimsiz”, Acephale, Haz. H. Duranay, İstanbul: Kült Neşriyat, 2013, s. 67.

-Georges Bataille , “Formless”, Georges Bataille. Vision of Excess. Selected Writings, 1927-1939, Trans. by A. Stoekl & Carl R. Lovitt et al., Minneapolis: University of Minnesota Press, p. 31.

-Georges Bataille, İç Deney, Çev. M. M. Yakupoğlu, İstanbul: YKY, 2006. Online için bkz: http://docplayer.biz.tr/11167-Georges-bataille-ic-deney-ceviren-mehmet-mukadder-yakupoglu.html (Erişim Tarihi: Nisan 2016)

-Jorge Luis Borges, Alef, Çev. F. Özgüven, T. Uyar vd., İstanbul: İletişim Yayınları, Mart 2015.

-Jorge Luis Borges, Ficciones, Hayaller ve Hikâyeler, Çev. F. Özgüven & T. Uyar, İstanbul: İletişim Yayınları, 2014.

-Jorge Luis Borges, Kum, Çev. Y.E. Canpolat, İstanbul: İletişim Yayınları, Eylül 2015.

-Juhani Pallasmaa, Tenin Gözleri, Çev. A.U. Kılıç, İstanbul: YEM Yayın, 2011.

-Maurice Merleau-Ponty, Sense and Non-Sense, Çev. H.B. Dreyfus & P.A. Deyfus, Northwestern University Press: Evanston, 1964.

-Michel Foucault, “İkinci Ayırım: Dünyanın Üslubu”, Kelimeler ve Şeyler, İnsan Bilimlerinin Bir Arkeolojisi içinde, Çev. M.A. Kılıçbay, Ankara: İmge Kitabevi, 2015, s. 45-83.

-Novalis, Gece’ye Övgüler, Çev. A. Cemal, İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları, 2006.

-Orhan Koçak, Bahisleri Yükseltmek, Turgut Uyar Şiirinde Kendini Yaratma Deneyimi, İstanbul: Metis Yayınları, 2010.

-Orhan Pamuk, Benim Adım Kırmızı, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2013.

-Sürrealizm ve Mimarlık, Mekân Sanatı, Der. N. Artun, İstanbul: İletişim Yayınları, 2014.

-Turgut Uyar, Göğe Bakma Durağı, Seçme Şiirler, İstanbul: YKY, 2014.

Etiketler:

İlgili İçerikler: